Ella Fitzgerald Songbooks Kahramanları: Cole Porter

“Birds do it, bees do it
Even educated fleas do it
Let’s do it, let’s fall in love”

 

Ella Fitzgerald’ın sesinden, Cole Porter‘ın ölümsüz eseri Let’s Do It (Let’s Fall in Love) dinliyorum. Ella’nın Songbook serisinin içine dalmak ve kaybolmak istiyorum. Girişte sözlerini yazdığım bu muhteşem eser, Cole Porter’ın aşka bakış açısını net bir şekilde ortaya koyuyor. Porter, dünyada belki bir avuç insana nasip olacak, tanrı vergisi bir tavır ile, aşka alaycı, tutkulu, şairane, zarif ve şehvetli yaklaşan bir besteciydi. ‘Let’s Do It’ bestesinin sözlerinde, kanatlı, antenli, kabuklu hayvanlardan, sürüngenlere, memelilere kadar, her duyarlı varlığın, aşkı nasıl arzuladığını net bir dille anlatıyor. İnceden erotizm yüklü, baharatlı şarkıları, hepimizin çalma listeletinin baş köşesinde duruyor. I Get a Kick Out of You, Night and Day, So In Love, I’ve Got You Under My Skin bu tanıma uyan, sayabileceğim en bilinen eserlerinden sadece bir kaç tanesi. Altını çizmeliyim ki, Ella Fitzgerald’ın, Sings The Cole Porter Songbook albümü, sonsuza kadar modern bir tınıya sahip olmaya devam edecek.

Porter, bir keresinde yaptığı röportajda, saf bir eda takınarak, “Müziğimin nasıl bu hale geldiğini gerçekten bilmiyorum. Bunu analiz edemiyorum. Başkalarının müziğini analiz edebilirim. Dick Rodgers’ın melodilerinin kutsal, Jerome Kern’in duygusal, Irving Berlin’in sade olduğunu düşünüyorum. Kendi melodilerimin tanımını yapamıyorum.” cümlelerini sarf etmişti.

Sanıyorum Cole Porter’ın eserlerine transgresif denilebilir. Porter toplumu şarkılarıyla baştan çıkarıyor, seksüel olarak kışkırtıyordu. Begin the Beguine parçasının, sondan bir önceki dizesinde altını çizdiği gibi günahın tatlılığı ile tutkulu aşıkları kavrıyordu. Klasik caz dünyasında, Porter şarkılarının en naif tercümanlarının, Ella Fitzgerald, Billie Holiday olduğunu söyleyebilirim. Kendisi ısrarla, bir müzikal şarkıcısı olduğu için, Ethel Merman’dan dinlemeyi seviyordu. Porter eserlerinde, sadece aşkı çağırmak istemiyordu, tatmak da istiyordu.

Cole Porter Yale Üniversitesi öğrencisiyken (1913)

Porter kendisini, Baudelaireci bir karakter olarak tanımlardı. Estetiği yaşayan ve bunu bir din düzeyine yükselten, burjuva geleneklerini zevkle değiştiren biri olarak gösteriliyordu.

1892 yılında, Indiana’da güçlü bir ailenin üyesi olarak doğdu. Ön adı annesinin soyadıydı. Ailesi kereste ve madencilik işleriyle ilgileniyordu. Üç kardeşin hayatta kalan tek ferdiydi. Şımartılmıştı. Olağanüstü yetenekleri vardı. Altı yaşında keman, sekiz yaşında piyano çalıyordu. On yaşında, The Bobbolink Waltz adlı bir operet besteledi.

