Archie Shepp’ten Yusef Lateef’e uzanan yarım asırlık bir yolculuk… Davulcu Stephen McCraven, Heritage albümünde Afrika diasporasının ritimlerini, spiritüel cazın ruhunu ve kuşaklar boyunca taşınan bir müzikal hafızayı aynı potada buluşturuyor.
Ron Carter ve Yotam Silberstein’ın Duets albümü bir kontrbas ve bir gitarın arasında kurulan sakin sohbetle ilerliyor. Jim Hall’un mirasına selam veren, Russell Malone’u sevgiyle anan bu kayıt, cazın insan hikâyeleri anlatabildiğini hatırlatan yılın en zarif albümlerinden biri.
Kenny Garrett ile yıllardır aynı sahneyi paylaşan kontrbasçı, besteci ve eğitimci Corcoran Holt; Washington D.C.‘nin güçlü caz mirasından ailesinin John Coltrane’e uzanan hikâyelerine, Freedom of Art albümünden Arizona State University’deki eğitimciliğine kadar uzanan samimi bir sohbetle Dark Blue Notes’un konuğu oldu. Holt’a göre cazın özü teknik mükemmellikte değil; dürüstlükte, toplulukta ve insan hikâyelerinde saklı.
Altı Grammy adaylığı bulunan Lakecia Benjamin, 5 Haziran’da Artwork Records etiketiyle yayımlanacak yeni albümü We Dream ile umut, dayanışma ve ortak hayal kurabilme fikrini cazın en yaratıcı isimlerinden oluşan yıldız bir kadroyla buluşturuyor.
Türkiye caz sahnesinin duayen kontrbasçısı Nezih Yeşilnil, yıllara yayılan müzikal yolculuğunu, ustalarla geçen sahne deneyimlerini ve canlı konser kayıtlarından oluşan ilk caz albümü On The Jazz Stage’i anlatıyor.
Sonny Rollins’in ölüm haberini duyduğumda içimde tuhaf bir boşluk oluştu. Benim gözümde Rollins, insanın hayatına karakter, yürüyüşüne ritim, yalnızlığına omuzdur. Ve şimdi “Newk” gittiğinde, sanki Harlem’in bir sokağındaki eski bir ışık da söndü biraz.
Testament’ın efsanevi gitaristi olarak milyonlarca metal dinleyicisinin zihnine kazınan Alex Skolnick, bu röportajda Berkeley yıllarından Joe Satriani öğrenciliğine, thrash metal sahnesindeki aidiyet hissinden New York’ta yeniden öğrenci olmaya kadar uzanan çok samimi bir hikâye anlatıyor.
1949 sonbaharında savaş yaralarını hâlâ taşıyan Paris, Amerikalı genç siyah trompetçiye ilk kez “insan gibi” davranıyordu. Miles Davis, Saint-Germain gecelerinde Juliette Gréco’ya, cazın getirdiği özgürlüğe ve bir daha asla tamamen geri dönemeyeceği bir hayata âşık oldu.
Türkiye cazının en zarif müzisyenlerinden Neşet Ruacan; çocukluk bahçesinde kucağına aldığı ilk gitardan, Nükhet Ruacan’lı yıllara, TRT Orkestrası’ndan Bilgi Üniversitesi’ne uzanan hikâyesini anlatıyor. Onun için caz, dinlemek, sezmek, risk almak ve o anın içinden konuşmak demek.
Meksika halk müziğinden New York caz kulüplerine, hard bop geleneğinden salsa orkestralarına uzanan geniş bir dünyanın içinden gelen Altin Sencalar, yeni albümü Natural Rhythm ile çocukluğunu, aile köklerini, babalığı ve hayatın iç akışını trombonunun içine yerleştiriyor.
Peter Frampton, yıllar sonra yayımladığı Carry The Light albümünde yaş almayı, hastalıkla mücadeleyi, dede olmayı, eski dostlukları ve gitarın içindeki kırılganlığı anlatıyor. UMe etiketiyle yayımlanan albüm, bir rock yıldızının geçmişine dönmesinden çok, hâlâ ışık taşımaya çalışmasının hikâyesi gibi duyuluyor.
Türkiye’de akademik caz eğitiminin öncülerinden Ali Perret, müziğe yalnızca teknik bir alan olarak değil, insanın zihinsel ve ruhsal dönüşümünü şekillendiren bir yaşam pratiği olarak bakıyor. Berklee yıllarından Can Yücel dostluğuna, free jazz’dan elektronik müziğe uzanan bu söyleşide Perret; doğaçlamayı, özgürlüğü, sahneyi ve Türkiye’deki caz ortamını tüm açıklığıyla anlatıyor.
Genç bir topluluğun kurduğu bu ses, bireysel gösterinin ötesine geçiyor. Incandescence, boşlukla, nefesle ve sezgiyle büyüyen, içten içe yanan bir müzik.
1990’da bir gece, sahnede kurulan o kırılgan ama güçlü denge, yıllar sonra hâlâ nefes alıyor: Johnny Griffin’in patlamaya hazır sesi ile Thomas Clausen üçlüsünün akışkan diyaloğu, Live in Helsingborg 1990’ı geçmişin kaydı olmaktan çıkarıp, anın içinde yeniden kurulan bir caz düşüncesine dönüştürüyor.
35. Akbank Caz Festivali’nde doğan, Akbank Sanat sahnesinde büyüyen bir fikir… Ediz Hafızoğlu’nun Jazz Meets Rap projesi, cazın doğaçlamacı dili ile rap’in keskin sözünü aynı groove içinde buluşturuyor. Nazdrave köklerinden beslenen bu yapı, bir füzyondan çok, birlikte düşünmeyi öğrenmiş bir müzik hâli.
Nat Reeves’in Now In Time albümü, hard bop geleneğinin köklerinden beslenirken, güçlü bir kadronun işbirliğiyle bugünün cazına sakin ama derinlikli bir ifade alanı açıyor.
Mal Waldron ve Steve Lacy, 1994 yazında Yoshi’s sahnesinde Thelonious Monk, Duke Ellington ve Billy Strayhorn repertuvarı üzerinden geçmişi yeniden kuruyor. Otuz yıl sonra yayımlanan bu kayıt, iki ustanın müziği bir diyalogdan öte, düşünsel bir karşılaşmaya dönüştürdüğü nadir anlardan biri.
Joe Henderson’ın 1960’larda Blue Note için yaptığı kayıtlar, cazın hard bop’ın analitik doğaçlama dili ve güçlü besteciliğiyle bu dönüşümün merkezinde durduğunu gösterir.
1960’ta çalınan, 2026’da duyulan bir gece… Verve Records etiketiyle yayımlanan At Baker’s Keyboard Lounge, caz tarihinin içinde unutulmuş bir anı bugüne taşıyor. Üç müzisyenin tek bir kalp gibi attığı o nadir anlardan birini, olduğu gibi, bütün sıcaklığıyla yeniden kuruyor.
Black Nile’in Indigo Garden albümü, çağdaş cazın teknik gösterişten uzaklaşıp birlikte düşünme hâline dönüştüğü bir manifesto niteliğinde. Bu müzik, birbirine yer açan, birbirini dinleyen bir kolektifin sesi. 2026’nın en içe dönük, en derin işlerinden biri, gürültü yapmadan büyüyor.
Ayşegül Yeşilnil’in hikâyesi sadece ürettiklerinde değil, kaybettiğini sandığı duyuyu nasıl geri çağırdığında gizli. Müzisyenin 39 yıldır süregelen müzik serüvenini, sahnenin o tarif edilmez büyüsünü, işitme kaybıyla sınanan bir hayatı ve sanatı yeniden doğuşa çeviren iradesi üzerine konuştuk.
25 yıllık sahne deneyiminin ardından Özgür Can Öney, solo kariyerinde ilk kez kendi dünyasını baştan kuruyor. 10 Nisan’da dinleyiciyle buluşacak “All Killer”, doğu ile batı arasında sıkışmış bir coğrafyanın hikâyesini aşan, o gerilimi dönüştüren bir zihnin albümü.
Bir konser kaydı gibi açılıyor ama kısa sürede bambaşka bir şeye dönüşüyor: Live in Europe, Billy Mohler’ın bestelerini sahnede yeniden düşünmeye bıraktığı, parçaların çözülüp yeniden kurulduğu ve müziğin kontrolsüz ama dağılmadan akabildiği nadir anların kaydı.
1960’lardan 90’lara uzanan bir yükseliş, bir dudak yaralanmasıyla başka bir hikâyeye dönüşür. Freddie Hubbard’ın embouchure kaybı, cazın en güçlü seslerinden birinin sınırla karşılaşma anıdır.
1997’den bugüne uzanan bu kayıt, zamanı askıya almış bir sesin geri dönüşü. Yuri Honing’in White House’u, geçmişin içinden bugüne sızan, şehrin ritmini ve hafızanın derinliğini taşıyan bir hatırlama hâli.
