Şarkılar her zaman yazıldıkları döneme ait değildir. Kimi zaman bir rafa bırakılırlar, kimi zaman bir kasetin içine, kimi zaman da doğrudan zamana emanet edilirler. Yıllar geçer, hayat değişir, insanlar değişir ama o şarkılar beklemeye devam eder. Doğru anı. Doğru zamanı. Doğru kulakları.
Ayşegül Yeşilnil’in Rüzgâra Şarkılar Söyle albümü tam da böyle bir yerden geri dönüyor. 1995’te kaydedilen ama türlü engellerle dinleyicisine ulaşamayan bu kayıt, bugün, Carbon Music Company girişimiyle dijital dünyanın içinde yeniden nefes alıyor. İçinde çocuksu bir masumiyet, büyüklere anlatılan masallar ve yıllar boyunca eskimemiş bir duygu dili var.Belki de şarkılar kaybolmaz. Sadece rüzgâra bırakılır. Ve bir gün, mutlaka geri gelir.

■
Mine Gürevin: 1995’te kaydettiğiniz ama dağıtım engelleri nedeniyle yeterince duyulamayan “Rüzgâra Şarkılar Söyle” bugün dijital platformlarda. 31 yıl sonra o kayıtları yeniden dinlemek sizde ne uyandırdı?
Ayşegül Yeşilnil: Sanki kayıtları bir hafta önce bitirmişim gibi hissediyorum. Aynı zamanda onları ne kadar özlediğimi fark ediyorum. Sevindim; çünkü albüm çıktıktan sonra doğan çocuklar için bu şarkılar bambaşka, yepyeni bir şey olacak. O dönem radyolar çok çaldı, çok sayıda TV programı yapıldı ama sınırlı sayıdaki CD ve kaset, sınırlı sayıda insana ulaşabildi. Bu şarkıların omurgasını çocuksu bir masumiyet oluşturuyor… ve aklımızın almayacağı oyunlarla dağıtımı engellendi. Ama ne olursa olsun, sonuca bakarsak şarkılarımız bugün bir “yeniden doğuş” yaşıyor.

Mine Gürevin: Bu albümün zamansız olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa gerçekten şimdi mi zamanıydı?
Ayşegül Yeşilnil: Evet, zamansız olduğunu düşünüyorum. Bu beni muzip bir çocuk gibi gülümsetiyor. Masalsı bir dilde anlatacak olursam; sanki bir zaman kapsülünde donduruldu ve zamanı geldiğinde çözüldü… ve hâlâ taptaze. Zaten onlar tüm zamanlar için söylenmiş sözler ve sesler. Büyüklere söylenmiş masallar gibi… Tüm zamanlar için yazılmış şarkılar. Ve sanırım tam da şimdi, bu teknolojiyle çok daha fazla insana ulaşma zamanı geldi.
Mine Gürevin: “Günlerim” şarkısındaki “Gelecek mi güzel düşlerim?” sorusunu bugün kendinize tekrar sorsanız, cevabınız ne olur?
Ayşegül Yeşilnil: Ben bu soruyu hâlâ her gün sormaya devam ediyorum… Çünkü hep düşler var, yeni düşler var ve hepsi güzel düşler. Gerçekleşmesini istediğimiz her şeyi önce düşleriz. Sonrası ise çok çalışmak, çaba ve biraz da şans… Cevapları zaten hayatın kendisi veriyor. O yüzden sormaya devam…
Mine Gürevin: Seksenler ve doksanların başındaki toplumsal atmosfer sizin söz yazımınızı nasıl etkiledi?
Ayşegül Yeşilnil: Sözlerimde dönemin doğrudan bir etkisi yok diye düşünüyorum. Söyleyecek sözüm varmış bu hayata ve bir anda (ama tabii ki arkasında yaşanmışlıklar, birikim ve düşler var) başlamış… İlk olarak “Bilinmez Ki” çıktı kalemin ucundan. Geçmişe ve geleceğe dair özlemler var. Yitirdiğimiz manevi değerlerin hatırlatmaları var. Örneğin “Kağıttan Kayık” mecazi ve soyut bir anlatım… Aynı zamanda görsel bir şöleni çağrıştırıyor.
