To read the interview “From Thrash Metal to the Jazz Scene: Alex Skolnick and His Boundless Journey” in English, please click here.
Türkiye’de çok güçlü bir Yeşilçam sinema kültürü vardır. Yeşilçam aslında Türkiye’nin eski sinema dünyasının ismidir. Bir dönem yüzlerce film üreten, kendi yıldızlarını yaratan, melodramlarıyla hafızalara kazınan dev bir sinema kültürü… Nasıl Hindistan’da Bollywood sadece film değil, başlı başına bir anlatı diliyse, Yeşilçam da bizde biraz öyledir. Hikâyeler çoğu zaman sürreal akar; insanlar bir gecede zengin olur, bir gecede her şeyini kaybeder, bir gecede büyür, yaşlanır ya da saçlarına ak düşer. Duygular gerçek hayatın sınırlarından biraz daha büyük yaşanır.
“Berkeley’de büyümüş bir thrash metal gitaristiyle, Yeşilçam melodramlarının içinde kaybolabilen bir insan aynı duyguyu bambaşka imgelerle hissedebiliyor.”
Ben aslında çocukluğunda çok Yeşilçam izleyen insanlardan değildim. Hatta babam “mantık yürütemezsiniz” diye düşünür, bu tarz filmlerden beni ve kardeşimi uzak tutardı. Yeşilçam filmlerini daha çok 18’li yaşlarımda merak edip izlemeye başlamıştım. Sanırım o melodramatik anlatı dili insanın bilinçaltına bir şekilde yerleşiyor.
Yıllar önce Alex Skolnick hakkında bir makale yazarken, onun on dört yaşındayken saçının önünde bir gecede beliren beyaz tutamı Yeşilçam diliyle anlatmıştım. Sanki hayat ona çok erken yaşta küçük bir imza bırakmış gibi… Sonra Alex bana Twitter üzerinden dönüp şöyle dedi:
“Daha önce beni böyle tarif eden olmadı. Teşekkür ediyorum.”
Sanırım o anda şunu fark ettim: Kültürler arasında görünmez köprüler kurulabiliyor. Berkeley’de büyümüş bir thrash metal gitaristiyle, Yeşilçam melodramlarının içinde kaybolabilen bir insan aynı duyguyu bambaşka imgelerle hissedebiliyor.
Açık konuşmam gerekirse, Alex Skolnick benim uzun yıllardır büyük hayranlık duyduğum bir müzisyen. Ona bayılıyorum. Sadece gitar tekniği yüzünden değil… Bir müzisyen olarak sürekli dönüşebilme cesareti yüzünden. Thrash metal gibi sert kuralları olan bir dünyanın içinden çıkıp, yıllar sonra Miles Davis, John Coltrane ve Bill Evans evrenine bu kadar samimi şekilde yaklaşabilmesi beni hep etkiledi. Çünkü çoğu insan başarı bulduğu yerde kalmak ister. Alex ise kendini tekrar öğrenci yapmayı göze alan insanlardan biri.
Testament ile thrash metal tarihine adını yazdıran Alex Skolnick’i tek bir müzik türüyle açıklamak zaten mümkün değil. Çünkü onun hikâyesi biraz da aidiyetsizliğin hikâyesi. Miles Davis dinleyip John Coltrane keşfederken aynı anda metal riffleri yazabilen; bir gün arena sahnesinde çalıp ertesi gün New York’ta küçük bir caz kulübünde doğaçlamanın içine dalabilen bir müzisyenden söz ediyoruz.Bu röportaj boyunca Alex sadece gitar konuşmuyor. Özgürleşmekten, yeniden öğrenci olmaktan, müzik dünyasındaki görünmez duvarlardan, Ozzy Osbourne’dan, Randy Rhoads’tan, caz doğaçlamasının insanı zihinsel olarak nasıl değiştirdiğinden söz ediyor. Belki de röportajın en etkileyici yanı bu: Alex Skolnick hâlâ müziği keşfedilecek büyük bir alan gibi görüyor.

■
Berkeley gibi akademik ve entelektüel bir çevrede büyümek, müziğe yaklaşımını nasıl etkiledi?
Alex Skolnick: Bu biraz iki taraflı bir durumdu. Bir yandan oldukça ilham verici bir ortamdı. Woodstock dönemi artık geçmişte kalmış olsa bile o ruh hâlâ hissediliyordu. Ergenlik yıllarıma girerken hard rock büyük bir kültürel harekete dönüşüyordu. Pop müzik kadar baskın değildi belki ama Scorpions, Dio ve Ozzy Osbourne gibi isimler artık MTV ikonlarına ve arena yıldızlarına dönüşüyordu.
Bu durum büyük bir yerel grup sahnesi yarattı. Bay Area’daki önemli konser mekânlarının birçoğu Berkeley’deydi ve yükselmekte olan turne grupları da oralardan geçiyordu.
Öte yandan ise popüler kültürden uzak duran, yoğun akademik bir ailenin içinde büyüyordum. Sanatın bir kariyer olarak görülmesine çok sıcak bakılmıyordu.
“Yaş aldıkça ve kendi kendime çalışma sistemimi geliştirirken, Joe Satriani’den öğrendiklerim çok daha anlamlı hale geldi.”
Çocuk yaşta Eddie Van Halen ve Randy Rhoads gibi gitaristlerden etkileniyorsun ama yıllar sonra Wes Montgomery ve John Scofield gibi isimlerin dünyasına da giriyorsun. Bugün dönüp baktığında seni gerçekten “Alex Skolnick” yapan kırılma neydi?
Alex Skolnick: Sanırım bu kırılma 1989’da üçüncü albümümüz Practice What You Preach kaydedilirken yaşandı. O sırada 20 yaşındaydım ve kendimi o yıl ekstra odaklanmış hissediyordum.
Wes Montgomery ve John Scofield gibi isimleri keşfetmeye başlamıştım. Aynı zamanda Al Di Meola, John McLaughlin gibi caz-rock müzisyenlerinin dünyasına daha derin dalıyordum. Onların bana, eski hard rock etkilerimin yanında metal müziğe uygulayabileceğim yeni ilham kaynakları sunduğunu fark ettim.
Bir dönem öğrencisi olmama rağmen Joe Satriani ve Steve Vai çalışmalarını özellikle analiz etmekten kaçındım. Çünkü o dönemde inanılmaz popülerleşiyorlardı ve neredeyse herkes onları taklit etmeye çalışıyordu.
O albüm benim gelişimimi gerçekten yansıtan ilk kayıt oldu ve sonraki albümlerde kendimi daha da zorlamam için bana ilham verdi.

Joe Satriani’den ders aldığın yılları bugün nasıl hatırlıyorsun? O dönem onun öğrencisi olmak nasıldı?
Alex Skolnick: O dönemde Joe Satriani San Francisco Bay Area dışında pek bilinmiyordu. Belki sadece büyüdüğü yer olan Long Island çevresinde tanınıyordu. Bugün çok şey değişti. Hem Joe artık dünyaca ünlü bir isim, hem de elektrik gitar hocalarının ciddi müzisyenler olması artık garipsenmiyor.
Ama o yıllarda piyano, keman ve klasik müzik odaklı enstrümanları öğreten müzisyenler “ciddi müzisyen” olarak görülürdü. Gitar — özellikle rock gitarı — daha çok eğlence odaklı bir şey gibi düşünülüyordu.
Joe’nun farkı ise klasik müzik eğitmenlerine benzer bir disiplin uygulamasıydı. Bu herkes için uygun değildi. Çok yetenekli bazı öğrenciler bile bu kadar ciddi çalışmaya hazır değildi. Ama ben çok genç olmama rağmen buna hazırdım.
Asıl ilginç olan, derslerinin etkisini yıllar sonra daha güçlü hissetmem oldu. Yaş aldıkça ve kendi kendime çalışma sistemimi geliştirirken, Joe’dan öğrendiklerim çok daha anlamlı hale geldi.

Kirk Hammett, Larry LaLonde ve Charlie Hunter gibi isimler Satriani çevresinden çıktı. O dönemin Berkeley atmosferinde özel bir enerji var mıydı?
Alex Skolnick: Gerçekten çok ilginç bir dönemdi. Joe, herkesin ders almak istediği bir hocaya dönüşüyordu. Bekleme listesi sürekli büyüyordu ve öğrencilerinin çoğu gruplara katılmaya başlıyordu. Ben de henüz 15 yaşındayken bir gruba girmiştim.
Zaman zaman Larry LaLonde’a, daha nadiren de Kirk Hammett’e rastlıyordum.
O dönemde tanımadığım ama ilerleyen yıllarda pop ve indie rock dünyasında öne çıkacak başka isimler de vardı. Örneğin Counting Crows ve Third Eye Blind gibi grupların gitaristleri de aynı dönemlerde Satriani’den ders almıştı.
“Yeni jenerasyon müzisyenler farklı tarzlara çok daha açık fikirli yaklaşıyor. Hatta birkaç tanesi bu farklı stillerin hepsinde gerçekten akıcı şekilde çalabiliyor.”
Testament yıllarında bile caz dinlediğin ve farklı armoniler peşinde koştuğun söyleniyor. Kendini thrash metal sahnesine tamamen ait hissediyor muydun?
Alex Skolnick: Thrash metalle güçlü bir bağım vardı çünkü gerçekten büyük bir hayranıydım. Lisede arkadaş grubumla yerel konserlere gitmeyi çok seviyordum. Ama aynı zamanda birçok farklı müzik türüne de açıktım.
Hiçbir zaman bir sahnenin parçası olunca , thrash, punk ya da başka bir şey , diğer müzik ilgi alanlarını saklamak zorundaymışsın gibi düşünmedim.
Bu yüzden thrash metalin müziğini ve yaratıcı tarafını sevsem de, aynı zamanda caz, fusion ve progressive müzik dinleyen insanlarla da yakınlaşıyordum. O dönemde thrash sahnesinde bu ilgileri açıkça paylaşan çok fazla insan yoktu.
Bugün ise durum çok farklı. Yeni jenerasyon müzisyenler farklı tarzlara çok daha açık fikirli yaklaşıyor. Hatta birkaç tanesi bu farklı stillerin hepsinde gerçekten akıcı şekilde çalabiliyor.

Testament’ten ayrılma kararın o dönem birçok insanı şaşırtmıştı. Senin için o süreç daha çok özgürleşme miydi yoksa bir kimlik krizi mi?
Alex Skolnick: Tamamen dürüst olmam gerekirse ikisinden de biraz vardı! (gülüyor)
Müziğin aslında sandığımdan çok daha büyük bir dünya olduğunu fark ettim. Sadece türler açısından değil; ton, enstrümantasyon ve ifade açısından da öyleydi. Örneğin içinde piyano, upright bass, trompet ya da saksafon olan bir grupta çalabilmek istiyordum. Bu, standart bir rock grubunda çalmaktan çok farklı bir beceri gerektiriyor.
Aynı zamanda farklı akustik gitar türlerinde, archtop gitarlarla da rahat çalabilmek istiyordum. Nota yazmayı, üst düzey profesyonel müzisyenlerle aynı dili konuşabilmeyi öğrenmek istiyordum.
Bir yandan da sadece “genç thrash shred gitaristi” kimliğinin dışında kim olduğumu keşfetmek ve lise yıllarından beri içinde yaşadığım müzik sahnesi balonunun dışında hayatı deneyimlemek istiyordum.
“Bir müzik dünyasında çok saygı gören biri olup başka bir dünyada yeniden başlangıç seviyesinde hissetmek büyük bir alçakgönüllülük gerektiriyor.”
New York’a taşınıp yeniden öğrenci olmak sana müzikal ve kişisel olarak ne öğretti?
Alex Skolnick: Bu deneyim gerçekten insanı alçakgönüllü yapıyor.
Okul listesinde ismimi görüp benim gerçekten orada olduğuma inanamayan öğrencilerle karşılaştım. Bir anda kendimi lise yeni bitirmiş ama yaşlarına göre inanılmaz seviyede müzisyenlerin arasında buldum.
Neyse ki herkes bir dahi değildi, bu yüzden hayatta kalabileceğimi düşündüm. Ama önümde çok büyük bir çalışma süreci olduğunu da fark ettim. Sonraki birkaç yılı tamamen öğrenmeye adamaya karar verdim.
Biraz daha büyük yaşta olmamın avantajı da vardı. Okul dışındaki hayatı deneyimlemiştim, bu yüzden klasik öğrenci kaygıları ve dramalarının çoğunun üstündeydim.
Ama sadece New York’ta olmak bile büyük bir uyanıştı. Dünyanın en iyi müzisyenlerinin birçoğu orada yaşıyor ve herhangi bir gece gidip hem ilham verici hem de korkutucu seviyede bir performans izleyebiliyorsunuz.
Bu gerçekten insanı test ediyor. Bir müzik dünyasında çok saygı gören biri olup başka bir dünyada yeniden başlangıç seviyesinde hissetmek büyük bir alçakgönüllülük gerektiriyor.
“Sanırım öğrendiğim en büyük ders, Richie Beirach’ın bir gün tahtaya dev harflerle yazdığı üç kelimeyle özetlenebilir: Expression is everything.”
The New School yıllarında George Garzone, Richie Beirach ve Cecil McBee gibi isimlerden öğrendiğin en büyük ders neydi?
Alex Skolnick: Sanırım öğrendiğim en büyük ders, Richie Beirach’ın bir gün tahtaya dev harflerle yazdığı üç kelimeyle özetlenebilir:
“EXPRESSION IS EVERYTHING!”
“İfade her şeydir!”
Aslında mesele akorlar ve gamlar değil. Evet, bunlar müziği anlamak ve analiz etmek için gerekli araçlar. Ama müziği gerçekten yaratırken sürekli bunları düşünmek gerekmiyor.
Bahsettiğim tüm müzisyenler — tıpkı plaklarda dinlediğim büyük isimler gibi — kendilerini çok doğal ve saf şekilde ifade ediyorlar. Hiçbir şeyi zorlamıyorlar. Bilgiyi öyle bir seviyede içselleştirmiş oluyorlar ki artık zihinsel bir hesaplama gibi hissettirmiyor. Ama bu noktaya ulaşmak zaman alıyor.
Fakat sahnede, stüdyoda, bir jam session’da ya da tek başınayken, en önemli şey sonunda ifade oluyor.
Charlie Banacos ile uzun yıllar çalıştın. Onun müzikal düşünce sistemi sende nasıl bir etki bıraktı?
Alex Skolnick: Charlie Banacos bana hem müzikal fikirleri hem de çalışma disiplinini bambaşka bir açıdan görmeyi öğretti.
Nota gruplarına bakışım değişti. Daha önce hiç düşünmediğim olasılıkları görmeye başladım ve bugün hâlâ bu yaklaşımı kullanıyorum. Triadlar, kromatik geçişler gibi küçük yapı taşlarını birleştirmek… Akor tonları, çevre notalar ve genişletilmiş akor sesleri üzerinden pattern’leri doğrudan akorlarla ilişkilendirmek…
Bütün bunlar, gitar klavyesi üzerinde çok oktavlı bir gamı ezbere dolaşıp “Nereden başlayacağım?” diye düşünmekten tamamen farklı bir yaklaşımdı.
“John Coltrane’nin varlığını hissettim ve sesinin benim için büyük bir etkiye dönüşeceğini hemen anladım.”
Miles Davis, John Coltrane ya da Bill Evans ile ilk derin bağını kurduğun anı hatırlıyor musun?
Alex Skolnick: İlk olarak Miles Davis’in 1980’lerdeki elektrik dönemini keşfettim. O müzikte o dönem ilgimi çeken birçok unsur vardı. Funk, blues, dünya ritimleri ve yoğun elektrik gitar kullanımı. Özellikle John Scofield ve Mike Stern’lü gruplarını çok seviyordum.
Bir noktada bir müzik öğretmeni bana, Scofield ve Stern gibi gitaristlerin yüksek enerjili jazz-rock cümleleri çalmalarına rağmen aslında çok güçlü bir straight-ahead jazz altyapısından geldiklerini anlattı. Bu da beni Miles’ın eski dönem kayıtlarını keşfetmeye yöneltti. Aynı zamanda Wes Montgomery ve Grant Green gibi gitaristlere de dalmaya başladım.
Miles’ın başyapıtı Kind of Blue favori albümlerimden biri oldu. O albümdeki Bill Evans performansı da beni onun solo kayıtlarına ve Jim Hall gibi isimlerle yaptığı çalışmalara götürdü. Live at the Village Vanguard albümü de favorilerim arasına girdi. Bunların hepsi 80’lerin sonlarında oluyordu.
John Coltrane keşfim ise çok daha unutulmazdı. Coltrane’in Live at Birdland albümü CD için mastering aşamasındaydı ve bu işlem, Testament’in üçüncü albümü Practice What You Preach’i kaydettiği stüdyo kompleksinde yapılıyordu.
O odadan gelen sesi asla unutamam. Sanki Coltrane gerçekten içeride, canlı şekilde saksafon çalıyordu. Bu his bana Eddie Van Halen’i ilk kez duyduğum anı hatırlattı. O zamandan beri kimse beni bu kadar etkilememişti.
Onun varlığını hissettim ve sesinin benim için büyük bir etkiye dönüşeceğini hemen anladım.
“Bence iyi doğaçlama yapabilmek için insanın çok dürüst ve çok ifadeci bir zihinsel noktaya ulaşması gerekiyor.”
Caz doğaçlaması sana sadece müzikal değil, zihinsel ya da duygusal olarak da bir özgürlük alanı açtı mı? Doğaçlama yaparken kendini en “gerçek” hissettiğin anlar oluyor mu?
Alex Skolnick: Güzel soru!… Bence iyi doğaçlama yapabilmek için insanın çok dürüst ve çok ifadeci bir zihinsel noktaya ulaşması gerekiyor. Çünkü rock ya da metalde çoğu zaman kaydedilmiş bir soloyu birebir yeniden çalmaya çalışırsınız.
Ama doğaçlamada amaç, o anda sıfırdan anlamlı bir kompozisyon yaratmak. Bu zorlayıcı bir şey ama aynı zamanda inanılmaz keyifli.

Alex Skolnick Trio ilk ortaya çıktığında insanlar projeyi biraz “deneysel bir şaka” gibi gördü mü?
Alex Skolnick: İlk başta insanlarda böyle bir izlenim oluşmuş olabilir. Ama albüm caz basınından ve caz radyolarından beklenmedik ölçüde güçlü bir destek gördü.
Daha önce Pat Boone gibi isimlerin yaptığı “novelty” yani biraz espri ya da konsept odaklı albümler olmuştu. Ama eleştirmenler bizim müziğimizin bambaşka bir yerde durduğunu hemen fark etti.
Radyo istasyonlarında parçalar çaldığında insanlar arayıp bunun kim olduğunu soruyordu. Birçoğu bunun benim projem olduğunu öğrenince şaşırıyordu.
Heavy metal rifflerini bebop diliyle yorumlama fikri ilk nasıl ortaya çıktı?
Alex Skolnick: Bu fikir biraz, çok fazla caz gitar albümünün aynı standart parçaları ve benzer besteleri birbirine yakın şekillerde çalmasından doğdu.
Ben standart caz parçalarını çalarken bazen soloların içine birkaç heavy metal melodisi sıkıştırıyordum. Zamanla bu durum, “Acaba bu şarkılardan birinin tamamını yeniden düzenlemek mümkün olur mu?” fikrini tetikledi.
Caz dünyasını mı yoksa metal dünyasını mı kazanmak daha zordu?
Alex Skolnick: Bence iki dinleyici kitlesini de kazanmak zor.
İnsanlar zaman içinde farklı dönemlerden geçiyor ve bazen bir müzik türüyle diğerinden daha güçlü bağ kuruyorlar. Ayrıca her türün içinde memnun edilmesi oldukça zor olan “saf” dinleyiciler de var.
O yüzden dürüst olmak gerekirse iki dünyanın da kendine göre eşit derecede zorlayıcı olduğunu söyleyebilirim.
Testament’e geri döndüğünde artık çok farklı bir müzisyendin. Cazın içine bu kadar derin girdikten sonra thrash metal çalmak farklı hissettirdi mi?
Alex Skolnick: Testament’e geri döndüğümde birkaç yıldır Trans-Siberian Orchestra ile turneye çıkıyordum ve orada oldukça yoğun metal gitarları çalıyordum. Bu yüzden o noktada metal gitar ile caz gitarı arasında iyi bir denge kurmuş durumdaydım.
Ama kesinlikle gruptan ilk ayrıldığım döneme göre çok daha fazla deneyime sahiptim ve yıllar içinde geliştirdiğim becerilerin geri döndüğümde bana büyük fayda sağladığını hissettim.
“Ozzy Osbourne gerçekten kültürel bir devdi, tamamen benzersiz bir insandı.”
Ozzy Osbourne’un ölümünün ardından sosyal medyada paylaştığın mesaj birçok insanı çok etkiledi. Bir dönem onun için gitar çalmış biri olarak Ozzy senin hayatında nasıl bir yere sahipti? Ve çocukluk kahramanın Randy Rhoads’ın yerini yıllar sonra almak sana ne hissettirdi?
Alex Skolnick: Ozzy Osbourne’un sadece hard rock ve heavy metal dünyası üzerinde değil, genel popüler kültür üzerinde de çok derin bir etkisi olduğunu düşünüyorum. O gerçekten kültürel bir dev ve tamamen benzersiz bir insandı.
Randy Rhoads’ın yerini almak — her ne kadar bu sadece bir haftalık seçmeler, provalar ve Ozzy ile yapılan sürpriz bir konserden ibaret olsa bile — benim hiçbir zaman hafife almadığım bir deneyim oldu.
Gitar sololarında melodik anlatım her zaman teknik gösterişin önünde duruyor gibi hissediliyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?
Alex Skolnick: Teknik gösterişi merkeze alan gitar sololarının eksik olduğunu düşünmüyorum. Bu tarz sololar elbette etkileyici olabiliyor ama bazen genel dinleyiciden çok gitaristlere yönelik çalınıyormuş gibi hissediliyor.
Ben melodiyi öncelik yapmayı ve gerçekten müzikal hissettiren, şarkıyı destekleyen şeyler yaratmayı tercih ediyorum. Elbette zaman zaman biraz teknik gösteriş eklemeyi seviyorum ama bunun hiçbir zaman diğer özelliklerin önüne geçmesini istemiyorum.
“Randy Rhoads hâlâ bana ilham veriyor çünkü o, ne kadar büyük takdir görürse görsün, çalışmayı ve kendini geliştirmeyi asla bırakmayan bir müzisyendi.”
Randy Rhoads hâlâ zihninde mitolojik bir figür mü, yoksa yıllar içinde müziğine daha analitik bakmaya başladın mı?
Alex Skolnick: Randy Rhoads çok genç yaşlarımda üzerimde son derece derin bir müzikal etki bıraktı ve bugün hâlâ onu dinlemekten büyük keyif alıyorum.
Ama çok erken yaşta hayatını kaybettiği için elimizde oldukça sınırlı bir kayıt arşivi var. Daha uzun yaşasaydı müziğinin yıllar içinde çok daha farklı yerlere evrileceğine eminim.
Bugün hâlâ bana ilham veriyor çünkü o, ne kadar büyük takdir görürse görsün, çalışmayı ve kendini geliştirmeyi asla bırakmayan bir müzisyendi.
Rodrigo y Gabriela ile çalışmak ritmik ya da akustik anlamda sana yeni kapılar açtı mı?
Alex Skolnick: Kesinlikle. Rodrigo y Gabriela inanılmaz bir ritim duygusuna sahip. Özellikle Gabriela tek başına adeta komple bir ritim grubu gibi çalıyor.
Onlarla uyum içinde çalmak çok keyifli bir meydan okumaydı. Ayrıca davulcu ya da basçı olmadan dev kalabalıkların önünde gitar çalmak insanı gerçekten çok hızlı geliştiriyor.
“Batıda hakkında çok az şey bildiğimiz coğrafyalardan gelen insanlarla bile aslında düşündüğümüzden çok daha fazla ortak yönümüz var.”
Heavy Metal in Baghdad projesinin içinde yer almak sana müziğin kültürel ve duygusal gücü hakkında ne öğretti?
Alex Skolnick: Acrassicauda üyelerini tanımak inanılmaz bir deneyimdi.
Bu bana şunu gösterdi: Batı’da hakkında çok az şey bildiğimiz coğrafyalardan gelen insanlarla bile aslında düşündüğümüzden çok daha fazla ortak yönümüz var.
Ve bugün hâlâ çok iyi arkadaşız.
Yazarlık da en az gitaristliğin kadar önemli görünüyor. Yazmak senin için terapi mi, düşünme biçimi mi yoksa başka bir yaratıcı dil mi?
Alex Skolnick: Yazmak benim için başka bir ifade biçimi.
Sanki aynı yaratıcı kaynaktan geliyor ama müziğe göre daha az soyut ve daha net ifade edilen bir form gibi hissediyorum.
“Ben de herkes kadar hız ve teknik beceriden keyif alıyorum. Ama mesele aşırı kusursuzluk takıntısına dönüştüğünde problemli hale geliyor.”
Geek to Guitar Hero kitabını yazarken dönüp bakması en zor olan dönem hangisiydi?
Alex Skolnick: Muhtemelen çocukluğum ve erken gençlik yıllarımdı.
Günlük hayatımda çok sık düşündüğüm dönemler değiller ama o yılların anıları ve bıraktığı duygusal etkiler hâlâ içimde bir yerde duruyor.
Bugünün sosyal medya odaklı gitar kültürü hakkında ne düşünüyorsun? Hız ve teknik gösteriş sanki her şeyin önüne geçmiş gibi…
Alex Skolnick: Bu konuda karışık duygularım var.
Bir yandan gitarın hâlâ bu kadar ilgi görmesi ve insanları heyecanlandırması çok güzel. Teknoloji gerçekten birçok kapı açtı. Harika derslere ve müthiş müzisyenlerin performans görüntülerine ulaşabiliyoruz.
Ben de herkes kadar hız ve teknik beceriden keyif alıyorum. Ama mesele aşırı kusursuzluk takıntısına dönüştüğünde problemli hale geliyor.
Kendi adıma konuşursam, önceden kaydedilmiş kusursuz bir altyapı üzerine çalan birini izlemektense, sahnede hatalarıyla ama gerçek duyguyla çalan birini dinlemeyi tercih ederim. Ve bugün ne yazık ki ilkine çok sık rastlıyoruz.
“Açık fikirli müzisyenlerin çevresinde olmayı tercih ediyorum.”
Bugünün caz dünyası gerçekten açık fikirli mi, yoksa hâlâ görünmez sınırlar ve önyargılar taşıyor mu?
Alex Skolnick: Evet, caz dünyasının da kendi içinde birçok farklı kolu var. Tıpkı heavy metal dünyasında olduğu gibi. Ve bu alanların hepsi birbirleriyle çok fazla kesişmiyor.
Bazı yerlerde kabul görmek için caz doğaçlamasının belli kuralları karşılaması gerekiyor gibi hissediyorum. Ama öte yandan neredeyse tamamen sınırsız hissettiren alanlar da var.
John Zorn hemen aklıma geliyor. Aynı şekilde Marc Ribot ve Nels Cline gibi gitaristler de öyle.
Ben böyle açık fikirli müzisyenlerin çevresinde olmayı tercih ediyorum.
Bugün genç bir müzisyen sana gelip “Kendimi tek bir türe ait hissetmiyorum” dese ona ne söylerdin?
Alex Skolnick: Şunu söylerdim:
A) Bu çok güzel bir şey, bunu sahiplen.
B) Yalnız değilsin.
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Röportajlar
■
From Thrash Metal to the Jazz Scene: Alex Skolnick and His Boundless Journey
Known to millions of metal listeners as the legendary guitarist of Testament, Alex Skolnick has actually spent years refusing to live inside a single musical world. Building his own language somewhere between Miles Davis, John Coltrane, Wes Montgomery and Randy Rhoads, Skolnick shares an incredibly sincere story in this interview — from his Berkeley years and studying under Joe Satriani to feelings of belonging within the thrash metal scene and becoming a student again in New York.

There is a very strong Yeşilçam cinema culture in Turkey. Yeşilçam is essentially the name of Turkey’s old cinema world, a massive film culture that, for decades, produced hundreds of movies, created its own stars, and became deeply remembered through its melodramas. Just as Bollywood is not simply cinema in India but almost a storytelling language of its own, Yeşilçam holds a similar place for us. The stories often unfold in surreal ways; people become rich overnight, lose everything overnight, suddenly grow older, or wake up with silver in their hair. Emotions are lived slightly larger than real life itself.
I actually wasn’t someone who grew up watching a lot of Yeşilçam films. My father thought those movies could blur a person’s sense of logic, so he kept my sibling and me away from them. I only became curious about Yeşilçam in my late teens and started watching those films around then. But somehow, that melodramatic language still settles deep into your subconscious.
“Expression is everything.” – Richie Beirach
Years ago, while writing an article about Alex Skolnick, I described the white streak that appeared in the front of his hair overnight when he was fourteen through the lens of Yeşilçam storytelling. As if life had placed a small signature on him at a very early age.
Later, Alex replied to me on Twitter and said: “No one has ever described me that way before. Thank you.”
At that moment, I realized something: invisible bridges can form between cultures. A thrash metal guitarist raised in Berkeley and someone who can lose themselves inside Yeşilçam melodramas can still feel the same emotions through completely different imagery.
To be honest, Alex Skolnick is a musician I’ve admired deeply for many years. I absolutely love him. And not only because of his guitar playing. What has always affected me most is his courage to constantly transform as a musician. Coming from a world with rigid rules like thrash metal and then sincerely immersing himself years later in the universes of Miles Davis, John Coltrane and Bill Evans has always fascinated me. Most people prefer to stay where they’ve already found success. Alex is one of those rare people willing to become a student all over again.
Even though he carved his name into thrash metal history with Testament, it’s impossible to define Alex Skolnick through a single genre. Because his story is also about not fully belonging anywhere. We are talking about a musician who could listen to Miles Davis and discover John Coltrane while simultaneously writing metal riffs; someone who could play arenas one night and disappear into improvisation at a tiny jazz club in New York the next.Throughout this interview, Alex doesn’t only talk about guitar. He talks about freedom, becoming a student again, invisible walls within the music world, Ozzy Osbourne, Randy Rhoads, and how jazz improvisation can reshape a person mentally and emotionally. Perhaps that’s the most striking part of this conversation: Alex Skolnick still sees music not as something completed, but as a vast territory waiting to be discovered.
■
How did growing up in an academic and intellectual environment like Berkeley shape your approach to music?
Alex Skolnick: It was a mixed blessing. On the one hand, it was a very inspiring environment. It still felt like the era of Woodstock, even though that was ancient history by then. And as I entered my teens, hard rock was becoming a huge cultural movement. Even though it didn’t compete with the biggest pop music, you still had groups like Scorpions, Dio and Ozzy Osbourne, who had been active during the ’70s but were now becoming MTV icons and arena artists.
This led to a big local band scene, and several of the top venues in the Bay Area — which also hosted touring groups on their way up — were located right in Berkeley.
On the flipside, I was growing up in a family immersed in intense academia that was quite removed from popular culture and frowned upon the arts as a career.
“I never subscribed to the idea that joining a scene meant pretending not to have other musical interests.”
As a child, you were inspired by guitarists like Eddie Van Halen and Randy Rhoads, but years later you also immersed yourself in the worlds of Wes Montgomery and John Scofield. Looking back today, what was the real turning point that made you “Alex Skolnick”?
Alex Skolnick: I think it was around the time of recording the third album, Practice What You Preach, in 1989. I was 20 and had become extra focused that year.
I was getting into players like Wes Montgomery and John Scofield, but also diving deeper into jazz-rock artists like Al Di Meola, John McLaughlin and others. I found that they gave me new sources of inspiration that I could apply to metal music alongside my earlier hard rock influences.
I avoided studying the playing of Joe Satriani — despite having been one of his students — as well as Steve Vai, because those guys were exploding in popularity and it seemed like every other player was trying to imitate them.
That album seemed to capture my growth and inspired me to push even harder on future albums.
“I wanted to find out who I was outside of being ‘the young thrash shred guitarist.’”
What do you remember most vividly about your years studying with Joe Satriani? What was it like being his student before he became a global guitar icon?
Alex Skolnick: At the time, Joe Satriani was unknown outside of the SF Bay Area (and possibly Long Island, where he had grown up). Things have changed a lot — not only because he is now a household name, but also because it’s no longer unusual for electric guitar teachers to be serious musicians.
At that time, however, musicians who taught piano, violin, and other instruments associated with classical training were considered the “serious” ones. Guitar — especially rock guitar — was viewed as something much more recreational.
Joe had a reputation for applying the kind of discipline normally associated with classical music teachers. It wasn’t for everybody. Some gifted students simply weren’t cut out to take their studies that seriously. But even though I was still very young, I was ready for it.
His lessons had an even bigger impact years later, as I got older and started applying them to my own self-teaching.
“It takes a lot of humility to realize you can be respected in one world and still feel like a newcomer in another.”
Kirk Hammett, Larry LaLonde, and Charlie Hunter all came out of Satriani’s circle. Was there a special creative energy in Berkeley during that period?
Alex Skolnick: It was a really interesting time. As Joe became the teacher everybody wanted to study with, his waiting list kept growing, and many of his students were joining existing bands — as I did myself at just fifteen years old.
I occasionally bumped into Larry LaLonde and, less often, Kirk Hammett once or twice.
There were also others I didn’t know at the time who would later emerge in pop and indie rock bands during the following decade. Guitarists from bands like Counting Crows and Third Eye Blind, for example, had also studied with Satriani around the same time.
“I prefer melody over technical showmanship.”
Even during your Testament years, people say you were already listening to jazz and searching for different harmonic ideas. Did you ever feel completely at home within the thrash metal scene?
Alex Skolnick: I had a strong connection to thrash metal as a fan. I enjoyed going to local shows with a group of friends in high school. But I was also open to many different styles of music.
I never subscribed to the idea that if you joined a scene such as thrash, punk, or anything else, you had to follow strict rules and pretend not to have other musical interests.
So while I loved the music and the creative side of thrash, I was also getting to know people who were into jazz, fusion, and progressive music. At that time, there weren’t many members of the thrash scene who openly shared those interests.
It’s very different today, though. Many younger musicians from later generations are much more open-minded about different styles, and I even know a few who are fluent in several of them.
Your decision to leave Testament surprised a lot of people at the time. For you personally, was that period more about liberation or more about an identity crisis?
Alex Skolnick: If I have to be perfectly honest, it was a little of both! Ha.
I realized there was so much more to music — not just in terms of genre, but also tone, instrumentation, and expression. I wanted to be able to play in a band that had piano, upright bass, trumpet, or saxophone, for example. That requires a very different skill set than playing in a standard rock band format.
I also wanted to become comfortable playing different types of acoustic guitars, archtop guitars, and so forth. I wanted to learn how to write charts and communicate with musicians at the highest professional levels.
At the same time, I wanted to discover who I was outside of being “the young thrash shred guitarist” and experience life outside of the musical bubble I had been living in since high school.
“Jazz improvisation feels freeing because you’re not trying to recreate something note for note.”
What did moving to New York and becoming a student again teach you both musically and personally?
Alex Skolnick: It was very humbling!
I met students who recognized my name on the roster and couldn’t believe I was there. I was suddenly surrounded by young musicians, fresh out of high school, who were absolutely brilliant for their age.
Thankfully, not everyone was a prodigy, so I knew I would survive. But I also realized I had a tremendous amount of work ahead of me, and I decided that the next few years would be devoted entirely to learning.
It also helped that I was a little older and had already experienced life outside of school, so I was less caught up in the typical student angst and drama.
But simply being in New York was a huge wake-up call. Many of the world’s greatest musicians live there, and on any given night you can hear somebody play at a level that is both inspiring and intimidating.
It really tests you. It takes a great deal of humility to realize that you can be highly respected in one musical world while simultaneously feeling like a complete newcomer in another.
“Randy Rhoads never stopped working on his craft, even after becoming recognized.”
During your years at The New School, what was the biggest lesson you learned from musicians like George Garzone, Richie Beirach, and Cecil McBee?
Alex Skolnick: I think the biggest lesson I learned can be summed up in three words that Richie Beirach once wrote on a whiteboard in giant letters:
“EXPRESSION IS EVERYTHING!”
It’s really not about chords and scales. Yes, that material is necessary to better understand and analyze the music, but constantly thinking about it isn’t necessary when actually creating music.
All of the players mentioned — just like the musicians I listened to on records — express themselves very naturally and purely. They are not forcing anything. They’ve absorbed the information to the point where it no longer feels intellectual, and that takes time.
But when you are on stage, in the studio, in a jam session with other musicians, or even alone, expression is ultimately what matters most.
You studied with Charlie Banacos for many years. What was the biggest impact his musical philosophy had on you?
Alex Skolnick: Charlie Banacos offered a very different way of looking at musical ideas as well as practice habits.
I found myself looking at groups of notes and seeing possibilities I had never considered before — ideas I still use to this day. This included combining smaller elements such as triads and chromatic approaches, and relating patterns directly to chords by using chord tones, surrounding notes, and extended chord tones.
It felt completely different from simply looking at a multi-octave scale across the fingerboard and not knowing where to begin.
“I would much rather hear somebody play live and imperfectly than perfectly over a prerecorded track.”
Do you remember the first moment you formed a deep emotional connection with the music of Miles Davis, John Coltrane, or Bill Evans?
Alex Skolnick: I first discovered Miles Davis’s electric music from the 1980s. It contained many of the elements I was drawn to at the time — funk, blues, global rhythms, and intense electric guitar — especially the bands featuring John Scofield and Mike Stern.
At some point, a music teacher explained to me that even though players like Scofield and Stern were performing high-energy jazz-rock lines, they had a very strong foundation in straight-ahead jazz. That led me to explore Miles’s earlier work, along with guitarists such as Wes Montgomery and Grant Green.
Kind of Blue, Miles’s landmark album, became a favorite of mine, and Bill Evans’s playing on that record led me toward his solo albums and collaborations with Jim Hall and others. His album Live at the Village Vanguard also became one of my favorites. All of this happened during the late ’80s.
My discovery of John Coltrane was especially unforgettable. His album Live at Birdland was being mastered for CD in the same recording studio complex where Testament was recording our third album, Practice What You Preach.
I’ll never forget the sound coming from that room — it felt as though Coltrane himself was in there, alive and playing saxophone. It reminded me of hearing Eddie Van Halen for the first time. I hadn’t been that inspired by anyone since then.
I felt his presence immediately and knew his sound would become a major influence on me.
Did jazz improvisation open up not only a musical freedom for you, but also a mental or emotional one? Are there moments during improvisation when you feel most like yourself?
Alex Skolnick: That’s a good question!.. I think that in order to improvise well, a musician has to reach a mental space that is both very honest and very expressive. It certainly feels very freeing because, unlike in rock or metal, you’re not trying to recreate a recorded solo note-for-note.
Instead, the goal is to develop a solo into a meaningful composition in real time, right there on the spot. It’s challenging, but it’s also a lot of fun.
When the Alex Skolnick Trio first started, did some people initially see the project as more of an experimental joke than a serious jazz band?
Alex Skolnick: I’m sure it may have given that impression at first. However, the album received a surprising amount of support from the jazz press and jazz radio.