Modern big band estetiğini kültürel hafıza ve kimlik arayışıyla buluşturan Alkebulan, 2026’nın en güçlü büyük orkestra caz kayıtlarından biri olarak öne çıkıyor.
Recep Ordu’nun hikâyesi, dinleyerek, izleyerek, düşe kalka öğrenerek kendi yolunu açan birinin hikâyesi. Jen Sessions ise bu yolun sahnedeki karşılığı gibi duruyor. Prova edilmeden kurulan, risk alan, farklı insanları ve farklı sesleri bir araya getiren canlı bir buluşma alanı.
İsveçli vokalist Stella Gustin, ilk albümü Stella Gustin Sings ile cazın en tanıdık şarkılarını yeniden söylemekten çok, onları yeniden hissetmenin mümkün olduğunu hatırlatıyor.
Following The White Rabbit, ait olmanın değil arayışta kalmanın müziği. Çağrı Sertel, minimalist piyanosuyla dinleyiciyi köksüzlük, merak ve dönüşüm arasında dolaşan sezgisel bir iç yolculuğa davet ediyor.
Ayşegül Yeşilnil’in 1995’de kaydedilen ve türlü nedenlerle dinleyisine ulaşamayan albümü Rüzgâra Şarkılar Söyle, dijital dünyanın içinde yeniden doğuyor, nefes alıyor.
Peter Somuah, ACT etiketli yeni albümü Walking Distance ile cazın dilini Accra’dan Rotterdam’a uzanan bir hat üzerinde yeniden kuruyor. Highlife ritimleri, modern caz armonileri ve sokakların gündelik hareketi bu albümde aynı yürüyüşün parçalarına dönüşüyor.
13 Mart 2026’da SteepleChase Records etiketiyle yayımlanan yeni Kirk Knuffke albümü Brother, Yusef Lateef besteleri üzerinden cazın hafızasına dokunan zarif bir trio kaydı.
Philadelphia’nın ağır caz mirasını sırtlanmadan, onunla birlikte yürüyen bir trio kaydı. Philly 3, James Fernando’nun sakin ama iddialı liderliğinde, geleneği güncelleyerek piyano trio formuna yeni bir nefes kazandırıyor.
Beyaz yakalı bir hayatın ardından mutfağa yönelen Cenk Akkaya, Britanya Kolombiyası’na uzanan yolculuğunda ritmini kaybetmemiş. Penticton’daki mutfağında bugün hem Anadolu’nun hafızasını hem de müziğin disiplinini taşıyor.
Duke Ellington: Copenhagen 1964, arşiv meraklıları için bir koleksiyon parçası olmanın ötesinde, 1960’ların ortasında büyük orkestra cazının nasıl evrildiğini gösteren canlı bir belge. Burada geçmiş, gelecek ve an aynı anda duyuluyor.
İstanbul’da başlayan bir merak, New York’un jam session gecelerine uzanıyor. Cemre Necefbaş için caz yalnızca bir müzik değil; ustalardan öğrenilen, şehirler arasında büyüyen ve her sahnede yeniden kurulan bir dil.
Forever Yours: The Final Performance albümünü Chick Corea diskografisinde bulunan epilog ya da özet kayıt gibi algılamamak gerekiyor. Daha çok bir fısıltı gibi. Ve o fısıltı, şaşırtıcı biçimde çok güçlü.
Çocukluktan beri hayatının doğal bir parçası olan ses, zamanla sahneye, besteye ve cazın özgür alanına dönüşüyor. Fulya Akça ile şarkı yazarken beslendiği duyguları, sahne heyecanını ve cazın onun için neden bir aşk ve sığınak olduğunu konuştuk. İçtenlik, onun müziğinin merkezinde duruyor.
Anadolu ezgilerini caz-rock estetiğiyle buluşturan İstanbul merkezli KAM grubunun kurucusu Can Ömer Uygan ve Mine Gürevin, grubun oluşumunu, gelişimini ve bugününü konuştular.
Black metal’in kontrollü sertliğiyle Nebbiolo’nun sabrı arasında beklenmedik bir paralellik var. Sigurd Wongraven için ikisi de yapı, denge ve zamana dair.
10. Yıl A, bir yıldönümünü işaretlemekten çok, sahnede geçen yılların bıraktığı izi kayda alan bir durak. Ediz Hafızoğlu liderliğindeki Nazdrave, zamanı albüm formunda düşünmeye devam ediyor.
ECM Records’un ilk nefesi. 1969’da sessizlik, sadelik ve içsel özgürlük; Free at Last modern cazın yönünü değiştirdi. Waldron, Avrupa’da sadece yeniden çalmadı, yeniden var oldu.
Rock müzikteki ‘27’ler Kulübü’ ne kadar gürültülüyse, cazın ‘33’ler kulübü’ o kadar sessizdir. Paul Chambers, gürültüsüz bir trajedinin içinden geçerek zamanı notalarla çizen o adamlardan biriydi.
İstanbul’u bir şarkı değil, bir ritim ve topografi olarak okuyan İlhan Erşahin ve İstanbul Sessions, yeni albüm “Mahalle” ile kenti melodiden çıkarıp akustiğe, tarihten şimdiye taşıyor.
Sahne ışıkları söndüğünde James Hetfield için müzik bitmez; biçim değiştirir. Garajın loşluğunda gitar susar, çelik konuşur. Reclaimed Rust, kırıkların, kayıpların ve yeniden ayağa kalkmanın metalden yazılmış bir hayat defteridir.
Charles Bukowski’nin kalbinde kilitli tuttuğu mavi kuş, şiirden müziğe, oradan da tenimize sızıyor. Bu yazı, edebiyatın küfrüyle arzunun ritmi arasında dolaşan bir itiraf.
Besteci, söz yazarı ve gitarist Chris Rea 74 yaşında hayata gözlerini yumdu. Mine Gürevin, sanatçının bir insan olarak portresini yazdı: “Chris Rea bu dünyadan ayrılırken dahi insan kaldı. Belki de onu bu kadar kalıcı yapan şey tam olarak buydu.”
Fransız sinemasının efsanevi oyuncusu, şarkıcı, manken, hayvan hakları savunucusu Brigitte Bardot, 91 yaşında hayatını kaybetti: “Brigitte Bardot, benim için ise, bir melodinin ortasında aniden beliren bir yüz gibi kaldı. Müzik bittiğinde bile kaybolmayan bir yüz.”
Dark Blue Notes yılı uğurluyor. Mine Gürevin, 2025’de müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
“2025’te olan şuydu. Caz gençleşti, rock yaş aldı. Şimdi, iki tarafın ortasında, deri koltuğuma oturdum. Elimde şarap kadehim, caz karşımda, rock sağımda…”
Yeni Sibel Köse albümü In Good Company albümü, caz standartlarını bugünün diliyle yeniden kurarken, birlikte çalmanın güvenini, açıklığını ve coşkusunu merkeze alan kolektif bir anlatı sunuyor.
Hayat bazen çok gürültülü olabilir ama insan kendi sesini tanıdığı anda, o gürültünün içindeki küçük aydınlıkları fark etmeye başlar. Yeni Adi Oasis albümü In Silver Lining, tam olarak bu fark ediş hâli.
Caz tarihinin en içten, en insani hikâyelerinden biridir Nat ve Cannonball Adderley kardeşlerin öyküsü. Florida’nın sıcak havasından New York’un caz kulüplerine uzanan iki kardeşin serüveni…
Bir yanda Romina Power’la söylenen Felicità, bir yanda Ylenia’nın kayboluşuyla derinleşen hüzün… Al Bano Carrisi’nin şarapları, aşkın, kaybın ve köklerine bağlılığın sıvı hafızası gibi. Al Bano Carrisi’yi çoğumuz İtalyan sahnesinin güçlü sesi, Romina Power ile söylediği şarkılar ve melodik romantizmiyle tanırız. Oysa onun hikâyesi yalnızca müzikle sınırlı değil. Çocukluğundan itibaren iç içe olduğu Puglia toprakları, babasının çiftçi elleriyle yoğrulmuş gelenekler ve köy yaşamı, hayatında ona ikinci bir sahne açtı: bağcılık ve şarap üretimi. Albano Carrisi, 20 Mayıs 1943’te Güney İtalya’nın Apulia bölgesindeki Cellino San Marco kasabasında dünyaya geldi. II. Dünya Savaşı yıllarıydı; yoksulluk, açlık, kıtlık ve belirsizlik dolu günler. Bu
Jon Bon Jovi: New Jersey’nin kasvetli sokaklarından çıkan genç bir hayalin, arenaları dolduran rock marşlarına ve Fransa bağlarının pembe şarabına dönüşmesinin hikâyesi.
Romina Power ve Al Bano, aşklarıyla milyonları büyülediler, Eurovision sahnesinde birlikte şarkı söylediler, dört çocuk yetiştirdiler. Ama hayat, onlara yalnızca şarkılarla değil, derin bir acıyla da dokundu.
Bill Evans, Scott LaFaro ve Paul Motian yalnızca cazı değil, dostluğun ve kırılganlığın sesini, küçük bir sahnesi olan Village Vanguard kulübünde bir pazar gecesi kayda geçirdiler. O gecenin büyüsü sonsuza dek kaldı. On gün sonra ise hayatları, geri dönülmez bir eksilmeyle tamamen değişti. 25 Haziran 1961 günü Village Vanguard’ın dar merdivenlerinden aşağıya inildiğinde insanı sarmalayan bir his vardı. Cazın kalbi burada atıyordu. Mekân küçük ama büyüsü büyüktü. Kırmızı kadife perdeler, köşelerdeki gölgeler, barın üzerindeki cam bardaklardan yansıyan loş ışıklar… Dinleyici kulübün içinde, müzisyenlerin nefesine bir adım mesafedeydi. Böyle bir yerde müzik, salt sahneden değil, masaların arasından da yayılıyordu. Bill Evans Trio sahneye çıktığında,
Müzisyenlerin bağcılık ve şarap üretimi uğraşlarını konu alan yazı dizisinin ikinci bölümünün konuğu thrash metal devi Megadeth’in esas adamı Dave Mustaine.
Peter Grant efsanesi, gücün nasıl kullanılacağına dair bir ders gibi… Zorbalıkla değil, sadakatle. Kurnazlıkla değil, sezgiyle. Dev gibi bir kalbin, dev gibi bir adamı.
Mine Gürevin, farklı dönemlerinden anekdotlarla Miles Davis portresi çiziyor, sanatçının keskin zekasının sadece müzikle sınırlı olmadığının ipuçlarını veriyor.
Charles Mingus: Kontrbasının tellerine yalnızlığını saran, öfkesini notalara döken, kadınlara şiir yazan, çocuklara bağıran, kendine ağlayan, ama en çok da seven bir adamdı. Bir devdi. Kırılgan bir dev…
Rock tarihinin en önemli vokalistlerinden, heavy metal’in babası Ozzy Osbourne ve sansasyonlarda dolu dehşetengiz yaşamı. Ölümünün ardından Mine Gürevin yazdı.
Planlı ama içgüdüsel, düşünülmüş ama ruhla savrulmuş. Eric Dolphy böyle bir müzisyendi. O, cazın sesi değil, ruhuydu. Ne anlattığını duyabilmek için de kulak değil, yürek gerekiyordu.
Veronica Swift, cazın kadim ruhunu, Led Zeppelin’den Puccini’ye, Broadway’den Harlem gecelerine taşıyan bir vokalist. Gerçeklik, mizah, hüzün, direniş, merhamet; hepsi bir arada.
Mine Gürevin, Anadolu Rock akımının doğuşunda yer almış, Kurtalan Ekspres üyesi olarak Barış Manço ile de çalışmış usta müzisyeni yazdı: Ohannes Kemer.
Iron Maiden, Eddie the Head ve görsel bir metal destanı. Derek Riggs, Mark Wilkinson ve Melvyn Grant. Değişen tasarımcılarla birlikte grubun albüm kapaklarındaki değişimin öyküsü.
David Bowie’nin Ziggy Stardust’a veda ettiği gece, bir fotoğraf karesi sessizce tarih yazdı. Üç yıldız, Lou Reed, Mick Jagger ve David Bowie bir masanın etrafında başlarını birbirine yaslayıp, kalpten gülümsüyorlardı. O an, müzikten, dostluktan, bir devrin alter egosundan ölümsüzlük hikâyesi doğdu.
Mal Waldron. Billie Holiday’in son piyano sesi. Tek kişilik orkestra. Kaybetmenin ve bulmanın, unutmanın ve hatırlamanın, karanlığın ve ışığın hikâyesi.
Mine Gürevin Dünya Caz Günü’nü caz tarihinin en büyük efsanelerinden birisinin portresi ile kutluyor: cazı sanat mertebesine yükselten Duke Ellington ve Harlem Rönesansı.
Dexter Gordon! Saksofonunu eline her aldığında, hayatın bütün o karmaşası bir anda düzene girer, sesi bir gölge gibi üzerimize düşerdi; sakin, ağır ve unutulmaz…