Londra’nın gri göğü altında, yağmurdan sonra kuruyan kaldırımların ortasında, 1990’lı yılların başında bir gitar sesi yükseldi. Ne çığlık gibiydi, ne de fısıltı. Bir şey anlatıyordu yahu!… Şehrin yalnızlığını, sıkışmışlığını, bastırılmış arzuları, apartman aralarındaki cinsiyetsiz dokunuşları… Ve tam orada, bir grup çıktı sahneye: Suede. Daha ortada Britpop diye bir sıfatda yoktu. Ama onlar gelmişti bile.
O dönemin İngiltere’sine bakınca, sanki her şey biraz küskün gibiydi. Thatcher’ın mirası, yıkılan fabrikalar, artan işsizlik, büyümeyen umutlar. Ve gençlik… nereye tutunacağını bilemez hâlde, bir kimlik arıyordu… Amerika’dan gelen grunge dalgası, o karanlık Seattle sound’u, İngiliz gençliğini bir yere kadar teselli ediyordu belki ama yetmiyordu. Onlar kendi hikâyelerini, kendi sokaklarını, kendi duvar yazılarını duymak istiyorlardı. Britpop denen akım kısaca böyle başladı. Kimse “Şimdi bir Britpop yapalım” demedi aslında. Ama biri çıktı ve söyledi: “İngiltere’nin en iyi yeni grubu.” Daha ilk single’ları bile çıkmadan bu unvanı alan grup Suede’di.

Grubun kurucuları Brett Anderson ve Bernard Butler’dı. Londra Üniversitesi’nde tanıştılar. İkisinin de ortak noktası çok fazlaydı ama belki en önemlisi, ikisi de farklı olmak istiyordu. Sıradan rock yıldızları gibi davranmak istemiyorlardı. Anderson’ın sesi başlı başına bir karakterdi zaten. İnce, yeteri kadar kırılgan gerektiği kadar saldırgan. Butler’ın gitarıyla bir araya gelince, ortaya neredeyse tensel, flörtöz bir müzik çıktı. Kavga ve öpücük bir arada…
İlk albümleri çıktığında yıl 1993’tü. Suede, İngiltere’nin son 10 yılda gördüğü en iyi çıkış albümlerinden birini yaptı. “So Young”, “Animal Nitrate”, “The Drowners”… Bu şarkılar esasen gençliği anlatmıyordu; bir apartman boşluğundaki ilk öpüşmeyi, bir gece otobüsünde camdan dışarı bakarken içini delen boşluğu, annesinin topuklu ayakkabılarını giyip aynada kendine bakan çocuğu anlatıyordu. Anderson sahnede öyle duruyordu ki, erkek mi, kadın mı, yoksa ikisinin arasında başka bir şey mi; bilmiyordun. Ve bilmek istemiyordun da. Çünkü anlattığı şey cinsiyet değil, arzuydu. Hem de en kırılgan haliyle.
Her büyük olgunun içinde bir çatlak olur ya, Suede’in içindeki çatlak da yaratıcı ikilinin kendisiydi. Brett Anderson’la Bernard Butler’ın ilişkisi giderek bozuldu. Ego, vizyon farkı, müziğin yönü, belki kıskançlık… Tüm bunlar üst üste geldi. Ve ikinci albümleri Dog Man Star henüz çıkmadan Bernard grubu terk etti. Offf!.. dışarıdan bu, bir felaket gibi algılandı. İroni şu ki, o ikinci albüm Suede’in en epik, en büyük, en içli işi oldu. Karanlıktı. Hatta “Britpop’un en karanlık albümüdür” der bazıları. Yaylılar, piyanolar, sanki müzik değil de bir film izliyordun. “Still Life”, “The Asphalt World”… dinlerken gökyüzü çatlıyor gibi hissediyordun.
Tam da burada biraz durmak gerek. Bireysel ilerleyeceğim; Dog Man Star, bir albüm değil, dönem İngiltere’sine yazılmış, hiç okunmamış bir aşk mektubu gibi. Kan lekesiyle mühürlenmiş bir roman gibi. Albüm değil, bir hikâye. Sayfaları çevirdikçe bir şehir daha da kararıyor, bir adam daha da yalnızlaşıyor.
Albümün kayıtları 1994 yılının başlarında başlıyor. Stüdyoda sessizlik var. Hava kasvetli. Brett sabahları erkenden geliyor. Gözlerinde uykusuzluk. Cebinde bir not defteri. Butler ise genelde geç geliyor. Selamlar kısık, bakışlar kısa. Ama sonra gitarı eline alıyor ve her şey değişiyor. Aralarındaki kırgınlık notalara karışıyor. O albümde, konuşulmayan her şey çalınıyor.
Özellikle “The Asphalt World”… Neredeyse dokuz dakikalık bir iç hesaplaşma. Londra’nın gri duvarları, yağmur izleri, paslı yangın merdivenleri o şarkıda çalıyor sanki. Brett şarkı söylemiyor, yalvarıyor. Butler gitarı çalmıyor, sanki içindeki yangını soluyor. “The Wild Ones” ise başlı başına bir veda mektubu gibi. Geçmişe değil, kaybedilen bir versiyonuna. “Still Life”ta yükselen yaylılar… bir tür çığlık değil de, kabullenme gibi. Sonunda sadece bir sessizlik kalıyor. Ama o sessizlik, albümün en yüksek sesi oluyor.
Bernard Butler bu albüm tamamlanmadan gitti. Albümde kalan boşluklar tamamlanmaya çalışıldı. Bence o eksiklik, her şeyin tamamlayıcısı oldu. Çünkü Suede hiçbir zaman tam olmadı. Her zaman biraz eksik, biraz fazlaydı. Ben gibi, sen gibi, biz gibi…
Bernard gitti, herkes “Suede bitti” dedi. Bir anda gruba yeni bir genç gitarist geldi: Richard Oakes. Ve 1996’da Coming Up adlı albümle, Suede bambaşka bir şekilde geri döndü. Bu kez parlak ve enerjiktiler. “Trash”, “Beautiful Ones”, “Saturday Night”… Liste başı oldular. Her yerde çalıyorlardı. Oasis devleşmişti ve Blur ile Oasis medya savaşındaydı. Elastica punk ruhunu pazarlıyordu. Pulp taşralı seks hikâyeleri anlatıyordu. Suede hepsinin bir adım dışında durdu. Onlar şöhretin değil, gölgede kalmanın tadını çıkarıyor gibiydi. Gitarlarıyla bağırmak yerine, mırıldanmayı seçiyorlardı.
İngiltere’nin tamamı Cool Britannia dalgasıyla sarhoştu. Tony Blair daha yeni seçilmişti. Oasis, Downing Street’te konser veriyordu. Müzik ile politika iç içe geçmişti. Britpop, artık sadece müzik değil; bir reklam kampanyasıydı. Enteresandır, tam da o anda işin rengi değişti. Bu müzik akımı, o ilk çıkışındaki çiğlikten uzaklaştı. İçini kaybetmeye başladı. Birbirini tekrar eden albümler, medya oyunları, müzikal yüzeysellik… 90’ların sonuna doğru Britpop çöküyordu. Ama Suede yine oradaydı.

