Bir ikonun ardından bakmak değil, hissetmek üzerine; Brigitte Bardot’nun sinemadan müziğe uzanan sessiz mirası.
Brigitte Bardot vefat etti ve ben aktivist kadınların yalnızca filmlerde yaşamadığını yeniden hatırladım.
Uzun zamandır kameralardan, kalabalıklardan, sahneden uzaktaydı. Tamamen gitmiş sayılmazdı. Bir film karesinde, bir plak cızırtısında, bir sahil fotoğrafında hep oradaydı. Sinema tarihinde bir çağın ruhunu, beden algısını, kadın özgürlüğü tartışmalarını ve popüler kültürün yönünü değiştiren bir kırılma noktasıydı. Hikâyesi kamera önünde başlamıştı ama orada kalmamıştı. Şarkı sözlerine, afişlere, hatta sessizliğe yayılmıştı. Kaybıyla birlikte, Bardot’yu hep böyle hatırladığımı farkettim. Görünenin ötesinde, duyulan ve hissedilen bir titreşim olarak.

1950’lerin ortasında Et Dieu… créa la femme ile sahneye çıktığında, bunun ne anlama geleceğini kimsenin tam olarak kavradığını sanmıyorum. O güne kadar kadın yıldızlardan beklenen kontrol, mesafe, ölçülülük onunla birlikte yerinden oynadı. Ayakkabılarını çıkarıp dans edebilen, kameraya meydan okuyan, tereddüt etmeyen bir beden vardı karşımızda. Oynadığı karakterlerden çok, izleyicinin oyuncuya bakma biçimini değiştirdi sanki. Sinema, bir anda daha fiziksel, daha dürüst, biraz da huzursuz bir yere taşındı.
İkonlaşmadan hemen önceki o kısa, kırılgan geçiş dönemini de önemsemek gerekiyor. Les Grandes Manœuvres gibi filmlerde Yves Montand’ın sesi, Bardot’nun henüz tam olarak şekillenmemiş görüntüsüne eşlik ederken, ortaya tuhaf bir denge çıkıyordu. Bardot burada mitteki tanrıça değildi. Mitin eşiğinde duran genç bir bedendi. Ne olacağı henüz belli olmayan, ama bir şey olacağı kesin olan bir varlık. Sonradan dönüp bakınca, bu dönem bana hep daha insani gelmiştir. Antrparantez, Yeşilçam’da da benzeri bir aks hissederim. Kötü kadın rollerine yansıyan aks… Lale Belkıs, Suzan Avcı gözüme pek bir cüretkâr ve insani gözükür.
Fransız Yeni Dalgası’nın gölgesinde, ona tam olarak ait olmadan, Louis Malle’den Godard’a uzanan bir estetik iklimin ortasında durdu Bardot. Hollywood’un parlak ve disiplinli dünyası ona göre değildi. Avrupa sinemasının sezgisel, kırılgan tarafını seçti. 1960’lı yılların sonunda sinemadan bilinçli bir şekilde çekildi. Bu bir kaçış değildi elbette. Daha çok, kendi hayatının yönetmenliğini eline alma kararıydı. Güçlü bir kırılma anı. O noktada Bardot’nun neyi bıraktığını değil, neyi geri aldığını düşündüm hep.
Mirası iki katmanlı kaldı benim gözümde. Bir yanda estetik olan vardı. Bikiniden politik bir simge çıkaran cesaret; saçın, makyajın, beden dilinin bir ikonografi hâline gelmesi. Diğer yanda ise vicdan. Sinemayı bıraktıktan sonra hayatını neredeyse tamamen hayvan haklarına adaması, göz önünde olmayı reddetmesi, alkıştan uzak durması… Bu sessiz ama ısrarlı duruşu çok şey anlatıyordu. Bardot, şöhretle sorumluluk arasındaki mesafeyi gerçekten kısaltabilmiş ender figürlerden biri oldu.
Onun sinemasında müzik vardı. Açık açık ve hissedilen bir iç ses gibi. Kamera omzunda dolaşırken müzik bel hizasında gezinirdi sanki. Dans etmese bile ritim vardı. Konuşmasa da melodi sürerdi. Özellikle 1960’lar Avrupa sinemasında, Bardot’nun yer aldığı filmlerde müzik dramatik bir yükseltme aracı olmaktan çok, boşlukları dolduran bir nefes gibiydi. Bakışları uzadığında besteler acele etmezdi. Bir sigara yaktığında müzik de durur, nefes alırdı. Notalar, fazla bir şey söylememeyi ondan öğrenmişti sanki.
Bu müzikal dünyanın en belirgin izi ise Serge Gainsbourg’la kurduğu fırtınalı bağda kaldı. Harley Davidson’u dinlediğimizde, sesinin doğrudan bir tavır olduğunu hissetmez miyiz? Özgürlük arzusunun motor gürültüsüne karıştığı bir tavır. Bonnie and Clyde’da vokaller bir diyalog gibi akar. Şarkı neredeyse başlı başına bir film sahnesine dönüşür. Initials B.B.’de Bardot ilham olarak dolaşır müziğin içinde. Je t’aime… moi non plus’un yayımlanmayan ilk kaydında ise, pop müziğin sınırlarını zorlayan o fısıltı vardır. Devrimin ilk nefesi gibi. Bardot müziği keskinleştirdi ve sert kullandı. Şarkı söyleyen, müziği bir jest gibi kullanan bir figürdü.
Godard’ın Le Mépris filminde ise bambaşka bir Bardot’la karşılaşırız. Sinema tarihinin en yanlış anlaşılan ‘güzellik’ temsillerinden biri. Burada müzik romantik değildir; mesafelidir. Bedeniyle karakteri arasındaki kopuş, melodilere siner. Tekrarlayan, inatçı temalar bir iç çözülmenin izini sürer. Müzik açıklanamayanı işaret eder. Bardot’un çözülme hâline notalar tanıklık eder.
Viva Maria! İşte bu film, ağır sessizliğin tam karşısında durur. Müzik kolektiftir. Şarkılar marşlara yaklaşır. Ritim devrim fikriyle yan yana yürür. Bardot’nun kahkahasıyla melodiler arasındaki bağ hep çok net gelmiştir bana; ikisi de kontrolden çıkmaya meyillidir. Bu filmde Bardot doğrudan müziğin içine girer. Sesler yükseldikçe oyunculuğu sadeleşir. E çünkü mesaj açıktır. Özgürlük ritimle anlatılır.
Bardot’nun film müzikleri salonlarda kalmadı. Plaklara, radyolara, reklamlara ve hafızaya sızdı. Onun sesiyle ya da görüntüsüyle ilişkilenen melodiler, 1960’lar Fransası’nda ‘cool’ denilen kelimenin ses karşılığını tanımladı. Bardot müziği süs olarak kullanmadı. Şarkı söylediğinde bile bu bir performans değil, bir tavırdı. Film müzikleriyle pop şarkıları arasındaki sınır, onun varlığında bilinçli olarak bulanıklaştı. Bu yüzden Bardot, soundtrack’in parçası değil, nedeni oldu.
Günümüzde Bardot filmlerini izlerken müzikleri hatırlamamızın nedeni, o melodilerin Bardot’ya dokunmuş olması esasen. Bu temas notalara bir kırılganlık, bir mesafe ve garip bir samimiyet bıraktı.
Brigitte Bardot, benim için ise, bir melodinin ortasında aniden beliren bir yüz gibi kaldı. Müzik bittiğinde bile kaybolmayan bir yüz.
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da yayınlanmış diğer portre yazıları


