Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Spotify Bluesky
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    • ANA SAYFA
    • YENİ
    • VİTRİN
    • PORTRE
    • GÜNCEL
    • GÖRÜŞ
    • RÖPORTAJ
    • YAZARLAR
    • ENGLISH
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    RÖPORTAJ

    Doğaçlamanın içinde bir karşılaşma alanı: Recep Ordu ve Jen Sessions

    Recep Ordu’nun hikâyesi, dinleyerek, izleyerek, düşe kalka öğrenerek kendi yolunu açan birinin hikâyesi. Jen Sessions ise bu yolun sahnedeki karşılığı gibi duruyor. Prova edilmeden kurulan, risk alan, farklı insanları ve farklı sesleri bir araya getiren canlı bir buluşma alanı.
    Mine GürevinBy Mine Gürevin26 Mart, 2026
    Recep Ordu (Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek)
    Recep Ordu (Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek)

    Recep Ordu’nun hikâyesinde önce dinlemek var. Kulaklıkların içinde büyüyen bir hayal dünyası, Kahta’da sokaklarda, köylerde toprağın içinde, babasının bakkalında geçen çocukluk yılları, müzikle kurulan derin ama uzaktan bir bağ var. Sonra İstanbul geliyor; karmaşasıyla, baştan çıkarıcılığıyla, insanı bir yandan dağıtıp bir yandan da kendine yaklaştıran o büyük şehir haliyle. Ve yıllar içinde, yavaş yavaş, ritimle kurulan daha somut bir temas başlıyor.

    Bugün Jen Sessions adıyla bildiğimiz yapı da biraz bu uzun yolculuğun sonucu gibi görünüyor. Bir gruptan çok bir karşılaşma alanını andırıyor. Farklı kuşaklardan, farklı türlerden, farklı geçmişlerden gelen müzisyenleri aynı sahnede buluşturan bu yapı, doğaçlamayı yalnızca müzikal bir yöntem olarak değil, aynı zamanda bir düşünme ve birlikte var olma biçimi olarak ele alıyor. Recep Ordu ile hem onun müzikle kurduğu kişisel bağı hem de Jen Sessions’ın nasıl canlı, kaotik ve bir o kadar da sahici bir sahneye dönüştüğünü konuştuk.

    ■

    Recep Ordu ve Jen Sessions
    Volkan İncüvez, Muhlis Berberoğlu, Nihal Saruhanlı, Payam Ghasemi, Diler Özer, Ahmet Alan, Gökçe İşler (Fotoğraf: Özgür Elver)

    Mine Gürevin: Müziğin hayatında ciddi bir yer tutmaya başladığı o dönemi merak ediyorum Recep. Seni gerçekten müziğin içine çeken şey neydi?

    Recep Ordu: Ben çocukken elektronik cihazlara karşı aşırı ilgiliydim. Amcamın taşınabilir bir CD çaları vardı, odasında gizlice onu kurcalama merakım bana ilk defa müzik dinleme deneyimi yaşatmıştı. Sonrasında yıllar boyunca harçlıklarımı biriktirip MP3 çalarlar, kulaklık ve hoparlörler alıp yeni müzikler bulmaya çalışarak merakımı gidermeye çalıştım. Neredeyse hiçbir sosyalleşme alanının olmadığı, kocaman bir köy sayılacak ilçede müzik, geçirdiğim sıkıcı zamanlara tahammül etmemin ve hayaller kurmamın en önemli aracıydı. Hiçbir zaman müzisyen olmayı hedeflememiştim, zaten herhangi bir enstrüman öğrenme fırsatım da olmamıştı. Ancak dinlediğim bütün müziklerde vokalleri ben yapıyor, enstrümanları ben çalıyordum. Babamın ben uyumadan önce kulaklığımı alıp attığı zamanlardı. Yenisini alıp hayaller kurmaya devam ettiğim ve yalnızlığımı kalabalığa dönüştürdüğüm zamanlar.

    Onur Nevşehir, Can Ömer Uygan, Karma Whiff, Orlando Cialli, Mustafa İşleyen, İsmail Altunbaş, Demircan Demir, Özge Arslan, Olcay Bozkurt, Gökçe Gürçay, Halef Binici, Ali Eren Yüksel (Fotoğraf: Ali İhsan Yavuz)

    Mine Gürevin: Çocukluk ve gençlik yıllarında seni en çok etkileyen müzisyenler ya da gruplar kimlerdi? Bugün hâlâ onların izini kendi müziğinde hissediyor musun?

    Recep Ordu: Çocukluğumda amcamın dinlediği Ciwan Haco, Kızılırmak, Şivan Perwer, Aram Tigran, Mikaîl & Ahmet Aslan, Erkan Oğur, Metin & Kemal Kahraman, Kardeş Türküler gibi sanatçıların icra ettiği geleneksel müzikler benim de en sevdiğim müzikler olmuştu, çünkü zaten başka türlerin varlığından pek de haberdar değildim. Lise zamanlarımda şehirde bir müzik kafe açıldı. Çevre illerden müzisyenler gelirdi; canlı müziği ilk defa o zamanlar deneyimledim ve Alevi müzisyenlerin deyişleri ile tanıştım. Ancak hâlâ geleneksel Kürtçe ve Zazaca müzikler dışında dinlediğim pek bir şey yoktu. Televizyon ve radyolardan maruz kaldığımız pop ve arabesk müzikleri saymıyorum. Bir gün yaşı benden bayağı büyük olan ve üniversiteden yeni mezun olmuş, şehre yeni gelen Vezir isminde biri ile tanıştım ve çok yakın arkadaş olduk. Uzun yürüyüşler yapar MP3 çalarındaki enstrümantal yabancı müzikleri dinlerdik. Hayal dünyam başka bir boyuta geçmişti. Elektronik müzik ile de böylece tanışmıştım. Yine de hâlâ çok küçük bir müzik havuzunda ne tarz sevdiğimi bilmeden, birkaç tür müzik listesi ile yaşıyordum.

    Olcay Bozkurt, Muaz Ceyhan, Dilan Balkay, Onur Nevşehir, İsmail Altunbaş, Ahmet Alan (Fotoğraf: Ayten Çelik)
    Olcay Bozkurt, Muaz Ceyhan, Dilan Balkay, Onur Nevşehir, İsmail Altunbaş, Ahmet Alan (Fotoğraf: Ayten Çelik)

    Mine Gürevin: Perküsyon senin için nasıl bir ifade alanı oldu? Ritimle kurduğun ilişki biraz içgüdüsel mi yoksa zaman içinde gelişen bir dil mi?

    Recep Ordu: Vezir’in müziklerinin doldurduğu alan daha büyük boşlukların açılmasına sebep oldu ve beni internetten yeni müzikler keşfetme çabasına itti. Bir gün çocukluk arkadaşım Ömer beni büyük bir heyecanla internet kafeye çağırdı ve bir video izletti. Aynur Doğan’ın Morgenland Orkestrası ile çaldığı bir konserdi. Rony Barrak ve Hossein Zahawy’nin darbuka ve erbane sololarını izlemiştim. Sanırım o videoyu üst üste bir kaç defa izlemiştik. Ritim enstrümanlarına olan ilgimi o zaman fark etmiştim ama bu ilgi hâlâ bir enstrüman alıp öğrenmeye yetecek büyüklükte değildi. Ben kulaklıkla dinlerken zaten çalıyor gibi hissediyordum. Bu bile yetiyordu. Yıllar sonra üniversite için geldiğim İstanbul’da, tiyatroya ilgili iken gittiğim bir atölyede, tesadüfen karşılaştığım bir erbane kursunda, nihayet müziğe ve ritme gerçekten temas etmiştim. Yine de bu buluşma pek iç açıcı değildi, çok kötü çalıyordum ve hâlâ müzisyen olacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ders almaya başlamıştım ama karşılıksız bir çaba gibiydi. Ama nihayet müziği kulaklık takarak değil, dokunarak hissetmeye başlamıştım. Köydeki çocukluğumdan şehirdeki gençliğime uzanan zaman, metronomu sürekli değişen bir ritim gibiydi ve bu, karşı koyamadığım bir şekilde çalmaya çalıştığım enstrümanıma yansıyordu. Pek umutlu değildim.

    Egemen Tosunbaş, Ozan Kartal, Tamer Temel, Barış Öztürk, Kamucan Yalçın, Sercan Pamuk, İsmail Altunbaş, Ahmet Alan, Recep Ordu (Fotoğraf: Sercan Bıyıklı)
    Egemen Tosunbaş, Ozan Kartal, Tamer Temel, Barış Öztürk, Kamucan Yalçın, Sercan Pamuk, İsmail Altunbaş, Ahmet Alan, Recep Ordu (Fotoğraf: Sercan Bıyıklı)

    Mine Gürevin: İstanbul gibi çok katmanlı bir şehirde müzisyen olmak sana ne öğretti? Bu şehir müziğini nasıl etkiledi?

    Recep Ordu: İstanbul müziğimi değil, bütün hayatımı etkiledi. İstanbul’a Galatasaray Üniversitesinde okumak için gelmiştim ama müzik, tiyatro, sinema, Taksim’in mekanları ve gece hayatı devamsızlıktan kalıp okuldan atılmama sebep olmuştu. Hangi alanda ne yapacağımı bilmeden her şey ile biraz biraz ilgilenerek yıllar geçirdim. Yıllar sonra, 32 yaşımda müzisyen olmaya karar verdiğimde, soldan sağa doğru uzayıp giden, her dönemi birbirinden farklı, kendime ait bir çağ tablosu gibiydim.

    Recep Ordu, Ahmet Alan (Fotoğraf: Ali İhsan Yavuz)
    Recep Ordu, Ahmet Alan (Fotoğraf: Ali İhsan Yavuz)

    Mine Gürevin: Bir müzisyen olarak kendini en çok hangi müzik geleneklerine yakın hissediyorsun? Caz, deneysel müzik, dünya müzikleri… Bu alanlar senin dünyanda nasıl kesişiyor?

    Recep Ordu: Üniversitenin ilk yıllarında, Taksim Mis sokakta zaman geçirdiğim mekanlarda, jam sessions adı ile yapılan doğaçlama müzik sahneleri ile tanışmıştım. Büyülenmiştim, tür fark etmeksizin her türlü melodik ve ritmik enstrümanın bir arada sohbet edercesine çalınması bende başka bir kapı açmıştı. Caz ve deneysel türde müzikler dinliyor, hiçbir şey anlamıyor ama müziğin matematiği gibi hissettirdiği için merakla çözümlemeye çalışıyordum. Geleneksel melodilerin saksafon ve trompet ile yorumlanmaları bazen kozmik yarı açık bir rüya, bazen kabus gibiydi. Bağlamanın başka bir formu olan çağlamayı gördüğümde ve dinlediğimde, çocukluğumda dinlediğim müziklerden dolayı farkında olmadan çizdiğim sınırları  genişletebileceğimi fark etmiştim: ben de form değiştirebilirdim. Müzik sonsuzdu. Caz, blues, avangart, klasik müzik nedir bilmiyordum ama içimdeki tüm geleneksel müzikler artık bir hikaye diliydi ve dünya müziklerine belli bir standarda bağlı kalmadan ulaşabiliyordum. Çocukluğumdaki müzik dinleme alışkanlığımın aksine artık dinlediğim müzikleri ben çalamıyordum, sahnenin en önünde dans ederek dinliyor anlamaya çalışıyordum.

    İsmail Altunbaş, Ahmet Alan, Recep Ordu (Fotoğraf: Ayten Çelik)
    İsmail Altunbaş, Ahmet Alan, Recep Ordu (Fotoğraf: Ayten Çelik)

    Mine Gürevin: Doğaçlama müzik senin için ne ifade ediyor? Sence doğaçlama bir teknik mi, yoksa daha çok bir düşünme biçimi mi?

    Recep Ordu: Devamsızlıktan dolayı başarısız geçen iki yıldan sonra Galatasaray Üniversitesi’nden atıldım. İstanbul Teknik Üniversitesi’ne geçtim ve üçüncü sınıfa kadar dayanabildim, nihayet okul okumayı bırakmaya karar verdiğimde yaşım 26-27 idi. Hâlâ ne olmak istediğimi bilmiyordum. Sınırlarımı genişleten yeni müzik kültürü müziği bir yere koyamadığım anlamsız bir alan yaratmıştı.

    Üç-dört yıldır erbane çalmaya, ara vererek de olsa, devam ediyordum ama hâlâ çok kötü çalıyordum. Çok geçmeden müziği ve enstrümanı hayatımdan çıkarıp para kazanmak için bambaşka bir alanda tekstil sektöründe çalışmaya başladım. Artık müzik bile dinlemiyordum. Üç dört yıl da böyle geçti ve malum 6 Şubat depremi olunca hayat benim için de durdu. İşi gücü bırakıp Adıyaman’a gitmiştim, şehre girer girmez gidip enkazların arasında yürürken insanların göçük altında kalanları kurtarma çabalarına şahit olmuştum. Günlerce orda vakit geçirdikten sonra hayatımı ailemin ve toplumun beklentilerinin aksine, sonunda başarısız da olacaksam bile, sahip olduğum yetenekler üzerine kurmaya karar verdim. Elimde sadece muhtemelen hâlâ kötü çaldığım erbane ve bir şeyleri organize edebilme marifeti vardı.

    Metehan Erdoğan, Muaz Ceyhan, Olcay Bozkurt (Fotoğraf: Ayten Çelik)
    Metehan Erdoğan, Muaz Ceyhan, Olcay Bozkurt (Fotoğraf: Ayten Çelik)

    Adıyaman’dan İstanbul’a döndüğümde, eskiden içinde olduğum müzikal çevreler ile tekrar temas kurmaya başladım. Şanslıydım, ilk yaptığım şey Olympos’ta bir müzik kampı  organizasyonuna dahil olmak oldu ve kampın son günü Michael League ile markette alışveriş yaparken Arsen Lupen’in sahibi Muarrem Abi karşılaştım. Ayak üstü kasada sıra beklerken ilk defa jam sessions konseptini gördüğüm Arsen Lupen’de program yapmayı teklif ettim ve kabul etti. İstanbul’a döner dönmez jam sessions’lar yapmaya başladık. Hâlâ müzisyen değildim, sadece organize ediyordum ama sahnenin içinde, müzisyenlere kötü çalarak da olsa erbane ile eşlik etmek müziğin kimyasını anlamamı sağladı.

    Diğer yandan bu konserleri organize etmek uzun zamandır tatmak istediğim keyifli zamanları elde etmemi sağlamıştı. Tanıdığım tüm iyi müzisyenleri bazen hoş olmayan ısrarlar ile rahatsız ediyor, cebimden para harcayarak ard arda sahneler yapıyordum. Yıllarca egzersizler yaparak öğrenmeye çalıştığım enstrümanımı bu harika müzisyenler ile sahnede eşlik ederek ama büyük bir anksiyete ile öğrenmeye başladım. Hâlâ armoni veya melodik teori  bilmesem de hangi müzisyenlerin aynı sahnede birlikte doğaçlayabileceklerini hayal edebiliyordum. Artık müziği anlamaya çalışmıyordum, öğreniyordum. Doğaçlama müziğin yarattığı açık alan hem benim hem de kurduğumuz sahnelerin sınırlarını genişletiyordu. Sahnede ağzım açık izlediğim her müzisyenden yeni bir şey görüyordum. Her müzisyenden müziğin özüne dair bir bilgi, her sesçiden sahnenin tekniğine dair ufak bir ayrıntı, her yorum yapan seyirciden performansın nasıl daha iyi olacağına dair bir yeni fikir alıyordum. Sahnelerdeki müzik gibi, kafamdaki müzik anlayışı da doğaçlama olarak kuruluyordu.

    Dilan Balkay, Muaz Ceyhan, Metehan Erdoğan (Mete Kaan Özdilek)
    Dilan Balkay, Muaz Ceyhan, Metehan Erdoğan (Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek)

    Mine Gürevin: Jen Sessions fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı? Bu projeyi başlatmana neden olan o ilk kıvılcım neydi?

    Recep Ordu: Jen Sessions fikri bir anda ortaya çıkmadı. Yıllarca küçük temaslarla da olsa vakit geçirdiğim müzisyenler ve enstrümanımı öğrenirken edindiğim tecrübeler ile birçok müzisyenin sahne bulmakta zorlandığını ve her müzisyenin ya kendi kişisel yolculuğunda ya da gruplarının iç dinamiklerinde belli sınırlar içerisinde yaşadığını gözlemledim. Aslında çok olağan bir disiplin olan doğaçlama müziğin jam sessions formatı ise üniversite yıllarımda içimde bir denklem yaratmıştı. Mekanların ve müzisyenlerin daha az iş yaptığı ölü günlerde bazen eğlenmek bazen günü geçirmek adına yaptığı bu jam sessionslar, benim aslında müzik hakkında çok da bilgim olmamasından dolayı, kendimi ifade edemeyişime bir açık alan gibi gelmişti. Biraz özenle organize edilse bir konser performansına dönüşebileceği üzerine düşünür, o zamanlar erbane dersi aldığım hocama veya müzik yapmak isteyen yakın arkadaşlarıma dillendirirdim. Elimde başka bişey olmadığı için bazı organizasyonel pratikleri tecrübe edince zamanla bunun çok daha önemli bir performansa dönüşeceğini görüp daha fazla emek vermeye başladım.

    Cenk Erdoğan, Fotini Kokkala, Berke Köymen, İsmail Altunbaş (Fotoğraf: Uğur Yartım)
    Cenk Erdoğan, Fotini Kokkala, Berke Köymen, İsmail Altunbaş (Fotoğraf: Uğur Yartım)

    Babylon’da yaklaşık yirmi müzisyen ile bir sahne yapınca artık bunun bir olağan jam sessions değil kendi başına bir performans olduğunu fark ettim ve sahneleri jam sessions’ın açık sahne konseptinden farklı olarak sadece önceden kurgulanmış sanatçılar ile yapılması gerektiğine karar verdim. İlk zamanlar başka sahne isimleri ile, birlikte çalıştığım farklı müzisyenler vardı, süreç boyunca fikirlerim ve kafamdaki konsepti var etmek için uğraşırken gösterdiğim davranış biçimleri yavaş yavaş yol ayrımlarına dönüştü. Nihayetinde ilk defa, yapmak istediğim türde sahneyi Beyoğlu Caz Festivali’inin kapanış konseri olarak yaptık. Sonrasında Jen Sessions adıyla başlamış oldum. Yani bir süre şu haline gelmesi için biraz denemeler yapmış oldum.

    Mine Gürevin: Jen Sessions’ı bir “grup”tan ziyade bir “müzikal buluşma alanı” gibi görmek mümkün. Sen bu oluşumu nasıl tanımlıyorsun?

    Recep Ordu: Evet Jen Sessions bir buluşma alanı. Benimle birlikte sahneyi kafamdaki haliyle kurmamı sağlayan bir ekibimiz var. Her ne kadar mümkün olduğunca farklı müzisyenler ile kurgulasak da sahnede house band diyebileceğimiz üç kişi var. Ben, Ahmet Alan ve İsmail Altunbaş. Aynı zamanda ikisi de benim hocam olur. İsmail’den ritim ve darbuka; Ahmet’ten müzik armonisi ve perküsyon öğreniyorum ve en verimli dersleri sahnede yapıyoruz. Ahmet aynı zamanda sahneleri kurgularken hangi müzisyenleri davet edebileceğimiz konusunda benimle çalışıyor ve aynı zamanda sahne arkasında ses tekniği kısmında da tasarımı sağlıyor.

    Özge Arslan, Dilan Balkay, Onur Nevşehir, Muaz Ceyhan, İsmail Tunçbilek, İsmail Altunbaş (Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek)
    Özge Arslan, Dilan Balkay, Onur Nevşehir, Muaz Ceyhan, İsmail Tunçbilek, İsmail Altunbaş (Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek)

    Sahne dışında organizasyon için çalışan çok fazla insan var. En başta kardeşim Esat, yeri geliyor koşarak gitar için pil almaya gidiyor yeri geliyor bir müzisyenin çantasını taşımaya yardım ediyor ve yeri geliyor bilet satışımız düşükse sosyal bir ağ yaratıp seyirci sayısını arttırmak için çalışıyor. Prodüksiyon için Fahreddin Yasen uzun zamandır hem çekim hem kurgu yaparak sosyal medya için çalışıyor.

    Müsaitliklerine göre ara ara destek olan Ayten Çelik, Ali İhsan Yavuz, Dilan Üksül, Oğulcan İnan, Çağda Badem, Begüm Ormancı ve daha birçok kişi bizimle birlikte çalışıyor. Simurg ve Edibe Üner hem stüdyomuzda hem de konserlerde perke arkasında ekip arkadaşlarımız olarak destek sağlıyorlar.

    Aslında sahnedeki kalabalık müzisyen ekibi kadar sahne dışında müziğin temelini sağlayan, bir çok emek veren insan var ve bu insanların en büyük motivasyonu doğaçlama müzik ile tanıştıktan sonra duydukları ilgi. Bu kaotik, neler olacağı belirsiz sahne herkesi çok heyecanlandırıyor ve bir parçası olmak istiyorlar. Evet Jen Sessions bir gruptan ziyade sahnenin önü ve arkası dahil olmak üzere büyük bir buluşma.

    Mustafa İpekçioğlu, Özlem Kaya, Dilan Balkay, Deniz Tekin, Alptuğ Çavuş, Emin Gök, Halef Binici, İsmail Altunbaş, Ahmet Alan, Recep Ordu (Fotoğraf: Ayten Çelik)
    Mustafa İpekçioğlu, Özlem Kaya, Dilan Balkay, Deniz Tekin, Alptuğ Çavuş, Emin Gök, Halef Binici, İsmail Altunbaş, Ahmet Alan, Recep Ordu (Fotoğraf: Ayten Çelik)

    Mine Gürevin: Farklı türlerden ve farklı ülkelerden müzisyenleri aynı sahnede buluşturma fikri nereden geliyor? Bu çeşitlilik müziği nasıl dönüştürüyor?

    Recep Ordu: Ben hayatımın değişen dönemlerinde farklı kültürden insanlarla yakınlık sağladım. En önemlisi ülkemizin doğusunda çocukluğumu geçirip sonra gençliğimi batıda yaşamaya başladım. Deneyimlediğim işler de toplumumuzun her kesiminden insanını gözlemleme fırsatı verdi. Her dönem hangi sosyal topluluk içerisinde olursam olayım bir şekilde bazı eylem gerektiren durumları organize etme yatkınlığı ve deneyimi ile yaşadım. Bütün bu ne yapacağımı bilmediğim sosyal birikim ve bir şeyleri organize etme isteği kurguladığım sahneye yansıdı. İnsanları bir araya getirmek ve bu çabadan takdir almak benim motivasyonum oldu. Bazen yıllardır arkadaş olan ve ‘bir ara görüşelim çalalım’ diyip bir türlü bir araya gelemeyen eski dostlar Jen Sessions’da denk geliyor bazen ise sosyal medyadan birbirlerini takip edip birlikte bir şeyler yapmak isteyen insanlar konserde tanışıyor ve sahne öncesi kuliste bu manidar karşılaşmalar hemen sonra sahneye taşınıyor ve sonuç olarak sohbet edercesine bir müzik ortaya çıkıyor.

    Recep Ordu, Özge Arslan (Ayten Çelik)
    Recep Ordu, Özge Arslan (Fotoğraf: Ayten Çelik)

    Mine Gürevin: Jen Sessions sahnelerinde genellikle önceden prova yapılmıyor. Bu riskli gibi görünen yaklaşım sana göre müziğe nasıl bir özgürlük sağlıyor?

    Recep Ordu: Jen Sessions hiçbir zaman prova almıyor. İlk duyulduğunda hem seyirci hem müzisyen tarafından riskliden daha öte bazen imkansız gibi gözükebiliyor. Özellikle provadan da öte hiçbir şey planlamamak ve set boyunca sahnede olmak durumu bazen ciddi bir kaygıya sebep olabiliyor. Ama bizim sahnemizin bir denklemi var, önce perküsyon başlar sonra bas eklenir, sonra davul, sonra bir renk saz veya melodik, sonra uygunluğa göre diğerleri. Her çıkan sanatçı aslında provaya ya da belli bir plana bağlı kalmadığı için çok büyük bir özgürlük alanına sahip ve ilk yaptığı şey evde eline sazını alınca içinden geldiği gibi bir şeyler çalmak gibi, aklına ilk geleni ve en iyi yaptığı şeyi yapıyor. Bu eklenerek çoğalma durumu bir akışa dönüşüyor ve tüm kaygılar yok oluyor. Artık herkesin sahnede olduğu ilk kısım inanılmaz bir coşkuya yaratıyor ve sonrası nasıl geçtiğini anlamadığımız bir zaman…

    Can Ömer Uygan, Salih Korkut Peker, Özer Ateş, Ahmet Alan, Recep Ordu (Çağla Badem)
    Can Ömer Uygan, Salih Korkut Peker, Özer Ateş, Ahmet Alan, Recep Ordu (Fotoğraf: Çağla Badem)

    Mine Gürevin: Sahnede hiç planlanmamış bir anda ortaya çıkan ve seni gerçekten şaşırtan bir an oldu mu? Unutamadığın bir performans anısı var mı?

    Recep Ordu: Her sahne çok özel geçiyor. Her seferinde ilk defa yapmışız gibi şaşırıyorum çünkü bu, farklı kişilerle aynı oyunu defalarca oynamak gibi bir şey ama her farklı bir kişi oyuna tahmin edemeyeceğimiz yeni bir bölüm açıyor. Bir Blind konseri esnasında Murat Ertel ile bir yanlış anlaşılmadan dolayı birbirimize kızmıştık ve Murat Abi sahneden inip kulise geçmişti. Kuliste birbirimizi anlamaya çalışıyor ve konseri hiç bozmadan devam ettirmek için çabalıyordum. Nihayetinde her şeyi yoluna koyduğumuzda Murat Abi kablosuz çalışan sazı elinde, arkasına erbane çalan insanları sıralayıp mekanda gezerek çalmıştı. Sınırların olmadığı bir sahne olmuştu.

    Murat Ertel (Fotoğraf: Batınay Ünsür)
    Murat Ertel (Fotoğraf: Batınay Ünsür)

    Mine Gürevin: Jen Sessions sahnelerinde genç müzisyenlere özellikle yer vermeye çalıştığını görüyoruz. Bu yaklaşım senin için neden önemli?

    Recep Ordu: Yaşadığımız ülkede çok kültürlü olmanın etkisiyle sanırım genç ve yenilikçi müzisyenlerin sayısı gittikçe artıyor ama marifetlerini gösterecek alan bulmakta epey zorlanıyorlar. Ben aslında yaşa pek bakmıyorum. Konseptimize uyan her müzisyene ulaşmaya çalışıyorum ama sayıca daha fazla oldukları için sanırım ortaya böyle bir sonuç çıkıyor. Ayrıca genç müzisyenleri daha tecrübeli ve yaşça büyük müzisyenlerle buluşturmak, kuşaklar arası bir müzikal deneyimi yaşamak ve yaşatmak en önem verdiğim kısım olsa gerek. Müzik başladığında sahnede hepimiz aynı yaşta hissediyoruz.

    Recep Ordu, Ahmet Alan (Fotoğraf: Ali İhsan Yavuz)
    Recep Ordu, Ahmet Alan (Fotoğraf: Ali İhsan Yavuz)

    Mine Gürevin: İstanbul’daki doğaçlama ve jam sahnesini nasıl görüyorsun? Son yıllarda bu alanda bir hareketlilik olduğunu düşünüyor musun?

    Recep Ordu: Jam Sessions sanırım her ülkede küçük farklılıkları olan, olağan bir buluşma ama daha düzenli önceden kurgulanmış türde pek yapılmıyor. Çok eskilerde nasıldı bilmiyorum ama benim İstanbul’da gözlemleme fırsatı bulduğum on yılda insanların daha fazla ilgi duyduğu ve yaptığı bir etkinlik oluyor. Umarım küçük bir parça da olsa Jen Sessions’ın payı vardır.

    Mine Gürevin: Doğaçlama müzikte “dinlemek” kavramı çok konuşulur. Sen sahnede diğer müzisyenleri nasıl dinliyorsun? O anki iletişim nasıl kuruluyor?

    Recep Ordu: Ben her sanatçıyı gözlemliyorum. Özellikle yaşça büyük tecrübeli sanatçıların akışa nasıl dahil olduklarına bakıyorum. Sahneyi deneyimledikçe dinleme halim de başka bir yetiye dönüşüyor. Sahne boyunca durmadan çalmak isteyen sanatçıların performansa etkilerini gördükçe çalım biçimim sadeleşmeye başladı ve performansı gerçekten takip edip müzikal olarak doğru yerde girme marifetini gösteren sanatçıları ayırt ettikçe, kendimi konumlandırdığım yer de artık bir çalmak değil dinlemek olmaya başladı. Dinlemek, herkes için tarifi farklı olsa gerek. İki kişi satranç oynarken hamleleri en iyi gören, izleyen kişi olur genelde. Çünkü o her iki oyuncunun da yerine koyabilir kendini.

    (Fotoğraf: Ayten Çelik)
    (Fotoğraf: Ayten Çelik)

    Öte yandan gerçekten profesyonel bir oyuncu tahtayı tersten hayal edebilir ve kendini rakibinin yerine de koyabilir  ve buna göre hamle yapar. Yani bir bakıma aynı zamanda oyunu izleyebiliyordur. Müzikte de biraz öyle olsa gerek. Sahne içinde çalarken izleyici gibi davranıp dinlemek ve diğer müzisyenlerin ne zaman ne çalacağını hissedebilmek için izlemek, yani gerçekten dinlemek gerekir ki kendisinin ne zaman çalması gerektiğini bilebilsin. Yani aslında dinlemek duymak istediğini çalmak oluyor bu haliyle.

    Mine Gürevin: Jen Sessions konserleri aslında bir tür müzikal hikâye gibi ilerliyor. Sen konser akışını nasıl düşünüyorsun? Bir dramaturji var mı?

    Recep Ordu: Bahsettiğim gibi sahnenin perküsyon ile başlama ve eklenerek çoğalma konsepti var. Her seferinde değişen sanatçılara göre benim de akış sıralamasını değiştirmem gerekiyor. Herkesi enstrüman ve performans türüne göre sahneye aldıktan sonra bir süre tüm müzisyenlerin sahnede tanışması başlıyor. Solo çalımlar ve ritmik tavırlar nasıl bir türde çalacağımızı az çok gösteriyor. Temelde sahnenin bir renk saz ile başlaması, sonra diğer sanatçıların eklenmesi ile belli bir melodik yapı oluşması, solo performansların geçişleri ve son olarak tüm müzisyenlerin katılımıyla tematik bir coşku oluşması konsepti oluşturuyor.

    Recep Ordu, Ahmet Alan (Fotoğraf: Ayten Çelik)
    Recep Ordu, Ahmet Alan (Fotoğraf: Ayten Çelik)

    Mine Gürevin: Farklı kültürlerden gelen müzisyenlerin birlikte çaldığı bir sahnede, müzik gerçekten evrensel bir dil hâline geliyor mu?

    Recep Ordu: Hangi türde ve hangi dilde müzik dinleyicisi olursa olsun konseri izledikten çok yakın hissettirdiğini söylüyor. Belli bir türe bağlı olmamak alanımızı genişletiyor ve evet ortaya evrensel bir müzik çıkıyor.

    Recep Ordu, Ahmet Alan, İsmail Altunbaş (Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek)
    Recep Ordu, Ahmet Alan, İsmail Altunbaş (Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek)

    Mine Gürevin: Bugüne kadar Jen Sessions sahnesinde birlikte çaldığın müzisyenler arasında seni özellikle etkileyen isimler oldu mu?

    Recep Ordu: Biz şimdiye kadar yaklaşık yüz farklı müzisyen ile bu sahneleri gerçekleştirdik. Her birinin ayrı bir etkisi oldu. Bazı müzisyenler ile öyle güzel anlaştık ki bir kaç defa üst üste tekrar sahnede buluştuk. Beni etkileyen çok fazla müzisyen oldu ve olmaya devam ediyor. Özellikle birini söylemem gerekirse Murat Ertel diyebilirim. Çünkü gerçekten yaşına ve tecrübelerine rağmen hiç bir şekilde üşenmeden, maddi karşılık beklemeden, yorulmadan, sıkılmadan, hiçbir talepte bulunmadan ve ilk defa sahneye çıkar gibi her seferinde rengarenk stiliyle sahnelerimizde ve projelerimizde bulundu. Müzikal anlamda katkıları bir yana hayat enerjisi ve renkli kişiliği bizi sanatçı olmaya bir adım daha yakın hissettirdi. Kendisiyle beraber birçok başka müzisyenin de sahnelerimize konuk olmasına vesile oldu. Bu projeye konuk olan bütün müzisyenler ayrı ayrı saygı duyduğum kişiler. Özellikle bazılarının, kendileri farkında olmasa da ayrıca büyük katkıları oldu bu yüzden isimlerini yazarak teşekkür etmek istiyorum.

    Ali Emre Algır, Atakan Kotiloğlu, Barış Öztürk, Berke Köymen, Buse Durak, Bora Çifterler, Can Ömer Uygan, Cenk Erdoğan, Dilan Balkay, Faruk Çalışkan, Gökçe Gürçay, Hakan Gürbüz, Mehmet Denizci, Metehan Erdoğan, Monika Bulanda, Muaz Ceyhan, Münir Gür, Nihal Saruhanlı, Olcay Bozkurt, Onur Nevşehir, Ozan Kartal, Özer Ateş, Özge Arslan, Salih Korkut Peker, Volkan İncüvez, Yüce Akın. Kısa sürede yazdığım için ismini yazmayı unuttuğum varsa affolsun 🙂

    İsmail Altunbaş, Ahmet Alan (Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek)
    İsmail Altunbaş, Ahmet Alan (Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek)

    Mine Gürevin: Jen Sessions’ın geleceği için hayallerin neler? Bu projeyi başka şehirlerde ya da ülkelerde de görmek ister misin?

    Recep Ordu: Evet mümkün olduğunca başka şehirlerde ve ülkelerde de yapmak istiyorum. Şu an İzmir’de ve Ankara’da da yapıyoruz. Ordaki lokal müzisyenler ile buluşuyoruz. Belli başlı teknik konuları halledebilirsek 2027 yılında Avrupa’da ordaki lokal müzisyenler ile bir araya gelerek konserler yapmayı hedefliyoruz. Sanırım en çok istediğim şey en azından kendi ülkemizde bu konserleri ücretsiz yapabilmek. Bir koca yürekli sponsor bulabilirsek en azından öğrenciler ve bar, restaurant, konser salonları gibi mekanlarda çalışanlar için ücretsiz olmasını çok istiyorum.

    Ezgi Sevgi Can, Dilan Balkay, Salih Korkut Peker, Recep Ordu (Fotoğraf: Ayten Çelik)
    Ezgi Sevgi Can, Dilan Balkay, Salih Korkut Peker, Recep Ordu (Fotoğraf: Ayten Çelik)

    Mine Gürevin: Son olarak… Doğaçlama müzikle yeni tanışan bir dinleyiciye Jen Sessions’ı nasıl anlatırsın? Onları bu sahneye çekecek şey sence ne?

    Recep Ordu: Jen Sessions müzikle ilişkisi hangi türde ve sıklıkta olursa olsun herkesin izleyince kendini içinde bulacağı bir sohbet alanı. Biz sahnede prova yapmadan ve ne çalacağımızı konuşmadan buluştuğumuz  seyirci ile temas halinde çalıyoruz. İzleyenlerin sadece izlemeyi değil aynı zamanda bizimle o anı yaşamayı deneyimlemesi aramızdaki sınırları ortadan kaldırıyor. Bunun yanında Jen Sessions bir karşılaşmalar alanı, müzisyenler bir araya geldikçe ve tanıştıkça kendi projeleri için yeni müzisyenlere erişmiş oluyor. Son olarak Jen Music bizim çatımız. Burda Electro Sessions, Deng Beat Rhythm Fusion, RO Ensemble gibi farklı projelerimiz de var. Tanıştıkça ve bir araya geldikçe çoğalıyoruz. Tüm bu üretimlerimizi ise Jen Studio Lab’da pratik edip geliştirmeye çalışıyoruz. Her şeyi daha çok insana ulaşıp büyümek için yapıyoruz.

    Ahmet Alan, Recep Ordu, Olcay Bozkurt (Fotoğraf: Ali İhsan Yavuz)
    Ahmet Alan, Recep Ordu, Olcay Bozkurt (Fotoğraf: Ali İhsan Yavuz)

    ■

    Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
    Dark Blue Notes’da Röportajlar
    Jen Sessions
    Recep Ordu

    260327 Jen Sessions Recep Ordu TR
    Share. Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Telegram Email Bluesky Copy Link
    Previous ArticleYükselenler: Stella Gustin Sings
    Next Article Bob Dylan ve Joan Baez: Diamonds And Rust
    Mine Gürevin

      Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

      Related Posts

      Sahnenin hafızasını taşıyan bas: Nezih Yeşilnil

      4 Haziran, 2026

      Emre Topak ile müziğin geleceği

      4 Haziran, 2026

      Thrash metalden caz sahnesine: Alex Skolnick ve sınır tanımayan hikâyesi

      28 Mayıs, 2026
      Yazarlar
      Kimiz?

      Dark Blue Notes müziği sevenlerin, sevdiklerini neden sevdiğini anlama çabasından doğan bir oluşum. DBN, müziği yaşamlarının dekoratif bir deseni değil, aksine, yolculuklarının yoldaşı olarak görenlerin; tür farkı gözetmeksizin iyi müziğin peşinde olanların; aktüel olandan kopmadan kalıcı olanı arayanların dergisi.

      DBN, müzikle ciddi olarak ilgilenenlere özgün içerik sunmayı, bu yolla benzer bakışa sahip insanların arasındaki iletişimi arttırmayı hedefliyor. Sayfaları, sıfatları ne olursa olsun fikri olanlara, bunu paylaşmayı isteyenlere açık.

      Her türlü eleştiriniz, öneriniz ve katkılarınız için bize [email protected] adresinden erişebilirsiniz ve eğer destek olmak isterseniz bunu Patreon aracılığıyla yapabilirsiniz.

      İçeriklerden makul miktar alıntı yapabilirsiniz ama lütfen kaynağına bağlantı koyma (hatta DBN’e haber verme) nezaketini gösteriniz.

      Yazıların telifi yazanlara aittir.

      Yayın Kurulu: Burak Sülünbaz, Bülent Seyitdanlıoğlu, Mine Gürevin, Murat Küpeli, Turgay Yalçın.

      Yayın Yönetmeni: Turgay Yalçın.

      Reklam: [email protected]

      Copyright © 2026 Dark Blue Notes. All rights reserved. Powered by MOBCODES.

      Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

      Dark Blue Notes’da yayımlanan içeriklere doğrudan erişmek için Whatsapp Kanalımıza abone olun!

      Kanalı Görüntüle