Müziğin Mucizeleri: Where The Crawdads Sing

İnsanlar kabuklarının içinde yaşar. Bulunduğun coğrafya, içinde var olduğun toplum, dünyaya gelmene sebep olan aile, başkaları tarafından sana verilen isim… Bunların hepsi bizim için birer kabuk sayılabilir. Her ne kadar inkâr etsek bile, çünkü en çok kabuğumuzdan korkar kaçarız, en çok ona yabancıyızdır. Bizden olmayan her şeyin içinde kendimizce yollarla bu kabukların hepsiyle kurduğumuz bağ ve ilişki yöntemiyle hayatta kalmaya devam ederiz. Kendi kabuğumuz her ihtimale karşı bize hayatta kalma dürtüsü verir. Çünkü içinde onun şeklini alarak ona uyum sağlamanın yollarını öğreniriz.

Read more / Daha fazla

Şehirler, Yağmur ve Taksiler III: Tom Waits & Jim Jarmusch

Tom Waits yağmurlu bir günde bir taksinin arka koltuğunda doğdu. Amcası Robert’ın dediklerine göre taksi kırmızı ve beyazdı, taksimetre çalışıyordu. Dileklerine rağmen Tom Waits büyüdü. Müzisyen oldu, bununla yetinmedi cerrah oldu. En azından olduğunu söylüyor Coffee and Cigarettes’te Iggy Pop’a. Iggy Pop, California’da bir yerde, bir bar masasında Tom Waits’e kahve ısmarlıyor. Tom Waits yorgun. Otoyolda arabasını kenara çekmiş bir ailenin bebeğini doğurtmuş. Cerrahi kariyerinden, müzik ve tıbbın birleştiği o yerde nasıl yaşadığından bahsediyor. Sözlerinin bir kısmı kendi içinden, bir kısmı Jim Jarmusch’un yazdığı senaryodan dökülüyor.

Read more / Daha fazla

Şehirler, Yağmur ve Taksiler II: Singin’ In The Rain

Yağmurlu bir akşamda İstanbul’un kalabalığının içinde annemle bir taksi çevirdik. Takside Tom Waits’in Night on Earth albümü çalıyordu. Taksiciyle yağmurlu havada, şehir kalabalığının içine Tom Waits’in puslu sesinin ne kadar yakıştığını konuştuk. Hedefimize vardığımızda şoföre teşekkür edip hızla taksiden indik. Hafifçe çiseleyen yağmur damlalarının arasından yolu açıp başlamak üzere olan filmimize koştuk. Yerlerimizi aldık. Kafamı sakince ıslatan yağmurun altında izleyecek daha iyi bir film olamazdı. Singin’ in the Rain işte böyle başladı.

Read more / Daha fazla

Bir Beyaz Gömlek, Bir Esinti ve Eternity And A Day

Bir Cumartesi günü. Üstümde beyaz gömlek var. Evden kendimi dışarı atmışım. İçim koşmak istiyor ama ayaklarım kendi ritminde beni dizginliyor. Müzik dönüyor kulaklarımda. Rastgele bir sırayla çalınıyor her şarkı. Sonra Eleni Karaindrou müzikleri arka arkaya denk geliyor kulaklarıma. Sırasıyla çalan Eternity And A Day: Hearing Time, By The Sea ve Eternity Theme müziklerinin sürükleyiciliğini duyuyorum. Bir esinti vuruyor. Üstümdeki beyaz gömlek uçuşuyor, ben sanki kaldırımlarda süzülüyormuşum gibi hissediyorum. Filmi hatırlıyorum.

Read more / Daha fazla

Şehirler, Yağmur ve Taksiler I: Taxi Driver

Benim hikâyem şehrin kirli ve kalabalık sokakları yağmurla ıslanmaya başladığında kanalizasyon boşluklarının üzerinden yuvarlak tekerlekleriyle geçen taksinin yerdeki suları kıyafetlerime sıçratmasıyla başladı. Taksi önümde durdu, onu ben çağırmıştım. Taksi şoförüne merhaba dediğimde “Benimle mi konuşuyorsun?” diye sordu. Şehrin dört bir tarafını gezen, sokaklarda kesiştiğimiz anlarda birkaç saniyeliğine müzikleri bana eşlik eden taksi şoförlerini taksilerinden indikten sonra bir daha görmeyeceğim.

Read more / Daha fazla

Yumuşak Karanlığın Yüzü/Sesi: Anders Danielsen Lie

Karanlık yanımızla parçası olamadığımız bütünden ayrılmamızı, ayrışmamızı ya da kop(a)mamamımızı sadelikle anlatan, Joachim Trier’in büyük ses getiren Oslo Üçlemesi‘nin yıldız oyuncusu Anders Danielsen Lie aynı zamanda iyi bir müzisyen! Size hem tanınmasına vesile olan filmlerden hem de kendisinin otizm farkındalığı için yaptığı albümden bahsetmek isterim.

Read more / Daha fazla

Bir Şarkı Bir Film Bir Dizi

Kelimelerle zamanı geri almak mümkün. Zamanın bir noktasında bir yerlerde başımıza gelen bir şey varsa, oraya gitmek ve o deneyimi karamsarlaştırmak ya da iyimserleştirmek elimizde. İkisi de mümkün. Tarafını seç etkinliği bırakıyorum buraya. Yaşananlardan hikâyeler üretip kendime pay çıkarmaya çalışıyorum. Bunun için yazmıyorum ama yazıyor da olabilirim. Kimse bilemez. Tek hakikat var o da kendi düzleminde, senin fikrinden, düşüncenden azade bir şekilde yaşıyor. Ama tercih meselesidir herkes kendi alanında hangi hakikate inanmak istiyorsa onunla yaşar. Kendi evinde her şey ikna olduğun gibi. Ve tüm bunların içinden geçerken zaman iyi ya da kötü hep işe yarıyor.

Read more / Daha fazla

The Connection: Kediler Caz Yapar Mı?

Washington Square’deki The Living Theatre’ın önünden geçen yönetmen Shirley Clarke, Jack Gelber’ın 1959’da yazdığı tiyatro oyunu The Connection’ı izlemek için sokaktaki kedilerin yanından geçerek tiyatro salonuna girdi. Yanından geçen kedinin sesi, aklına en sevdiği çizgi film Felix the Cat için Paul Whiteman ve orkestrasının kedi miyavlamalarıyla başlayan bestesini getirdi. Etrafı cazcılarla çevriliydi. Bilet almak için girdiği salonda bir cazcı ona yaklaştı, terlemişti, elleri titriyordu. Uyuşturucu istiyordu. Shirley Clarke, saksafoncu Jackie McLean’le karşılaştı. Oyun başlamıştı.

Read more / Daha fazla

Ayaklarıma Dolanan Şarkılar: Elvis

Elvis’in kırık, dökük, çökük hikayesi binbir türlü zorluk barındırıyor aslında. Sahne üzerinden yaptığı hareketlerden dolayı hapse atılmak istenmesi ve bu hareketleri tekrar ederse kariyerinin tamamen biteceğine dair uyarılar alması, uzaklara gönderilmesi onu pes ettirmemiş. Elvis, her yasaktan sonra kuvvvetli bir geri dönüş sağlamış. Ve her seferinde bu şarkıları ve müziğiyle yapmış. Çünkü hayatı boyunca hep şuna inanmış: “Konuşmak tehlikeliyse şarkı söyle.”

Read more / Daha fazla