Joe Henderson – Power To The People (1969/2024)

İlerlemiş yaşında dahi, saksofona her üflediğinde, enstrümanına mükemmel ruh veren büyük caz sanatçısı Joe Henderson, 30 Haziran 2001 tarihinde aramızdan ayrıldı. Kariyeri boyunca, isim yapmış pek çok kayıt şirketi ile birlikte çalıştı. Bunlardan bazıları Verve, Blue Note ve Milestones stüdyolarıydı. Müzisyenliği kadar, yaptığı besteleriyle de dikkatleri üzerine çekti. Kariyerinin bir döneminde Blood Sweat & Tears grubuyla da çalıştı. Altı ay içinde büyük paralar kazandı. Fakat tutkusu cazdı. O yüzden caz müziğe yeniden geri dönme kararı aldı. En iyi albümlerinin birçoğunu kariyerinin son döneminde kaydetti.

Usta saksafoncunun Herbie Hancock, Ron Carter ve Jack DeJohnette‘den oluşan ekiple kaydettiği, 1969 tarihli Power to the People albümü, cazdaki, pek çok öğenin, havada karada kapılmaya hazır göründüğü geçiş anının önemli bir belgesi niteliğindeydi.

1969’da dünya değişiyorken, caz müzik de bir değişim içindeydi. Aynı yıl, Miles Davis, yalın atmosferini bir anda, sanki büyük bir ayaklanmanın habercisiymiş gibi gizleyen ve müziğini, on yıl süreyle elektrik çağına taşıyan In a Silent Way albümünü çıkardı. Müziğinde stüdyo odaklı deneysel tınılar, swing, funk ve R&B’den de yararlanan ritimler hakimdi. Pek çok müzisyen, o dönem değişiklikleri kabullenemiyordu. Alıştıkları şekilde çalıyorlardı. Miles ise birdenbire çalma stilinde manipülasyon yapabiliyordu. Miles Davis’in Sly and the Family Stone‘u dinlemesi, onun diğer müzisyenler ile aynı segmentte olduğu anlamına gelmiyordu. Free caz hâlâ radikal bir güçtü.

Caz müzik, sevenlerine, ortaya çıkan çeşitli tarzların, tamamen farklı ve duvarlarla çevrili olduğunu göstermekten daha cazip geliyordu. Tenor saksofoncu Joe Henderson, müzikteki tarzları daha bütünsel olarak ele almak için çabalıyordu.

Charlie Parker ve Lester Young gibi bebop devlerinin sololarını kopyalayıp ezberleyerek, çalmayı kendi kendine öğrendi. Andrew Hill’in yanında çalışarak, serbest cazın sınırsızlığını öğrendi. Kendi çaldığı gruplarda diğer müzisyen arkadaşlarını elektronik denemeler yapmaya teşvik etti. Füzyondan uzak duran kayıtlarda bile…

Zamanında Milestone Records tarafından yayınlanan, şimdi de Craft Recordings‘den yüksek çözünürlüklü ve plak olarak satışa sunulan 1969 tarihli Power to the People albümü, kısmen yaratıcısının katı üslup bağlılığını göz ardı etmesinden dolayı bu geçiş anının önemli bir belgelerinden.

Henderson, albüm için dünyanın en iyi müzisyenlerinden bir kaçını stüdyoya davet etti. Anlaşma sağlandı. Klavyede Herbie Hancock, basta Ron Carter, Milles Davis’in grubunun kıdemlileriydi. Bir diğer isim ise davulcu Jack DeJohnette’di. Hemen hemen aynı sıralarda Miles’ın orkestrasına yeni katılıyordu.

Joe Henderson ayrıca yedi parçanın ikisinde gelecek vaat eden trompetçi Mike Lawrence‘ı yanına aldı. Albüm boyunca Hancock akustik piyano ile Fender Rhodes arasında geçiş yaparken, Carter kontrabas ve elektrik bas arasında gitti geldi. Bu seçimler albümün akıcı stilistik yaklaşımını yansıtıyordu. Özellikle Carter’ın bas seçimi, belirli bir parçanın spektrumda nereye düşeceğinin kaba bir göstergesiydi. Ana enstrümanı olan kontrabas, diğer müzisyenlerin doğaçlama yapmakta özgür olduğu, akorların ana hatlarını sabit bir nabızla çizen geleneksel yürüyüş çizgilerine yöneltiyordu. Öte yandan elektrik basla, sahnenin kenarlarında daha özgürce dans ediyordu. Yeni ritmik olasılıklar aramak için içeri ve dışarı vuruyor, müziği cazın eskimeye yüz tutmuş solo ve eşlik formatından uzaklaştırıp daha açık uçlu grup doğaçlamasına doğru itiyordu.

