Bill Evans, Scott LaFaro ve Paul Motian yalnızca cazı değil, dostluğun ve kırılganlığın sesini, küçük bir sahnesi olan Village Vanguard kulübünde bir pazar gecesi kayda geçirdiler. O gecenin büyüsü sonsuza dek kaldı. On gün sonra ise hayatları, geri dönülmez bir eksilmeyle tamamen değişti.
25 Haziran 1961 günü Village Vanguard’ın dar merdivenlerinden aşağıya inildiğinde insanı sarmalayan bir his vardı. Cazın kalbi burada atıyordu. Mekân küçük ama büyüsü büyüktü. Kırmızı kadife perdeler, köşelerdeki gölgeler, barın üzerindeki cam bardaklardan yansıyan loş ışıklar… Dinleyici kulübün içinde, müzisyenlerin nefesine bir adım mesafedeydi. Böyle bir yerde müzik, salt sahneden değil, masaların arasından da yayılıyordu.

Bill Evans Trio sahneye çıktığında, sıradan bir pazar günüydü. Kayıt cihazları kurulmuştu ve bir şeyler olacak gibiydi. Evans her zamanki gibi sessiz, gözleri yere dönük, içine kapanıktı. Scott LaFaro ise bambaşka bir enerjiyle sahnedeydi. Daha 25 yaşındaydı ve kontrbası öyle bir çalıyordu ki, onu dinleyenler, “gelecek Scotty’nin” diyordu. Paul Motian ise neredeyse görünmez gibiydi; davulun arkasında ama müziğin her nefesine dokunuyordu.
İlk parçayla birlikte büyü başladı: Gloria’s Step. Scott LaFaro bestesi. Albümde dinlediğimiz versiyonda, ne ilginçtir ki, bir yerde elektrik kesilmiş, kayıt aniden durmuştu. Yıllar sonra dinleyenler bu kesintiyle beraber parçanın ruhunu daha da hüzünlü buldular. Gloria’s Step, Evans’ın piyanodan adım adım geri çekildiği, basın melodiyi taşıdığı, caz tarihinin belki de ilk bas merkezli trio açılışı oldu. Dinleyen herkes, basın sadece tempo tutan bir enstrüman olmadığını anladı.
Sonra My Man’s Gone Now geldi. Gershwin’in bu eserini Evans öyle bir yorumladı ki, kulüpte adeta bir ağıt havası esti. Evans’ın akorları uzayıp giderken, LaFaro basla şarkının sözlerini hatırlatıyordu. O sırada henüz kimse bilmiyordu ama bu şarkı çok kısa süre sonra yaşanacak büyük trajedinin gölgesi gibi duyuluyordu. Bill Evans o gün neredeyse sezgisel olarak geri çekilmiş, LaFaro’ya parlaması için alan açmıştı. Belki de içten içe, LaFaro’nun sesini tarihe kazımak istemişti.
Üçlü sahneye ısındıkça daha hafif parçalar geldi. Alice in Wonderland masalsı bir atmosfer yaratıyordu. Evans’ın melodileri, tıpkı bir çocuk kitabı okur gibi naifti. Ama altındaki bas çizgileri ile LaFaro masalsı bir hikaye yaratıyordu. Motian ise fırçalarıyla sanki sahnenin etrafına küçük yağmur damlaları serpiyordu. Bu parçada, Evans’ın piyanodan kurduğu masalı, LaFaro’nun gerçek hayata bağladığı duyuluyordu.
All of You ise trio’nun demokratik ruhunun en somut örneğiydi. Evans bir tema çalıyor, hemen ardından LaFaro kontrpuana giriyor, Motian ise zamanla oynamaya başlıyordu. Parçanın bir yerinde Evans neredeyse liderliği tamamen LaFaro’ya bıraktı. Dinleyenler için bu alışılmadık bir şeydi. Piyano triosunda piyano geri çekilmiş, bas konuşmaya başlamıştı.
Kayıt boyunca Evans hep aynı şeyi yaptı: LaFaro’ya alan açtı. Çünkü onun vizyonu buydu. Bir röportajında “Trio, üç kişinin aynı anda konuşması gibidir” demişti. İşte o gün, bu sözler hayat bulmuştu.
Ve sonra geldi o kısa ama unutulmaz eser: Jade Visions. Yine bir Scott LaFaro bestesi. Albümdeki en kısa parça ama belki de en yoğunu. Sadece birkaç dakika sürüyor, ama dinleyen herkesin kalbine dokunuyordu. Evans albüm yayımlandığında bu parçayı özellikle öne çıkardı, çünkü LaFaro’nun ruhunu anlatıyordu. Bir dinleyici, yıllar sonra, bu parçayı ilk dinlediğinde gözlerinin dolduğunu, çünkü basın içinde saklı bir veda olduğunu hissettiğini anlatmıştı.
O günün sonunda, Evans, LaFaro ve Motian kulisten çıkıp fazla konuşmadılar. Evans zaten sessizdi, LaFaro enerjikti, Motian kendi halinde… Ama aralarındaki bağ sahnede kurulmuştu. Hepsi bir zirveye ulaştıklarını hissetmiş olabilir. Fakat hiçbiri bunun bir son olacağını tahmin etmiyordu.
10 gün sonra, 6 Temmuz sabahı, korkunç haber geldi. Scott LaFaro bir trafik kazasında öldü. 25 yaşında. Evans için bu, sadece bir müzisyeni değil, kendi ruhunun bir parçasını kaybetmekti. Aylarca piyano başına oturamadı. Arkadaşları, onun evinde tek başına, eroinin içinde, sessizlikte kaybolduğunu anlattılar. Paul Motian, yıllar sonra “Scott öldüğünde Bill’in de bir parçası onunla öldü” dedi. Evans yeniden çaldığında, artık eskisi gibi değildi. Daha kırılgan, daha hüzünlü, daha insani bir müzik çıktı ondan.
Evans’ın içine kapanıklığı zaten biliniyordu, ama LaFaro’nun yokluğu bu kapanıklığı neredeyse görünmez bir kafese çevirdi. Bir süre arkadaşlarıyla görüşmeyi bile reddetti; telefonlara çıkmadı, mektuplara cevap vermedi. Günlerini çoğunlukla yalnız geçirdi, piyanoya yaklaşmadan, sessizlikle boğuşarak. Onu tanıyanlar, bu dönemde yüzünde sürekli bir gölge olduğunu söyler. LaFaro’nun sesi kulaklarından hiç gitmiyordu. Piyano başına oturduğunda, basın eksikliği dayanılmaz geliyordu. Her akorun altında bir boşluk hissediyordu.
Uyuşturucu bağımlılığı bu dönemde daha da ağırlaştı. Evans, zaten yıllardır eroine karşı zayıftı. LaFaro’nun ölümüyle bu alışkanlık adeta bir sığınak haline geldi. Çaldığında bile parmaklarında yavaşlık, melodilerinde kırılganlık vardı. Belkide bu kırılganlık bir zayıflık değil, içindeki acının dışa vurumuydu. O dönemden kalan kayıtları dinleyenler, her notada bir yasın, bir kaybın izini görür.
Evans’ın bu travmayı atlatması kolay olmadı. Aylar sonra sahneye döndüğünde, dinleyiciler onun müziğinde bambaşka bir derinlik duydu. Az gösterişli, az teknik ama çok daha insani, çok daha içsel bir müzik… Sanki her tuş vuruşunda LaFaro’ya bir selam, her akorda bir ağıt gizliydi. Evans’ın sonraki yıllarındaki müziği, hep bu kaybın gölgesinde gelişti. Kimi eleştirmenler, “Bill Evans’ın sesi, LaFaro’nun ölümünden sonra daha da kişisel ve kırılgan hale geldi” der.
Sunday at the Village Vanguard albümü esasen yalnız değildi. Aynı gün kaydedilen bir diğer Bill Evans Village Vanguard canlı albümü daha vardı: Waltz for Debby. Aslında Evans’ın genç yeğenine yazdığı bu parça, trio repertuvarının en naif, en lirik eserlerinden biriydi. O gün Vanguard’da çalındığında, kulüpte sanki bir anlığına çocukluk hatıraları canlandı. Evans’ın tuşlarındaki şeffaflık, LaFaro’nun tellerde çizdiği melodilerle birleştiğinde, parça bir vals olmaktan çok, geçmişe özlem duygusuna dönüşüyordu.
LaFaro bu albümde de öne çıkıyordu. Basıyla yalnızca eşlik etmekle kalmıyor, Evans’ın temalarını alıp yeniden biçimlendiriyordu. Özellikle My Foolish Heart ve Detour Ahead yorumlarında, LaFaro’nun notaları Evans’ın armonilerini kucaklıyor, Motian’ın ince dokunuşlarıyla havada asılı kalıyordu. Bu üçlü arasındaki diyalog, cazda trio kavramının yeniden tanımlanması demekti.
Waltz for Debby ve Sunday at the Village Vanguard birlikte, caz tarihinin en eşsiz ikili kayıtları olarak kaldılar. Ne var ki, LaFaro’nun kazasından sonra bu albümler sadece müzik değil, aynı zamanda bir hatıra defteri gibi okunmaya başladı. Dinleyen herkes, o sahnede bir gencin ışıldadığını ve birkaç gün sonra bu ışığın söndüğünü biliyordu. Bu bilgi, parçaların her notasına hüzünlü bir gölge düşürdü.
Evans için bu albümler, hayatının hem zirvesi hem de travmasıydı. Zirvesi, çünkü müzikte hayalini kurduğu özgürlüğe, eşitliğe ve saflığa ulaşmıştı. Travması, çünkü bu özgürlüğün ortağı, ruhunu paylaşan genç basçı artık yoktu. O yüzden Evans sonraki yıllarda bu albümlere geri dönmedi; ama müziği boyunca onların gölgesini taşıdı. Her baladında, her standardında, her kırılgan pasajında, bir yerlerde LaFaro’nun sesi gizliydi.
Böylelikle Vanguard gecesi yalnızca cazın değil, aynı zamanda dostluğun, kaybın ve hatırlamanın da hikâyesi oldu. Dinleyenler için bu kayıtlar, bir daha tekrarlanamayacak bir anın belgesi, Evans içinse kaybolmuş bir dostluğun ölümsüz yankısıydı. Bugün hâlâ o albümü açıp dinlediğimizde, Evans’ın tuşlarında sessiz bir yas, LaFaro’nun tellerinde genç bir özgürlük, Motian’ın vuruşlarında zamanın kırılganlığı duyulur. Herkes kendi hikâyesini anlatır, ama birlikte söyledikleri şey tek bir cümledir: “Birlikteydik, bir anlığına mükemmeldik, ama o an sonsuza dek kayboldu.”

Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Portreler
Waltz For Debby
Sunday at the Village Vanguard
Village Vanguard