2002’de çıkan A New Morning zayıftı. Hem eleştirel hem de ticari anlamda. Brett Anderson bu dönemde çok zor zamanlar geçirdi. Uyuşturucu bağımlılığı, ilhamsızlık, yalnızlık… ve 2003’te Suede dağıldı. Sessizce. Abartısız. Belki biraz da gururla. Çünkü her şeyin zirvesindeyken değil, arka sokağa çekilmişken veda ettiler.
Unutmayalım ki, bazı hikâyelerin içinde daima bir dönüş hakkı vardır. 2010 yılında Suede yeniden sahnelere döndü. Royal Albert Hall’daki konserleri çok etkileyiciydi. Ve sonra 2013’te Bloodsports geldi. Kimse böyle bir albüm beklemiyordu. Ama olmuştu. Ve ardından Night Thoughts (2016), The Blue Hour (2018) ve Autofiction (2022)… Yani bir grup düşün, yıllar sonra geri dönüyor ve daha da derin, daha da karanlık, daha da kırılgan bir müzik yapıyor. İşte Suede tam da bunu yaptı. Özellikle The Blue Hour, senfonik düzenlemeleriyle, bir müzik albümünden çok bir roman gibiydi.
Britpop dendiğinde hep Oasis’in alaycı romantizmi, Blur’un entelektüel taşlaması, Pulp’un işçi sınıfı mizahı anlatılır. Sanki Suede, başka bir yerde durur. Daha içsel, daha tensel, daha şehirli. Brett Anderson, erkekliği tersyüz etti. Onun sesi ne maskülen ne feminen; daha çok bir yankıydı. İçimizdeki çocuğun, bastırılmış arzuların, susturulmuş utançların yankısı. Ve bu yüzden Suede’in müziği sadece dinlenen değil, yaşanan bir şeydi.
Bugün geriye dönüp baktığımda Britpop bir dönem olarak belki bir tık geride kaldı. Oysa izleri hâlâ duruyor. Arctic Monkeys, The 1975, hatta bazı yerlerde Wolf Alice… Hepsi o dönemin spermleri ve çocukları… Suede’in bıraktığı miras biraz daha farklı. O bir müzikal stil değil, bir ruh hâliydi. Geri döndüklerinde nostalji satmak yerine, yeni bir şey anlatmayı seçtiler. Ve bunu çok iyi yaptılar.
O yıllarda herkes bir şey anlatıyordu. Kimisi kavgayla, kimisi şakayla, kimisi sadece gözlerinin içiyle. Britpop denen akım, kağıt üstünde bir müzik dezenformasyonuydu belki ama sokakta yaşayanlar için daha fazlasıydı. Bir tür hâl, bir geç kalmışlık, bir sabah uyanınca geçmişin boynuna dolanması gibi. Herkesin bir nedeni vardı o şarkıları yazmak için. Ama kimsenin nedeni tam olarak açık değildi. Hep biraz gizliydi. Jarvis Cocker mesela, bunu en iyi gizleyenlerden biriydi.
Jarvis sarkastikti. Damon zekiydi. Noel küstah. Liam haşin. Brett… Brett sadece yalnızdı. Ve o yalnızlık, müziğe dönüştüğünde, hiç kimsenin yazmadığı bir cümle gibi geldi kulağımıza.
Birileri bağırdı. Birileri güldü. Birileri dans etti. Suede yürüdü. Başını hafif öne eğip, gri gökyüzüne baka baka yürüdü…






■
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Portreler
Suede diskografisi