Power to the People albümü, Henderson’ın en tanınmış bestelerinden biri olan Black Narcissus ile başlıyor. Hancock’un Rhodes piyanosu, iki belirsiz akor arasında geçiş yaparak, Henderson’ın zarif bir şekilde dolaştığı sisli bir gece atmosferi yaratıyor. Melodisi sona doğru, yavaş yavaş yükselirken, topluluğun çalma biçiminin yoğunluğu da artıyor. Sanki yukarılarda ulaşılamaz bir doruk noktası var ve hiçbir zaman tam olarak çıkamayacağı o büyük doruğa doğru icra yükseliyor. Tam parçalanmak üzereymiş gibi bir eda taşırken, formu tekrar ve kendilerini hızla yeniden organize ediyorlar. Yükselme ve düşme manevrasını her yaptıklarında, tizler daha güçlü ve baslar daha hassas tonda hissediliyor. Nihayet dördüncü düşüşte, Henderson’ın solosunun ortasında, eşlik neredeyse tamamen duruyor. Geriye yalnızca, dinleyicinin havsalasına yansıyan, hayaletimsi armoni ve arayış izleri kalıyor.

Henderson hayranlarının menzilinde bulunan iki güçlü eser, Isotope ve kapanış parçası olan Foresight and Afterthink ile tavan yapıyor. Henderson’ın ilk kez, 1969 yılında kaydettiği orijinal Isotope şarkısı, bebop döneminin, kendine özgü dehası Thelonious Monk‘un kayıp bestesi sayılabilir nitelikte. Sanki Monk’un elinden ve kaleminden çıkmış gibi bir eser.

Öte yandan, Joe Henderson, Carter ve DeJohnette’in özgürce, anda doğaçlama yaptıkları, doruk noktasında, uyumu neredeyse tamamen terk ettikleri, coşkulu çalma stilleri ile Foresight and Afterthought bestesi. Bu iki eser cazın son yirmi yılda ne kadar ilerlediğini bizlere gösterirken, aynı zamanda da cazın sürekliliğini de vurguluyor. Monk aslında kendi zamanında avangard bir usta idi. Isotope büyük piyanistin müziğinin keskin köşeliliğini vurguluyor; her ne kadar Foresight and Afterthought” kesinlikle modern olsa da, Henderson’ın soyutlama akışları arasında, blues’un farklı yankılarını taşıyan, birkaç kısa bildirimsel riff’e de yer açıyor.

Afro-Centric parçası ise, 1960’lı yılların başlarında, Birleşik Devletler kıyılarını etkisi altına alan, Güney Afrika cazından etkilenmiş bir havada icra ediliyor. Albümün, hala eski deyimlerle bir bağlantısı var. Bu süslü bir stüdyo yaratımı değil, sadece dünya standartlarında beş müzisyenin birlikte çaldığı sadık bir belge.

Henderson’ın orijinal besteleriyle dolu olduğu bu albümde Ron Carter’ın kaleme aldığı tek şarkı Opus One-Point-Five. Yavaş ve düşünceli bir şekilde ilerlediğinden, kompozisyonun nerede bitip, doğaçlamanın nerede başladığını söylemek gerçeketen çok zor. Yumuşak bir baladın ana hatlarını taşıyor. İç işleyişi gerçeküstü ve kafa karıştırıcı. DeJohnette’in zilleri katı bir tempo yerine kaygan bir doku sağlıyor. Hancock müziğin sakinleşmesine izin vermemeye kararlı görünüyor. Joe Henderson, sanki bu, gerçekten ay ışığının aydınlattığı bir romantizmin müziğiymiş gibi uzun, nefes kesici replikler çalıyor. Sona doğru, bazı tınıları noktalamak için, Hancock klavyenin üzerine uzanıyor. Doğrudan piyanonun telleri üzerinde kromatik bir nota kümesini çalmaya başlıyor. Ron Carter’ın bu bestesi gösteriyor ki, albümde son derece sezgisel olan bu eser, önemli bir mesaj taşıyor: “Müzikte her şey mümkün!”

15 Mart 2024 tarihinde, Craft Recordings tarafından piyasaya sürülen bu albümü kesinlikle bir kadeh kırmızı şarap eşliğinde dinleyin isterim.

Meraklısına Notlar:

Mine Gürevin

Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

Mine Gürevin 'in 61 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Mine Gürevin ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir