Plaktan Dekolteye, İcradan Cambazlığa Müziğin Makus Tarihi

Sesin kayıt altına alınması, o güne kadar türlü değişimler geçiren müzik sanatı için şüphesiz ki tarihindeki en büyük kırılma noktası oldu. Gösterişli konser salonlarının dışına taşan müziğin artık şık şıkıdım giyinilerek ayağına gidilen bir sanat etkinliği olmaktan çıkıp 78 devirli plaklara sığdırılarak dinleyicilerin evlerine girmesi, hâliyle ona içkin teamüllerin değişimini kaçınılmaz kıldı. 45’liği, 33’lüğü derken arkası geldi; önce kaset, arkasından pek de uzun ömürlü olamayan cd formatıyla yoluna devam eden müzik, 1990’lara ambalajlı bir ürün olarak eriştiyse de 2000’li yıllarda milenyum çılgınlığına yaraşır (!) bir kılığa büründü. Adeta vücuda ihtiyacı olmayan ele avuca sığmaz bir ruhtu artık. Saniyeler içinde indirilip günler içinde tüketilen soyut bir nesneye dönüştüğünde, toplumsal bağlamını önemli ölçüde kaybederek kültür endüstrisinin ve popüler kültürün elinde içi boşaltılmış bir oyuncak hâline gelmeye başladı.

19. asrın sonlarında başlayan değişimin en önemli ayağını teknolojik gelişimin teşkil ettiği aşikâr. Buna siyasi, sosyal ve ekonomik koşullardaki değişimler de eklendiğinde 20. yüzyılı bir dönüşüm evresi olarak tarif etmek mümkün. Bundan sanatın da payına düşeni alması son derece doğal. Yukarıda kısaca işaret edilen tablo, müziğin belli bir mekân ve zaman dilimi içinde vücut bulduğu binlerce yıllık tarihinin yanında devede kulak denecek bir kısma denk geliyor aslında. Buna karşın bir yandan kadim müzik geleneklerinin çağına eklemlenirken çektiği sancılara, öte yandan yeni türlerin ve tarzların yeşermesine tanıklık etmiş olan bu çağın, müziği çok farklı bir yere sürükleyerek kaderini tayin ettiğini söylersek sanırım abartmış olmayız.

Son yıllarda pek revaçta olan nostalji rüzgârının 80’ler, 90’lar vb. şekilde onar yıllık paketler hâlinde dolaşıma soktuğu dönemler, kültürel atmosferi ve toplumsal dinamikleri içinde sahiden de kendi müziğini inşa etmişti; yerel unsurlardan kaynaklanan bazı tercih ve eğilimleri göz ardı etmeden, kapitalist sisteme şu veya bu biçimde entegre olmuş tüm ülkeler için bu gerçeği kabul etmek gerekiyor. Buraya kadarki tablo akla ilk olarak popüler müzikleri getirse de herhangi bir ayrım yapmadığımı ifade etmeliyim. Kaldı ki müzik algısının böylesine dönüştüğü bir devirde, bir türün ya da tarzın hiç etkilenmeden bu dalganın dışında kalmış olabileceğini düşünmek bile abesle iştigâl.

Fiziki ve sosyal koşullara bağlı olarak yaşadığı değişimi tüm yönleriyle ele almak bu yazının sınırlarını aşıyor elbette; zaten böyle bir amacım da yok. Yine de müzikteki değişimi, meramımı anlatmak için olabildiğince sadeleştirip iki ana başlık altında özetleyebileceğimi düşünüyorum. Bunlardan biri teknolojik gelişime göbekten bağlı olup müziği dinleyiciyle buluşturan araçların tümü. Diğeri ise teknik gelişimin sunduğu imkânlar ölçüsünde toplumsal değişimin dinamikleri üzerine oturan; ortam ve mekân çeşitliliği biçiminde de karşımıza çıkan ve endüstriyel bir ürün hâline gelen müziği satılabilir kılmak için tasarlanmış fiziki unsurları kapsayan sunum şekli.

Hem kullanılan araçların hem de sunum şeklinin, müziğin içeriğine ve algılanışına doğrudan yahut dolaylı etkileri olduğu muhakkak. Her ikisinin de alt başlıklara ayrılıp çeşitlendiğini; bazı noktalarda iç içe geçip birbirinden beslenen ortak alanları olduğunu da biliyoruz. Fakat bu yazı, aynı amaca hizmet eden iki unsura karşın değişmeyen bir yöne odaklanıyor. Peki nedir bu yön? Biraz sabrını sınayıp merakını kaşıdıktan sonra sadede geliyorum sevgili okur.

İster plaktan çalınsın ister radyodan; ister bir jazz kulübünde dinlenilsin ister gazinoda; tüm bu mekânsal ve araçsal çeşitliliğe ve sunum şeklinin yadsınamaz cazibesine karşın, değişmeyen en önemli şey, önceliğin daima müziğin kendisinde olmasıydı. İmaj ve görselliğin öne çıkmaya başladığı, bir sonraki dönemin habercisi olan 1990’lı yıllar için bile bu yaklaşımın büyük ölçüde geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Nitekim gençler o yıllarda da sevdikleri şarkıcının yeni yayınlanan klibini heyecanla izleyip yeni imajını merak ediyor, kasetini alıp posterini odalarının duvarına asıyorlardı; fakat bunların hiçbiri hayranı oldukları şarkıcının müziğinden aldıkları keyfin, onlarda uyandırdığı duyguların önüne geçmiyordu. Dolayısıyla müziğin dinleyicinin zihnindeki merkezi konumu değişmediği için bütün görsel öğeler müziği üretenle tüketen arasındaki arz talep dengesinde daha makûl bir yere oturuyordu.

1980’li ve 1990’lı yılları yaşamış olmalarına rağmen 2000’lerin nostalji rüzgârına kapılanlar veya bu dönemleri hiç deneyimlememiş olup da sadece nostaljinin perdesinden izleyip öğrenen z kuşağı sakinleri, “iyi ama 90’larda da şöyle saç modelleri, böyle kıyafetler ve modalar varmış” diyerek bazı görsel öğelere işaret edip durumun bugünden pek farklı olmadığını savunabilirler. Bu da son derece anlaşılır bir yaklaşım; zira tüm gerçeklik algısının görüntü üzerine kurulduğu bir çağda, nostaljinin renkli perdesine yansıtılanları tamamen gerçek sanmalarından daha doğal bir şey olamaz.

Bunun aslında bir dijital manipülasyon olduğunu onlara anlatan pek fazla kişinin olmaması yahut son çeyrek asırdır sorgulama kavramının s’sini içinde barındırmayan rezil ötesi bir eğitim sisteminin içinde debelenmeye mahkûm edilmeleri onların hatası değil elbette. Eh madem öyle, bağlamın kurulabilmesi için bu konuya dair de bir iki kelâm edelim.

İpleri popüler kültürün elinde olan ve sosyal medya üzerinden aralıksız pompalanan nostalji denilen manipülatif kavram, geçmişi yad etmek gibi insana özgü masum bir eğilimi yansıtmaz. Soyut bir araç olarak kurgulanıp görsel öğelerle somutlanan bu anlayış, kapitalist düzene hizmet etmek için ona işleyebileceği malzemeyi temin eder. Bunu da geçmişteki kişileri, objeleri ya da kavramları istediği gibi eğip büküp uygun bulduğu renklere boyayarak yapar ve kullanışlı hâle getirdikten sonra görülmesini istediği biçimde perdesine yansıtır. Herhangi bir nedenle geçmişe özlem duyan insanın özünde makûl, anlaşılır ve zararsız olan eğilimini kullanır, ondan beslenir. Müzik, burada hiçbir zaman esas dert değil, yalnızca işaret edilenlerin görünürlüğünü pekiştiren bir araç, bir yardımcı unsurdur.

Bağlamını yitirerek içi boşaltılmış olan müziğin bugünkü noktaya gelmesinin tek sorumlusu nostalji değil elbette; iç dinamiklerindeki bozunmadan siyasi iktidarla olan ilişkisinin ve sosyal yaşamdaki konumunun değişimine kadar birçok etken var. Yazının sınırları dışında kaldığı için bunları pas geçiyorum. Kaldı ki burada dikkati çekmeye çalıştığım nokta müziğin içini boşaltan sebeplerden ziyade bu hâliyle nasıl kullanıldığı.

19. asırda ivme kazanan müzik ile görsel sanatlar arasındaki etkileşim, 20. asırda sinemanın gelişimiyle çoğu zaman ikisinin neredeyse ayrı düşünülemediği bir noktaya taşındı; son çeyrek yüzyıldır ise müziğin görüntünün gölgesinde giderek silikleştiği tek taraflı bir ilişkiye dönüştü. Peki günümüzde görüntünün boyunduruğu altına giren müzik, fonda en fazla neye eşlik/hizmet ediyor?

Birçok farklı şeye elbette; ama en çok da görgüsüzlük, gösteriş ve teşhire dayalı ‘pornografik yaşam tarzı’na. Hemen belirtmeliyim ki bu ifadeyi aynı fikirde olduğum ve doğrusu daha iyisini bulamadığım için Dücane Cündioğlu’ndan ödünç aldım. Cündioğlu’nun sınırlarını çizerek içini doldurduğu sosyolojik perspektifte, bütün bağlamından koparılıp “ses” mesabesine indirgenmiş olan müziğin de yerini alması gerektiğini düşünüyorum. İlgilisi yazarın sosyolojik tahlillerinin olduğu videonun bağlantısını metnin sonunda bulabilir. Şimdi gelelim yazının final kısmına.