Annesinin babası olan ve aynı ismi taşıdığı dedesi, JO Cole, avukat olmasını istiyordu. Bu konuda eğitim alması ile ilgili ısrar etti. Onu Massachusetts’teki Worcester Lisesi’ne gönderdi. Porter, 14 yaşında kaydolduğu bu yatılı okula, bir sürü yağlıboya tablo ve yurt odasına koyduğu bir dik piyano ile gelmişti. Daha sonra Yale Üniversitesine geçti. Porter Yale’deyken, üniversite futbol takımının en ünlü iki bestesi olan, günümüzde de hâlen aktif olarak çalınan, Bingo Eli Yale ve Yale Bulldogs şarkılarını besteledi. Peşi sıra Harvard Hukuk Fakültesi’ne girdi. Fakat bitirmeden müzik uğruna, üniversiteden ayrıldı. Büyükbabası onu mirastan mahrum etti. Annesi bu şerhe müdahale ederek, Porter’a kendi payına düşen 4 milyon dolarlık mirasının yarısını bıraktı.

Düzgün giyinirdi. Oldukça bakımlı, koyu renk saçları vardı. Kibar ve kusursuz bir şekilde konuşurdu. Ceketlerine yaka çiçekleri, gömleklerine pembe ve somon rengi kravatlar takardı. Bakımlı tırnakları vardı. Günde iki kez tıraş olarak pürüzsüzlüğünü arttırdığı parlak bir cildi vardı. Bebek yüzlüydü. Bir keresinde, gazetecilere verdiği bir demeçte, “Beni Eddie Cantor ile Windsor Dükü’nün karışımı olarak tanımlayabilirsiniz.” demişti. O kadar açık sözlü ve ne düşündüğünü net ifade eden bir karaktere sahipti ki, bu huyunu, yatılı okul yıllarında edindiğini düşünüyordu.

Cole Porter ve karısı Linda Lee Thomas

Porter’ın ilk Broadway şovu See America First 1916 yılında gösterime girdi. Büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine beklenmedik bir tepki verdi. Ordugâhlardaki askerleri eğlendirmek için, Fransız Yabancı Lejyonu’na katıldı. Üç yıl sonra, daha da beklenmedik bir karar aldı. Güneyli, oldukça ünlü bir güzel olan, kısa bir süre önce, zengin bir gazete patronundan boşanmış olan Linda Lee Thomas ile evlendi. Onu çok yakından tanıyanlar bu duruma oldukça şaşırdılar. Şaşırdıkları durum gelinin ondan yaşça büyük olması değildi. Porter’ın yöneliminin eşcinsel olduğu gerçeğiydi. Esasen en büyük hitlerinden biri olan ve manifestosu niteliğinde ki Anything Goes bu bağlamda, onun yaşama bakış açısını net bir şekilde dile getiriyor.

Cole Porter’ın Fransa’daki Malikanesi

Linda ve Cole Porter, iki dünya savaşı arası, yeniden dirilmenin yaşandığı Avrupa’ya yerleşti. Birleşik Devletler’deki buhran ve yasaklardan uzaklaşmak ona iyi gelmişti. Paris’in Rive Gauche semtinde bulunan evi, platin duvar kağıtları, mermer zeminler ve zebra derisi döşemeli sandalyelerle döşenmişti. Porter, ünlü İngiliz erkek giyim markası Anderson & Sheppard’dan on altı adet sabahlık ve takım elbise ısmarlamıştı. Gardrobu ile igilenmesi için bir uşak ekibi görevlendirdi. Bir keresinde de, Côte d’Azur’dayken evindeki misafirlerini eğlendirmek için tüm Monte Carlo Balesi’ni kiraladı. Ayrıca düzenli olarak Venedik’teki Ca’ Rezzonico’yu ayda 4.000 dolara kiralıyordu. Kanala bakan bir balo salonunda beste yapıyordu. Uşak olarak çalışmak üzere 50 gondolcuyu çalıştırıyordu. Akşam yemeği sonrası eğlence için, ip cambazlarından oluşan bir grup görevlendiriyordu. Bu aşırı hedonizm havası, 1930’lar ve kırklar boyunca Broadway için yazdığı şarkılara da yansıdı. You’re The Top bestesinde, kendi cinsel yönelimine, bir gönderme yapmıştı. “But if, baby, I’m the bottom, you’re the top!”

Petra’da kahvaltı.

Kıtalararası gezilerin bitmek bilmeyen turlarında, eşyalarını taşıyan hamallar vardı. Waldorf Towers’ta kendine ayrı bir daire satın almıştı. Karısı Linda’dan bağımsız olarak bu evde yaşıyordu. Williamstown’daki malikanelerinde ise Linda yaşamaktaydı. Çok iyi anlaşıyorlardı. Birbirlerinin özel hayatlarına müdahale etmiyorlardı. İki yakın dost ve sırdaş gibiydiler. Linda Cole, Porter’ın opera ve librettoları için Arnold Bennett ve Bernard Shaw gibi isimlerden ricada bulunuyordu. O yıllarda Porter, özel hayatında Rus balet Boris Kochno, mimar Ed Touch, koreograf Nelson Barclift, yönetmen John Wilson ile yakın ilişkiler içindeydi. Ünlü balet Boris Kochno’nun çocukları, hiç çocuğu olmayan Porter’ın telif haklarının yarısını hâlen alıyor.

Jean Howard ve Howard Sturges. Cole Porter arkadaşlarıyla.

Tutku sancıları içinde kıvranan Porter’ın, etrafında şakşakçı olarak geçinen eşrafı zamanla onu terk etti. 1937 yılının sonlarında, Long Island’da ata binerken, at onu üzerinden fırlattı. Porter’ın her iki bacağı da kırıldı. Sinir sistemine zarar verdi. Porter olayı hafife aldı. Kurtarılmayı bekleyen dayanılmaz saatleri At Long Last Love‘ın sözlerini besteleyerek hatırlayacaktı. Kaza onu şiddetli bir can sıkıntısına itti. Üretmeyi ve yattığı yerden çalışmayı bir çözüm olarak gördü. 1951 yılında depresyon nedeniyle şok tedavisi almak zorunda kaldı. Karısı Linda, 1954 yılında amfizemden öldü. At kazasının ardından, yaklaşık 30 ameliyat geçirmişti. İyileşemiyordu. 1958’de, doktoru, Porter’ı hastanede ziyaret etti. Bir karar aldı ve Porter’ın sağ bacağını kesti. Görüntüsüne önem veren Cole Porter artık itici olacağını düşünüyordu. Artık kimse ile konuşmuyor ve izole yaşıyordu. İlk James Bond filmi olan Dr. No’da, başrolü oynaması için teklif götürülen ve bu rolü reddeden en yakın arkadaşlarından biri Noel Coward’a göre, Porter, insanlarla konuşmamaya ve inzivaya çekilmeye, aslında karısı Linda vefat ettiğinde başlamıştı. Porter 1964 yılında, hasta yatağında bu dünyadan ayrıldı. Ve yeni nesil o sıralar libidosu yüksek bir başka müzik türü dinliyordu.: Rock ‘n Roll! Oysa, rock müziğin cüretkâr havası, Cole Porter’ın bestelerinde zaten vardı.

Son olarak, Cole Porter’ın kendi ağzından dökülen kelimeler ile nasıl ürettiğini anlattığı paragrafı buraya bırakıyorum.

Önce bir şarkı fikri buluyorum, sonra ona bir isim uyduruyorum. Bir melodi üzerinde çalışmaya başlıyorum. Önce şarkının sonunu yazıyorum ki, güçlü bir sonu olsun. Bir şarkının güçlü bir sona sahip olması son derece önemlidir. Şarkı sözlerini tıpkı bulmaca çözer gibi yapıyorum. Şarkı sözünü yazmayı mümkün olduğu kadar kolaylaştıracak, ama banal olmadan, kendime bir ayar vermeye çalışıyorum. Kafiye için aynı sonu olan uzun bir listenin olduğu sözcükleri seçmeye çalışıyorum.”

Yazdığı şarkıların çoğu caz standartı kitabına giren, Broadway’in gelmiş geçmiş en büyük bestecilerinden Cole Porter’a minnet ile…

*

Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki tüm yazıları.

Wikipedia’da Cole Porter besteleri listesi

 

Mine Gürevin

Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

Mine Gürevin 'in 64 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Mine Gürevin ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir