Charles Bukowski’nin kalbinde kilitli tuttuğu mavi kuş, şiirden müziğe, oradan da tenimize sızıyor. Bu yazı, edebiyatın küfrüyle arzunun ritmi arasında dolaşan bir itiraf.
Düpedüz bir kafa kırığı, sokağın kralı Charles Bukowski. Zat-ı muhteremi her okuduğumda, lafların cilasını kazıyıp gerçek yüzünü gösteren, o acımasız dürüstlükle tokatlanmış gibi hissediyorum kendimi. Charles Bukowski ne düşünüyorsa, düşündüğünü suratımıza çarpar. Alkol, kadın, sefalet, küfür… Hiçbir şeyi gizlemez. Lafı dolandırmaz. Kimsenin gönlü kırılır mı diye düşünmez. Öyle bodoslama dalar ki, okuyucu suratına yumruk yemiş gibi kalıverir.
O yüzden onu underground edebiyatın gerçek temsilcisi olarak görüyorum. Sahte vitrinlerde satılan edebiyat güzellemelerinin tam karşısında duruyor gönlümde. Köhne bir barda sabaha kadar içip sabahın köründe tükürüğünü yere bırakan bir adam o! Yazarken süsü püsü, cilayı bir kenara atıyor. Küfrü varsa küfrüyle, kanı varsa kanıyla yazıyor. Ve ben işte buna hastayım. Kendi kalemimde de dönem dönem etkilerini hissediyorum. Kelimeler fazla parlaklaştığında içimden bir ses çıkıyor: “Yahu Mine! Bırak şimdi o oyunları, indir yumruğu” diyor.
Onu her okuduğumda içimde garip bir özgürlük hissi beliriyor. Çünkü Bukowski dobra; lafını esirgemeyen, dünyanın tüm o cilalı yalanlarına karşı en çıplak haliyle konuşan bir adam. Underground edebiyat akımının gerçek temsilcisi olduğuna inanıyorum. Bazen kendi kalemimle yazarken fark ediyorum ki dilim, sertliğiyle ve alttan akan kırılganlığıyla ona evriliyor. Onun gibi sözcükleri sokağın diliyle, çıplak bir gerçeklikle kurmayı seviyorum. Belki bu yüzden Bluebird şiirini ilk okuduğumda içimde bir şeyler koptu. Çünkü o şiirde Bukowski, herkese gösterdiği alaycı ve sert maskeyi indirmiş, kalbinin tam ortasında sakladığı kuşu fısıldamıştı.
Charles Bukowski’nin Bluebird şiiri, onun en çok yankı uyandıran metinlerinden biridir. “There’s a bluebird in my heart that wants to get out” diye başlayan bu şiir, dışarıya sert, alaycı, alkolle, kadınlarla ve öfkeyle çevrili bir yüz gösteren Bukowski’nin içindeki kırılganlığı ve inceliği dile getirir. Hikâyesi de tam burada gizlidir. Bukowski, hayatı boyunca bu mavi kuşu, yani kalbinin içindeki saf, naif, kırılgan duyguları saklamaya çalışmış, ama sonunda bir şiirde ifşa etmiştir.
Bu şiirin kendi sesinden kaydı, Bukowski’nin hırıltılı, yorgun ama tuhaf bir şekilde yumuşak tonuyla birleşince bir metinden fazlasına dönüşür. Bu okuma, yıllar içinde pek çok müzisyene ilham verdi; electronica’dan ambient’e, indie rock’tan post-rock’a kadar farklı türlerde şarkılara sample edildi ya da bestelendi. Çünkü Bukowski’nin sesinde bir tür blues vardı. Yaşanmışlığın, pişmanlığın ve gizlenmiş şefkatin sesi. Onun seslendirmeleri ve özellikle Harry Dean Stanton’ın Bluebird yorumuyla bilinen kayıtlar da bu müzikal akışın ana kaynağı oldu. Stanton’ın yorumu, 2003 tarihli Bukowski: Born Into This belgeseliyle geniş kitlelere ulaştı.
Bukowski çoğu zaman duygularını açık etmekten kaçındı. Şiirlerinde genellikle kadınları, alkolü, kumarı ve sıradan hayatın sert gerçekliğini işledi. Ama Bluebird bir itiraf şiiridir. İçindeki yumuşaklığın, şefkatin, neredeyse çocuksu bir hassasiyetin varlığını kabul eder ama bu kuşu kimseye göstermek istemez. Çünkü gösterirse zayıf görünecektir. Yine de şiir boyunca o kuşu bir kutunun içinde sakladığını söylese de, aslında onu dışarıya fısıldamaktadır. Bu yüzden Bluebird, Bukowski’nin şiirinde nadir görülen bir kırılma anıdır. Kendi mitolojisini yaratan “alçakgönüllü ayyaş” figürünün ardındaki gerçek insana açılan küçük bir penceredir.
Şiiri yazılı olarak okumakla, Bukowski’nin kendi sesinden dinlemek arasında büyük bir fark vardır. Ses kaydında Bukowski, neredeyse konuşur gibi, duraksayarak, kimi yerde hırıltılı nefesler arasında mısraları döker. Bu okumada ses, şiirin kendisi kadar güçlüdür. Mavi kuşun “cik cik” edişi adeta Bukowski’nin boğazındaki çatallaşmada, kelimeleri arasındaki boşlukta hissedilir. Tam da bu yüzden şiir, müzikle buluşturulmaya çok elverişlidir. Bukowski’nin sesi başlı başına bir ritimdir. Tekrarlayan dizeler bir “loop” gibi çalışır, şiir bir enstrüman gibi davranır.
Ve gerçekten de, yıllar içinde pek çok müzisyen Bluebird’ü ismen ya da doğrudan kaydını kullanarak besledi. Örneğin Akira The Don (Meaningwave), Harry Dean Stanton’ın okumasını alıp elektronik/lo-fi bir tabanla birleştirerek “BLUEBIRD (with Charles Bukowski & Harry Dean Stanton)” adlı tekliyi yayımladı. Proje, Bukowski parçalarına adanmış HANK albümüyle de desteklendi. 2024’te yayımlanan bu kayıt, Bukowski’nin sesini yeni nesle DJ setleriyle ulaştırdı.
Titus Andronicus ise A.V. Club’ın Undercover serisinde They Might Be Giants’tan Birdhouse in Your Soul’u çalmadan önce sahnede Bukowski’nin Bluebird kaydını intro olarak çaldı. Punk enerjisinin tam öncesinde Bukowski’nin sesi mekânı sardı; şiir bir anda punk konserinin karanlık gürültüsüne kapı araladı.
Post-rock sahnesinde We All Die! What A Circus! adını taşıyan grup, “Bluebird” adlı parçada şiirin metnini, Harry Dean Stanton’ın bilinen yorumu üzerinden gitar katmanlarının arasına işledi. 2017’de çıkan bu parça, şiirin atmosferik bir müzikle birleşip göğe doğru yükseldiği anlardan biridir.
Country sahnesine gelince, Miranda Lambert ülke listelerinde bir numaraya oturan “Bluebird” şarkısını yazarken Bukowski’den doğrudan ilham aldığını açıkladı. 2020’de tüm dünyaya yayılan bu parça, şiirin Amerika’nın en popüler müzik alanına bile nüfuz edebildiğini kanıtladı.
YouTube’daki SpokenVerse (Tom O’ Bedlam) ise Bluebird’ü dramatik bir yorumla seslendirdi ve arkaya Darren Curtis’in “I Was Always Right Here” adlı müziğini koydu. Bu video, şiirin minimalist bir müzikle nasıl yepyeni bir forma bürünebileceğini gösterdi.
SoundCloud’da Aquaerials, “There’s a Bluebird in My Heart (feat. Charles Bukowski)” başlığıyla şiir kaydını ambient/elektronik bir zeminde döngüledi. Bu versiyonda Bukowski’nin sesi adeta bir trance vokali gibi tekrara bindirildi. Şiir elektronik kulüplerin loş ışıklarına taşındı.
Jonathan Temo Brown, “Bluebird (ft. Charles Bukowski)” adlı parçada Bukowski’nin sesini ambient dokularla birleştirdi. 2016 tarihli bu çalışma, şiirin müzikle nasıl bir ruh hali yaratabileceğini en yalın hâliyle kanıtladı.
Darko Lesoski’nin yaptığı bir başka uyarlama ise şiirin kaydını Jocelyn Pook’un “Son of the Desert” adlı bestesiyle buluşturdu. Yaylılar ve vokallerin üzerine bindirilen Bukowski’nin sesi, şiiri dramatik bir film müziği kıvamına soktu.
Spotify’da ise “2uend3 – Bluebird (feat. Charles Bukowski)” gibi doğrudan Bukowski ismiyle yayımlanan spoken-word parçalar dolaşıyor. Bu, onun sesinin hâlâ güncel müzik platformlarında yaşadığını, yeni nesil kulaklara ulaştığını gösteriyor.
Ve elbette Monika Umba’nın hazırladığı animasyon kısa film… Harry Dean Stanton’ın sesli Bluebird kaydını görsel bir deneyime çevirerek, şiiri sinema, animasyon ve müzikle iç içe bir forma soktu. 2013 yılında yayımlanan bu çalışma, Bluebird’ün edebiyattan çıkıp görsel-işitsel sanata sıçradığı en güçlü örneklerden biri oldu.
Bütün bu örneklerde ortak olan şey, Bukowski’nin sesinin (ya da sesinin imgesinin) ritmik ve duygusal yoğunluğu oldu. Bluebird, şairin kalbinde gizlediği hassasiyetle müziğin taşıdığı tını arasında köprü kurdu. Bir şiir olarak başladığı yolculuğunu bir şarkıya, hatta bir şarkılar zincirine dönüştürdü. Bukowski’nin dünyasında belki tek başına bir mırıldanmaydı ama müzisyenlerin ellerinde bir orkestraya dönüştü.
Ve işte şimdi o mavi kuş, Bukowski’nin kalbinden çıkıp bizim kulaklarımızın içine girdi. Sigara dumanının, viskinin, ter kokusunun arasında bedenimize sokuldu. Sanki bir barda tanıştığın kadınla sabaha karşı tuvaletin kapısını zorlayarak içeri girmek gibi. Şiir de, müzik de öyle bodoslama, öyle utanmazca dokunuyor. Dinledikçe göğsünün ortasında kuş değil, kocaman bir çarpıntı hissediyorsun.
Artık sadece onun değil, bizim de kuşumuz bu. Mavi kuş, Bukowski’nin göğsünden fırladı; müziğe karıştı, tenimize yapıştı, yatak odasının loşluğuna kadar girdi. Mavi kuşun kanatları tıpkı iki çıplak bedenin birbirine vurduğu ritim gibi, gece boyunca inliyor. Bukowski’nin sakladığını söylediği şey, şimdi bizde en açık haliyle açığa çıkıyor.
Belki de işin en çıplak, en dürüst noktası şu. Bluebird’ü dinledikçe, Bukowski’nin kalbinde gizlediği o kuş bizim kasıklarımızda, dudaklarımızda, boynumuzda kanat çırpıyor. Artık edebiyat değil, arzunun ta kendisi.
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da yayınlanmış diğer portre yazıları