There had been novelty albums before — such as those by classic singer Pat Boone — but reviewers were quick to point out that our music was something very different.
And when the music was played on radio stations, listeners would often call in asking who the artist was. Many were surprised to find out it was me.
“If you don’t feel like you belong to just one genre: that’s a good thing. Embrace it.”
How did the idea of interpreting heavy metal riffs through a bebop vocabulary first come to you?
Alex Skolnick: The idea came from hearing too many jazz guitar albums playing the same standards and originals in very similar ways.
While performing jazz standards, I had occasionally quoted a few heavy metal melodies inside my solos, and that eventually triggered the idea that a full arrangement built around one of those songs might actually work.
Which world was more difficult to win over, the jazz audience or the metal audience?
Alex Skolnick: I think both audiences are difficult to win over.
They also change over time, as people go through phases where they connect more strongly with one style of music or another. And within every genre, there are purists who can be very difficult to satisfy.
So honestly, I’d say both worlds are challenging in pretty equal ways.
By the time you returned to Testament, you had become a very different musician. Did playing thrash metal feel different after immersing yourself so deeply in jazz?
Alex Skolnick: When I returned to Testament, I had already spent several years touring with Trans-Siberian Orchestra, which involved plenty of aggressive metal guitar playing. So by then, I had found a healthy balance between that style and jazz guitar.
But I definitely had much more experience than when I originally left the band, and I felt that the skills I developed over the years became very useful once I returned.
After the passing of Ozzy Osbourne, you shared a very heartfelt message on social media that deeply moved many people. As someone who once played guitar for Ozzy, what place does he hold in your life and musical journey? And what did it feel like, years later, to step into the role once held by your childhood hero Randy Rhoads?
Alex Skolnick: I think Ozzy Osbourne had a profound impact not only on hard rock and heavy metal musicians and fans, but on popular culture in general. He was a cultural giant and a truly unique human being.
To step into Randy Rhoads’s shoes — even if it was only for a week of auditions, rehearsals, and one unannounced performance with Ozzy — is something I have never taken lightly.
Is Randy Rhoads still an almost mythical figure in your mind, or have you started viewing his music more analytically over the years?
Alex Skolnick: Randy Rhoads was an incredibly profound musical influence on me when I was very young, and I still enjoy listening to him today.
But because he left this world so early, we only have a limited catalog of his playing — and I’m certain his music would have evolved dramatically over the years had he lived longer.
He still inspires me deeply as someone who never stopped working on his craft and constantly pushed himself to improve, even after receiving enormous recognition for his playing.
“It proved to me that we actually have so much in common — even with people who come from regions that many of us in the West understand very little about.”
Your guitar solos have always seemed more focused on melodic storytelling than technical showmanship. Has that always been a conscious artistic choice for you?
Alex Skolnick: I feel there is no shortage of guitar solos where the primary focus is technical showmanship. Those kinds of solos can certainly be impressive, but sometimes they feel as though they are being played more for other guitarists than for listeners in general.
I prefer to make melody the priority and create something that feels musical and supports the song itself. I do enjoy adding a bit of technical flash when appropriate, but never at the expense of those other qualities.
Did working with Rodrigo y Gabriela open new doors for you rhythmically or acoustically?
Alex Skolnick: Absolutely. Rodrigo y Gabriela have an incredible sense of rhythm — especially Gabriela, who sounds like an entire rhythm section on her own.
It was a fun challenge to lock in with them, and playing guitar in front of huge audiences without a drummer or bassist really forces you to improve very quickly.
What did being involved in Heavy Metal in Baghdad teach you about the cultural and emotional power of music?
Alex Skolnick: Getting to know the members of Acrassicauda was an incredible experience.
It proved to me that we actually have so much in common — even with people who come from regions that many of us in the West understand very little about.
To this day, we are still good friends.
Your writing seems almost as important to you as your guitar playing. Is writing a form of therapy, a way of thinking, or simply another creative language for you?
Alex Skolnick: Writing is another form of expression.
It feels like it comes from the same creative well, but in a less abstract and more clearly articulated form.
“I enjoy speed and technical ability as much as anyone else, but it becomes problematic when too much emphasis is placed on perfection — especially over-perfection.”
While writing Geek to Guitar Hero, which part was the most emotionally difficult to revisit?
Alex Skolnick: Probably my childhood and early teenage years.
Those are periods of my life that I don’t think about very often in day-to-day life, but the memories and emotional impact from those years are still there beneath the surface.
What do you think about today’s social-media-driven guitar culture, where speed and technical display often dominate everything else?
Alex Skolnick: I have mixed feelings about it.
On the one hand, it’s great that there is still so much interest in guitar and all of its possibilities. Technology has opened many doors, including access to excellent lessons and footage of incredible players.
I enjoy speed and technical ability as much as anyone else, but it becomes problematic when too much emphasis is placed on perfection — especially over-perfection.
Personally, I would much rather hear someone play live, with imperfections and real emotion, than watch them perform perfectly over a pre-recorded track, which unfortunately happens quite often today.
“I prefer being around musicians with that kind of open-minded spirit.”
Do you think the jazz world is truly open-minded today, or does it still carry invisible boundaries and prejudices of its own?
Alex Skolnick: Yeah, there are many different segments within the jazz world, just as there are many different branches within heavy metal, and not all of them overlap very much.
I think there are certain spaces where jazz improvisation is expected to check a specific number of boxes in order to be accepted. But there are also other spaces that feel almost completely boundary-free.
John Zorn comes to mind, as do guitarists like Marc Ribot and Nels Cline.
I prefer being around musicians with that kind of open-minded spirit.
If a young musician came to you today and said, “I don’t feel like I belong to just one genre,” what would you say to them?
Alex Skolnick: I would tell them:
A) That’s a good thing — embrace it.
B) You are not alone.
■