“Sevgiler Dondu” ise adından da anlaşılacağı gibi, manevi duyguların yerini alan maddiyatı ve kaybettiğimiz en büyük hazine olan sevginin sorgulanmasını anlatıyor.
Yani bir kadın var… Hem şarkılarıyla hem tablolarıyla dünyaya bir şeyler anlatıyor. Söyleyecek sözleri var. O sözlere ihtiyacı olan insanların varlığını hissediyor ve yazıyor, söylüyor, bazen besteliyor… Şarkılarını da, tıpkı yaptığı resimler gibi, o insanlara ulaştırıyor. Ve her biri doğduğunda “hoş geldin” diyerek sevgiyle, saygıyla karşılıyor.
Mine Gürevin: Albümde bireysel bir içe bakış var ama aynı zamanda “omuz omuza” bir dayanışma hissi de. O dönem için bu bilinçli bir tavır mıydı?
Ayşegül Yeşilnil: Bu aslında her dönem için geçerli bir duygu. Omuz omuza olmak güzel bir his… Yalnız olmadığınızı, sizin gibi insanların da var olduğunu hissetmek demek. Birlikte çözüm aramak, dayanışmak…
Hele ki bugün… Tüm dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu şey bu. İnsan olmanın sınavlarından geçtiğimiz bir dönemdeyiz. İnsanlığın merhamete, sevgiye, dayanışmaya ihtiyacı var. Güvene ve saygıya ihtiyacı var. Barışa ve huzura ihtiyacı var.
Uzun zamandır özlemini duyduğumuz, insanı insan yapan değerlerin hatırlanmasına; doğayı ve canlıları koruyacak bir birlik duygusuna… kısacası iyiliğe ihtiyacımız var.
Mine Gürevin: Tüm sözlerin size ait olması, bu albümü daha kişisel bir günlük haline mi getiriyor?
Ayşegül Yeşilnil: “Günlük” benzetmesi çok güzel… Evet, gerçekten de zamanı geldiğinde okunacak bir günlük gibi. İçinde hayallerim, yaşadıklarım, yaşayamadıklarım, özlemlerim, eleştirilerim ve dileklerim var.
Mine Gürevin: Nezih Yeşilnil’in besteleri ve düzenlemeleriyle sizin sözleriniz arasında nasıl bir yaratıcı diyalog vardı?
Ayşegül Yeşilnil: İlk şarkı dışında her şey çok kendiliğinden gelişti. “Bilinmez Ki” sözleri bir gün aniden geldi. Hiç “şarkı sözü yazayım” dediğim bir süreç değildi. Yazdım, kâğıdı Nezih’e uzattım ve beste yapmasını rica ettim. “Yapamam, ben enstrümanistim ve yorumcuyum, besteci değilim” dedi. Ben de çocuk gibi küstüm, birkaç gün konuşmadım.
Sonra bir gün notaları uzattı: “Olmuş mu?” dedi. Olmuştu… Hem de çok güzel olmuştu. Biliyor musunuz, radyolarda en çok çalınan şarkımız o oldu. Her şey böyle başladı.
Aynı evde birlikte üretmek büyük bir ayrıcalıktı. Ardından sözler gelmeye başladı. Bazıları melodisiyle birlikte geliyordu, Nezih de düzenlemelerini yapıyordu. O yaratma süreci gerçekten olağanüstüydü… Şarkılar birbiri ardına doğuyordu.

Mine Gürevin: Konuk müzisyenler listesi adeta bir dönem panoraması gibi… O kayıt günlerinden aklınızda kalan unutamadığınız bir an var mı?
Ayşegül Yeşilnil: Ziya amca gelmişti akordeon kaydına… Sanırsınız ki az sonra Hollywood’ta bir film çekimi başlayacak… Uzun zamandır böyle şık bir İstanbul beyefendisi görmemiştim. Kol düğmeli gömleği, ayna gibi pırıl pırıl boyalı ayakkabıları, lacivert takım elbisesine uyumlu kravatıyla performansı boyunca hayranlıkla seyrettiğim müzisyendi… Rahmetli Ziya Sökmen, kıymetli müzisyen Erdem Sökmen’in babasıydı…
Lapa lapa kar yağan başka bir gün ise Bülent Ortaçgil ve Erkan Oğur gelmişti stüdyoya, şarkılarımızın kaydı için… İçeri girdiklerinde sırtlarına astıkları gitarlar ve kardan bembeyaz olmuş giyimleriyle tıpkı kardan adam gibiydiler… Ve “Kemik üçlü” Levent Altındağ, Şenova Ülker, Levent Çoker ise üçü bir arada dans ederek ve çok eğlenerek çalmışlardı… Çok gülüyorduk ve bir o kadar da ciddi çalışıyorduk…

Büyük gitar üstadımız Neşet Ruacan, Kağıttan Kayık’ta çalarken diz çöküp yanına oturmuştum… Çok duygulandım her birinin verdiği o güzel seslerden, emekten… Onur duydum… Önder Focan, Kuyruklu Tayyare’de şarkıyı narin ve tığla örülmüş bir örgü gibi yaptı adeta… Okan Şamil, unutulmaz keman solosu ile Sevgiler Dondu’nun kalbi oldu… Jak ve Janet Esim, Revnak Yengi harika sesleriyle Kuyruklu Tayyare’de vokal yaptılar… Rahmetli Hakan Beşer vurmalılarıyla ve Sevgiler Dondu’da tencerede çaldığı su ile büyük değer kattı… Piyanoda Celal Yılmaz ve İstanbul Senfonisi’nden arkadaşlarımız en güzel şekilde seslerini verdiler…
Sonuçta onlarla yaşadığım her an, benim unutulmaz anım oldu…

Mine Gürevin: “Rüzgâra Şarkılar Söyle” başlığı sizin için metaforik olarak ne ifade ediyor? Rüzgâr burada zaman mı, kader mi, umut mu?
Ayşegül Yeşilnil: En çok kader ile örtüşüyor. Derin ama umutsuz bir aşk var orada.
Mine Gürevin: 1995’te albümün hak ettiği yere ulaşamaması sizde kırgınlık yarattı mı? Yoksa bunun bir gün döneceğini mi biliyordunuz?
Ayşegül Yeşilnil: Evet, bir umut geliyordu zaman zaman. Şarkılar radyo ve TV programlarında çok fazla çaldı gerçekten de… Büyük bir ilgi oldu. Ancak fiziksel olarak ulaşımında pürüzleri hiç beklemiyorduk… Maddi manevi çok büyük emek vererek gerçekleştirdiğimiz projemizi depoya kilitlemişler ve halka dağıtılmasını engellemişler. Bu, bizlerin masum dünyası için çok ürkütücü idi. O dünyaya ait değildik demek ki… Üstelik 2. albümün şarkıları da birikmişti… Ancak stüdyoya girmek manasını kaybetmişti. Karşımızda vahşi bir orman vardı ve orada olmamayı seçtik.
Hak ettiği yere maddi olarak ulaşmadı. Ancak bumerang misali geri dönüşünde bizlere birçok yeni insan, hatıra kazandırdı… Şarkılarımızla tanışıp aşık olanlar, hatta evlenenler ve daha ne hikayeler dinledik… Doktor arkadaşlarım “seni dinliyoruz ameliyat yaparken” dediler… Sesim huzur verip iyi geliyormuş onlara, ameliyatlar da başarılı geçiyormuş… Daha ne tatlı hikayeler… Yani hayata gönderiyorsunuz sözlerinizi ve seslerinizi, nereye kimlere gittiğini bilmeden… Bazen öğreniyorsunuz. Fikret Kızılok’la karşılaşmıştık Fenerbahçe Parkı’ndaki tesiste. Kalktı, sarıldı bize ve şöyle dedi: “Yahu çok tatlısınız çocuklar, biliyor musunuz bugün bütün gün sizin şarkınızla, ‘Bilinmez ki’nin akorlarını çıkarmak için uğraştım…” Nasıl sevinmiştik…
Bakalım şimdi ne olacak? Bu yeni teknoloji, o dönem hazırlayıp henüz kaydetmediğimiz şarkılarımızın da yeniden doğuşunu sağlayabilir umarım…
Kim bilir?

Mine Gürevin: 31 yıl önceki Ayşegül ile bugünkü Ayşegül bir araya gelse, birbirlerine ne söylerlerdi?
Ayşegül Yeşilnil: Ayşegül, her zaman yüreğinin sesini dinleyerek kendi sevdiği yolu seçti. Ve seçtiği yolda yürüdü… Sevdiği işi yaptı ve bu onun mesleği oldu. Yolculuğu boyunca ise yanında da sevdiği vardı. Öğrendi, paylaştı, resmetti, söyledi, anlattı, yazdı.
Dolayısıyla bir araya gelseler aynı heyecan ve sevgiyle sarılırlar birbirlerine… Şarkı söylerlerdi…
Bir de büyük Ayşegül, küçük Ayşegül’e minik nasihatler verebilirdi…
Mine Gürevin: Albümdeki vokal yaklaşımınız pop formuna mı yakın, yoksa caz refleksleri daha baskın mıydı?
Ayşegül Yeşilnil: Aslında bir kalıp içerisinde değiller. Başka bir şey bu… Büyüklere masallar oldu. Caz müziği, klasik müzik, pop, etnik müzik alanında kıymetlilerim çaldılar.
Kendi müziğimizdi sonuçta… Ve elbette bir caz şarkıcısının, kendi sözleriyle anlatmak istediği şarkılar… Türkçe sözlü Latin caz şarkılar var. Caz, ruh olarak daha baskın tabii ki… Çünkü caz müzisyenlerinin doğaçlamaları var… Hiç unutmam, TRT’nin meşhur programı Stüdyo FM’in çaldığı yegane Türkçe albümdür. “Bu hafta sizlere 3 yeni albüm tanıtacağız… Sanatçılar ise Eric Clapton, Ayşegül Yeşilnil, Gloria Estefan…” diye anons etmişti Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşçı… Evimize canlı yayınla bağlanmışlardı… Bunlar muhteşem anılar… Çok değer verdiğim büyüklerim, şarkılarımıza çok değer vermiş, dinleyicilerine iletmişlerdi.
Mine Gürevin: Bu albüm sizin için bir başlangıç mıydı, yoksa birikimin bir kaydı mı?
Ayşegül Yeşilnil: Birikimin uzantısıydı. Ancak kendi dilimde yapma isteği ve heyecanı da çok baskındı. Yaşamımda her zaman caz ile dopdolu idim ve caz söylemeye, her zaman aktif olarak devam ettim. Müzikal başlangıç olarak belirteceğim ise, ilk caz kaydım olan Cole Porter bestesi “I Love Paris”tir.. Ama buradaki en önemli konu ise, kayıt yapıldığı yıl benim 2.5 yaşında olmamdır.
Mine Gürevin: 2026’da genç bir dinleyici bu albümü keşfettiğinde, hangi şarkıyla bağ kurmasını istersiniz?
Ayşegül Yeşilnil: Nasıl – Kimle – Nerede, Bilinmez ki, Sevgiler Dondu, Günlerim, Kağıttan Kayık… Hangi birini yazsam acaba? Kısacası hepsiyle bağ kurmaları beni çok mutlu edecektir.
Mine Gürevin: Geçmiş gerçekten geçer mi, yoksa bir yerde hep bekler mi?
Ayşegül Yeşilnil: Zamansızlık tam da burada devreye giriyor… Eğer bir şarkı dinlenmeye değer ise, bir yerde beklese bile aslında hiç geçmemiştir. Bugün yeniden doğan bu şarkıların insanlara ulaşması, onları geleceğe taşıyacaktır. Ve belki de hiç duyulmamış diğer şarkıların da hayat bulmasına vesile olacaktır.
■
Dark Blue Notes’da Ayşegül Yeşilnil
Ayşegül Yeşilnil Art
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Röportajlar
Kapak fotoğrafı, Semih Kadri Felek tarafından çekildi.