Cündioğlu’nun ‘pornografik’ sıfatını kullandığı, bana göre temelinde görgüsüzlük ve gösteriş düşkünlüğü kadar özgüvensizliğin de olduğu teşhire dayalı yaşam tarzını, görsel öğeler üzerine kurulmuş yapay bir kimlik inşası olarak okumak da mümkün. Bu konuda söylenebilecek sayısız söz var; nitekim son birkaç yıldır pek çok şey yazılıp çizildi, tartışılmaya da devam ediyor. Ne var ki yapılan tartışmalarda meselenin sanatla, özellikle de müzikle ilgili ayağının eksik kaldığı kanısındayım. Bana göre bunun başlıca nedenlerinden biri, mevcut düzeni bir denklem olarak düşünürsek, müziğin bu denklemdeki yerinin son derece zayıf ve önemsiz görülmesi. Yukarıda ısrarla altını çizdiğim bağlamını yitirmesinin ve içinin boşaltılmasının vardığı nokta tam da bu.

Etkisini yitirmiş, zayıflamış, atıl duruma düşmüş müzik, sadece sahnenin önünden arkasına doğru çekilmekle kalmadı; kendi ilkelerini ortaya koyamadığı için ağırlığını, itibarını da önemli ölçüde yitirdi. Böylece çağa uyum sağlama başlığı altında, mantıklı ve makûl görünen birtakım gerekçelerle giderek yozlaşan düzenin kenar süslerinden biri oldu.

Kadın bedeninin cinsel obje hâline geldiği; bundan en çok kendileri zarar gördüğü hâlde en az erkekler kadar kadınların da değirmene su taşıdığı bir düzende, müzik, dört yanımızdan türlü görsellerle üzerimize boca edilen cinselliğin fonu olmaktan öte bir yer kaplamıyor artık günlük hayatın içinde. Üstelik buna hizmet edenler arasında doğrudan müzikle ilgilenen çok fazla insan olması müziğin geleceği açısından daha da düşündürücü. Bazı şeylerin ne olduğunu hatırlatmak gerekiyor arada; bunu yaparken de o şeyin ne olduğundan ziyade ne olmadığına işaret etmenin bazen daha sağlıklı ve etkili sonuçlar verdiğini düşünüyorum. İşte bu konu da onlardan biri.

Müzik, kendisinden önce aynı çalgıda yaptıklarıyla çığır açmış onca müzisyenin ardından, üstüne bir şey koyamadığı vasat icrasını vitrine koyup parlatmaya çalışan konservatuvarlı genç kızın bir tür kurtarıcı olarak gördüğü derin bacak dekoltesine iliştirdiği glissando olmadığı gibi; virtüözlüğü, kötü entonasyonunu arkasına gizlediği seri pasajlardan ibaret sanan, müzikaliteden habersiz, müzisyenden çok bir cambazı andıran genç oğlanın abartılı jestlerle çaldığı pizzicato veya tam da sözünü ettiğimiz pornografik yaşam tarzının gözümüze sokulduğu, sabun köpüğü konularla bir bardak suda fırtına koparmaya çalışan televizyon dizilerinin her saniyesine döşeli, çoğu zaman görüntüyle alâkası olmayan ezgiler de değil.

Bu yazıya konu olan yozlaşmanın farkında olan ne kadar insan var bilemiyorum. Fakat pek azımızın bundan rahatsızlık duyduğumuzu görüyorum. Kutsadığımız diğer şeylere olduğu gibi müziğe de “sonsuza dek” etiketini yapıştırmış, daima var olacağına inanmanın tuhaf rahatlığıyla değişim ayağına her şeyi normalleştirmeye çalışıyoruz. Yalnız kalmaktan ölesiye korktuğumuz için eleştirmekten ve itiraz etmekten deli gibi çekiniyor; herkesin kadrajına girdiğini sandığımız o fotoğrafın içinde olabilmek, sürekli görünür kalabilmek uğruna değil varımızı, yokumuzu bile vitrine koyup parlatırken müziğin itibarını hesaba katamıyoruz hâliyle…

Yaşadığımız toplumda, ezberlerinin ona sağladığı konfor alanının dışına çıkarak kısırlığın, yüzeyselliğin ve vasatı yüceltmenin müziği/sanatı nasıl etkilediğini sorgulayıp dert edinenlerin sayısı bir gün artar mı bilinmez.

O zamana kadar görünür olmayı pek beceremeyen sıkıcı azınlık (!) için bu tarz sıkıcı yazılar yazmaya devam…

Uğur Küçükkaplan’ın Dark Blue Notes’daki tüm yazıları.

 

Uğur Küçükkaplan

Müzikolog, piyanist ve müzik eğitimcisi. Arabesk, Türkiye'nin Pop Müziği ve Türk Beşleri isimli üç kitabı yayımlandı.

Uğur Küçükkaplan 'in 20 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Uğur Küçükkaplan ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir