Levon Bağış, bir kadehte hayatın ritmini, bir şarkıda toprağın kokusunu buluyor. Onunla konuşmak, kadeh kaldırmadan bile insanın içini ısıtan bir ritüel gibi. Cümleleri, iyi yıllanmış bir şarap gibi akıyor. Önce sessiz bir derinlik, sonra içten bir gülümseme bırakıyor ardında. Şarap başlı başına üzümün hikâyesi değil; toprağın, insanın, hatıraların da sesi. Müzik de öyle… İkisinde de ortak olan, belkide zaman bileşeni. Saatleri yavaşlatmak; anı saklamak, hafızaya kazımak.
Bu söyleşi, esasen Levon’un “oburca yaşamak” dediği halin bir özeti. Oburluk, onun sözlüğünde yemek-içmekten ibaret değil. Güzel olana duyulan iştah, iyi bir melodiyi, doğru pişmiş bir yemeği, doğru kurulmuş bir cümleyi fark edebilme kabiliyeti. Levon, bu hayatta iyi olan ne varsa ona zarif bir tutkuyla yaklaşıyor. Bir Fado’nun kederinde, bir Boğazkere’nin tanenli gövdesinde, ya da bir rebetiko ezgisinin kıvraklığında.

Mine Gürevin: Levon, seninle şarap ve müziği bir arada konuşmak çok keyifli. Dark Blue Notes bir müzik dergisi olduğu için önce şunu sormak istiyorum. Hayatındaki zevklere odaklandığında, damak hafızan mı, yoksa ses hafızan mı öne çıkıyor? Yaşamında iz bırakan tatlar mı var, yoksa şarkılar mı?
Levon Bağış: Yanlış hatırlamıyorsam Neil Armstrong’a sormuşlar; “Ne tür müzik seversin?” diye. O da “İyi müzik severim.” demiş. Aslında bu cevap, benim şaraba, yemeğe ve müziğe bakışımı da anlatıyor. İyi, daha doğrusu hafızada iz bırakacak her şeyi seviyorum. Agos’taki köşemin adı “Obur.” Obur derken sadece çok yemek-içmekten bahsetmiyorum; her güzel şeye karşı bir oburluğum var. O nedenle bazen tatlar, bazen şarkılar öne çıkıyor.
Mine Gürevin: Çocukluğunda evin mutfağında duyduğun kokularla, arka planda çalan müzikler birleşince aklında kalan sahne hangisi? Bir evin atmosferini belirleyen şey çoğu zaman o mutfaktan gelen kokularla salondan yükselen melodiler değil midir?
Levon Bağış: Böyle sorunca vereceğim cevap komik gelebilir ama mamamın mutfağı dediğinde belirli bir müzik gelmiyor aklıma; ama Polis Radyosu geliyor. FM bandından yayın yapan ve özel radyoların olmadığı zamanlarda büyümüş olanların hatırlayacağı bir ayrıntı galiba. Mamamın radyosu, ilk aklıma gelen arka plan galiba…

Mine Gürevin: Meyhane masası deyince… Senin için fonda çalması gereken şarkı hangisi olur? Masada meze var, kadehler dolmuş, sohbet koyulaşmış; o anı tamamlayan tek bir ezgi olsa, hangisini seçerdin?
Levon Bağış: Ben meyhane masasında da restoranda da biraz tutucuyum. Ama tutuculuğum müzikten ziyade sohbetle alakalı. Benim için sofrada başrol masada oturanlar olmalı; ne yemek, ne içki, ne de müzik. O nedenle arkada usulca kulağına gelen, kulak kabarttığında hoşuna giden, bazen içinden eşlik ettiğin bir müzik olmalı. Rebetiko çok severim. Meyhane dediğimde de aklıma rebetiko gelir. Çok buralı bir müzik; bizim kendine has meyhanemize çok yakışıyor.
Mine Gürevin: Şarapta teruar çok önemli. Peki müzikte de teruar var mı?Yani coğrafyanın, toprağın, havanın sese sirayet ettiği bir durum… Karadeniz’in kemençesi ya da Mezopotamya’nın zurnası gibi…
Levon Bağış: Teruar denilince en önemli unsurunu bazen göz ardı ediyoruz. Toprağın, irtifanın, iklimin etkisinden daha kuvvetli etkisi olan insanı unutuyoruz. İnsan teruarı şekillendirdiği gibi, teruar da insanı şekillendiriyor. Karadeniz’in hırçın şarkılarında denizin etkisi olmadığını söyleyebilir miyiz mesela? Ya da dünyanın belki de en içli şarkıları Fado’nun, okyanusa — bir bilinmeze gidip gelmeyen denizcilere — yakılan türkülerle şekillenmiş olması mümkün değil mi?
Mine Gürevin: Bir şarap açıldığında aklına gelen ilk albüm hangisi? Öyle bir albüm ki, kapağını görünce bile aklına kadeh gelir.
Levon Bağış: Bu o kadar güzel bir soru ki, aslında tek bir albümle cevap vermek neredeyse imkânsız. Çünkü her şarap, açıldığı anın ruhuna, mevsime, yanındaki yemeğe ve dinlenen müziğe göre farklı bir hikâye anlatır.
Ama ille de “ilk aklıma gelen” o ikonik albümü soruyorsanız, sanırım cevabım Leonard Cohen’in You Want It Darker albümü olurdu. Kapağını gözümün önüne getirdiğimde bile loş bir ışık, derin bir koltuk ve elimde yıllanmış, gövdeli ve baharatlı notalara sahip bir kırmızı şarap canlanıyor. Belki bir Syrah, belki de yıllanmış bir Boğazkere… Cohen’in o buğulu, derin ve yaşanmışlık dolu sesi, tıpkı iyi bir şarabın katmanları gibi. Bu albüm, aceleye getirilmeden, her anının tadını çıkararak, üzerine sohbet ederek keyif alınacak bir şarap deneyiminin en mükemmel eşlikçisi gibi gelir bana.
Bazen de Miles Davis’in Kind of Blue albümü, sıcak bir yaz akşamında açılan bir roze ile mükemmel bir uyum yakalar.
Sonuçta şarap ve müzik, ruhun iki gıdası. İkisi de doğru zamanda ve doğru şekilde bir araya geldiğinde, anı unutulmaz kılar.
Mine Gürevin: Mutfağa girdiğimizde doğaçlama yaparız ya… Bu sana cazın doğaçlamasını hatırlatıyor mu? Tarif dışına çıkıp kendi yolunu bulmanın, yeni tatlar yaratmanın cazda karşılığı nedir sence?
Levon Bağış: Tabii ki hatırlatıyor, çok iyi bir benzetme. Ama iyi bir doğaçlama için yaptığın işi iyi bilmen gerekiyor. Yani ekleyeceğin malzemeyi iyi tanıyorsan, mutfaktaki doğaçlaman iyi sonuç verir. Caz standartlarını tariflere, armoni ve ritmi ise malzemelere benzetebiliriz. Nasıl iyi bir şef malzemelere ve tekniklere hâkim olduğu için tarifin dışına çıkma özgürlüğüne sahipse, iyi bir caz müzisyeni de enstrümanına o kadar hâkimdir ki bir “standart” üzerinde özgürce uçabilir. Her ikisi de aynı şeye dayanır: Kuralları, onları yaratıcı bir şekilde yıkabilmek için öğrenmek.




Mine Gürevin: Bir şiir sana hangi şarabı ve hangi şarkıyı çağrıştırıyor, hatırlıyor musun? Şarapla edebiyat arasında kurduğun ilişkiye bayılıyorum. Hangi yazarlar, şairler aklına şarabı getiriyor?
Levon Bağış: Benim şiir zevkim de müzik zevkim gibi epey karışık… Aynı listede Mahzuni Şerif ve Iron Maiden bulabilirsin. Şiirde de hem Ece Ayhan’a hem onun “arabesk şiir” dediği Attila İlhan’a bayılırım. Her ikisiyle de şarabı çok bağdaştırırım. Attila İlhan’ın şiirlerindeki film noir karakterlerine de, Ece Ayhan’ın bulmaca gibi mısralarına da şarap çok iyi eşlik eder. Şaraba en yakıştırdığım yazar ise kesinlikle Kurt Vonnegut. Müstehzi bir gülümsemeyle elimde bir kadeh Vonnegut okumayı çok severim.
Mine Gürevin: Türkiye’nin bağcılık hikâyesi biraz gölgede kalmış bir hikâye. Sence müzik kültürümüzle ortak bir kaderi var mı bu saklanmışlık meselesinin?
Levon Bağış: Kesinlikle! Türkiye’nin bağcılık hikâyesiyle müzik kültürümüz arasında bu “gölgede kalmışlık” meselesinde derin bir kader ortaklığı var. Her ikisi de bu toprakların binlerce yıllık hafızasını taşıyan kadim değerler olmasına rağmen, 20. yüzyılın büyük dönüşümleriyle köklerinden koptu. Tıpkı mübadeleyle, tehcirle bağcılık bilgisinin kaybolması gibi, müzik kültürümüz de “alaturka–alafranga” gibi ayrımlarla kendi bütünlüğünden uzaklaştırıldı. Şarap “yabancı” sayıldı, müzik de “makbul” ve “gayrımakbul” diye bölündü. İkisi de aynı kaderi paylaştı.
Mine Gürevin: En unutamadığın konser deneyimini anlatır mısın? Yanına hangi şarabı açardın?
Levon Bağış: 2 Temmuz 2005 günü Hyde Park’ta gerçekleşen Live Aid konserini unutamam. Fransa’daki bir şarap fuarından Londra’ya geçmiştim ve yanımda magnum bir Vouvray köpüklü şarap getirmiştim. Pink Floyd’un tam kadro sahneye çıktığı anı asla unutamıyorum. Zamanın — belki de tüm zamanların — en havalı line-up’ı sahnedeydi. R.E.M., Madonna, U2, Paul McCartney… Gece bittiğinde toplu taşıma çalışmıyordu. On binlerce insan, şarkılar söyleyerek sokaklarda yürüyordu. O an, konser kadar büyüleyiciydi.
Mine Gürevin: Bir akşam yemeği masasında hayali bir tablo kuruyoruz: Miles Davis, Zeki Müren ve baban oturuyor. Sen hangi şarabı açardın?
Levon Bağış: Her iki ağır misafire ayıp olmasın ama babamla olmak diğerlerinden daha önemli olurdu. Ona kendi şarabım Yaban’ı anlatırdım. Kurduğum hayallerin bir kısmını gerçekleştirmiş olmamın onu nasıl mutlu edeceğini görmek isterdim. Çünkü biz babamla çok hayal kurardık.
Mine Gürevin: Iron Maiden’ı çok seviyorsun biliyorum. Diyelim ki Bruce Dickinson bağ kurmak için sana geldi. Hangi üzümleri önerirdin?
Levon Bağış: Iron Maiden’ı sevme sebebim müziklerinin inanılmaz katmanlı oluşudur. Hallowed Be Thy Name parçasındaki o yavaş başlayıp zirveye çıkan vokal performansı gibi, Iron Maiden şarabı da beklenmedik bir derinliğe ve epik bir finale ihtiyaç duyar.
Bruce’a şunu derdim: “Senin kuracağın bağda Öküzgözü ve Boğazkere olmalı. Boğazkere toprağın sarsılmaz gücünü, Öküzgözü ise müziğinizin tükenmeyen enerjisini temsil ederdi. İlk yudumda sert, havalandıkça katmanlı, yıllandıkça efsane olurdu — tıpkı Iron Maiden gibi.”
Mine Gürevin: Şarap tadımında sessizlik mi tercih edersin, yoksa fonda müzik mi olsun?
Levon: Konsantre olmakta zorlanan biri değilim. Hele kadehte dikkate değer bir şarap varsa, sessizlik ya da müzik olması fark etmez. Nasıl olsa ikisini de duymam…
Mine Gürevin: Senin için “kadeh kaldırdığın” bir şarkı var mı?
Levon Bağış: Fikret Kızılok’un Zaman Zaman albümü tam olarak o duyguya karşılık gelir. Hele “Gözlerim Denizde”deki “Gördüm, yalnızlığımı gördüm, çok derinden bana bakıyor” dizeleri… Bir de Yeni Türkü’nün “Sonbahardan Çizgiler”i var; her dinlediğimde elim kadehe gider.
Mine Gürevin: Müzik ritimleriyle yemek ritüellerini düşündüğünde; Anadolu mutfağı ile Anadolu ezgileri arasında nasıl bir bağ görüyorsun?
Levon Bağış: Anadolu mutfağı ile Anadolu ezgileri arasındaki bağ, aynı ruhun iki dili gibidir. Saatlerce pişirilen keşkeğin sabırlı ritmi, bir bozlağın ağır ağır demlenen nağmelerinde yankılanır. Düğün kazanının etrafında kurulan imece birliği, omuz omuza çekilen bir halayın coşkusunu taşır. Mutfak, toprağın mevsimsel döngüsünü takip eder; türküler de hasadın sevincini, bir baharın umudunu aynı sadakatle dile getirir. Biri damağa, diğeri kulağa hitap etse de her ikisi de hikâyesini aynı topraktan, aynı sabırdan ve aynı paylaşımdan alır.
Mine Gürevin: Seyahatlerinde hem şarap hem müzik açısından seni en çok etkileyen şehir hangisiydi?
Levon: Verona…
Etrafındaki bağ bölgeleri birbirinden çok farklı tarzlarda ve yöntemlerde şaraplar üretiyor. ‘Appassimento’ yöntemiyle gövdeli, yoğun Amaroneler yapıyorlar ama aynı üzümlerden zarif Valpolicellalar da çıkarabiliyorlar. Soave’de ise müthiş zarif beyaz şaraplar üretiyorlar.
Verona ciddi bir şarap şehri olmasının yanında, İtalya’nın en önemli opera ekollerinden birini temsil ediyor. Şehrin merkezindeki arena hem opera gösterilerine hem de şarap etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Kısacası, Verona’da opera dinlemek ve şarap içmek aynı eylemin iki farklı parçası. Biri toprağın tutkusunu şişeye, diğeri insan ruhunun tutkusunu notalara döker. Verona’nın şarapları, operanın başlamasını beklerken içilen bir eşlikçi değil, operanın ta kendisidir; bir sonraki perdenin, bir sonraki aryanın ve büyük duygunun habercisidir.

Mine Gürevin: Ararat henüz çok küçük… Onun ileride kaliteli bir müzik zevki olması için nasıl bir yol izliyorsun? Kendi plak koleksiyonundan ya da kitaplarından ona şimdiden bir şeyler aktarıyor musun?
Levon Bağış: Müziğin sadece dinlenerek öğrenilebileceğine inanıyorum. O yüzden sevdiğim, kıymet verdiğim müzikleri onunla paylaşmaktan çok keyif alıyorum. Ama bunu “öğreten adam” gibi yaparsam onu sıkacağımı biliyorum. Kendim için dinlerken onun da keyif alması için ortamlar yaratıyorum. Plak seçmesine, pikaba koymasına izin veriyorum.
Ben çocukken babamın plaklarına dokunamazdım bile. Plakların, şarkıların, grupların hikâyelerini anlatıyorum ona. Ama onların jenerasyonu bizimkinden çok daha fazla uyarana maruz kalıyor. Nasıl hatırlayacak bu günleri, gerçekten merak ediyorum.
Mine Gürevin: Bir baba olarak Ararat’a bırakmak istediğin en önemli miras nedir? Bir şarap mı, bir şarkı mı, yoksa bir hayat tavrı mı?
Levon Bağış: Çocuklar kendi karakterleriyle geliyor hayata. Onları değiştiremeyiz. Yapabileceğimiz tek şey, onlara bir yol göstermek. Kendisine ve ailesine güvenen bir çocuk olarak yetişmesi en büyük hayalim. Bazen bana ders verdiği bile oluyor.
Bir arkadaşım ona “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduğunda “Mutlu olacağım.” demişti; hem de küçücükken. Umarım beraber dinlemekten keyif aldığımız şarkılar, ona güzel miras anılar olarak kalır. Ben hayata hep bitmeyen bir iştahla yaklaştım. Umarım bu tavrım ona miras kalır.
Mine Gürevin: Eğer hayatını bir albümle ve bir şarapla özetlesen, hangilerini seçerdin?
Levon: Bir şarap seçeceksem, Quintarelli’nin Alzero’su. Bir albüm seçeceksem, Nirvana’nın MTV Unplugged’ı. İkisi de kendi alanlarının kurallarını yıkarak farklı, kendine has bir şey yarattı. Quintarelli, Cabernet gibi “yabancı” kabul edilen bir üzümü geleneksel appassimento yöntemiyle işleyerek büyük bir tabu yıktı. Nirvana ise distortion ve gürültüyü bir kenara bırakıp, şarkılarını en sade hâliyle sundu. İkisi de ait oldukları dünyanın beklentilerini temelden sarsan birer manifestodur.
Benim şarap anlayışım da buna benzer: Şampanya ile pastırmayı, roselerle çiğ köfteyi eşleştirmem hep bu ters köşe uyumların peşinden koşmamdan.

Mine Gürevin: Türkiye’nin şarap potansiyelini dünyaya tanıtmak için yürüttüğünüz Heritage Vines of Turkey projesini anlatır mısın? Projenin seni en çok heyecanlandıran kısmı neydi, en büyük zorluğu ne oldu?
Levon Bağış: Türkiye, dünyanın en fazla bağ arazisine sahip ülkelerinden biri olmasına rağmen, üzümlerimizin sadece yüzde 3’ü şarapta kullanılıyor. Üstelik üzümün anavatanlarından biriyiz; bin civarında yerel çeşidimiz var. Bu üzümler yaşlı bağlarda, unutulmuş bölgelerde yok olmasın diye çalışıyoruz. Heritage Vines of Turkey olarak hem eski bağ zenginliğini hem de yerel üzümlerimizin çeşitliliğini tespit edip görünür kılmak istiyoruz. Londra’da düzenlediğimiz bir tadımda, 50’den fazla yerli üzümden yapılmış şarabı dünyanın önemli yazarlarına tattırdık. Büyük bir takdir gördük, çok gurur vericiydi. Ama işin en zor yanı, bu çabanın kendi ülkemizde hâlâ yeterince takdir edilmemesi…

Mine Gürevin: Yaban Kolektif, Umay Çeviker’le yürüttüğünüz çok özel bir iş. Bu projeyi kurarken masada hangi şaraplar vardı, hangi hayaller konuşuldu?
Levon Bağış: Umay’ın çocukluğundan aklında kalan Sungurlu ve mistik bir şekilde peşine düştüğümüz Erciş Karası isimleri masamızdaydı ama gerçekten masamızda değillerdi. Yaban Kolektif, adını üstlendiği gibi omuz verenlere açık bir oluşum.
Kurduğumuz hayal şuydu: Adını bildiğimiz, yıllar önce kayıt altına alınmış ama artık gözlerden uzak kalmış üzümlerimizi yeniden konuşulur hâle getirmek mümkün mü?
Bu üzümler, bin yılların bize taşıdığı miras. Biz bu mirasın çarçur edilmemesi için çalışıyoruz. Kapadokya’da kendi yaptırdığımız küplerde, sadece kendi mayalarıyla, mümkün olduğunca doğal yöntemlerle şaraplar üretiyoruz. Amaç, bu üzümlere karşı önyargıları kırmak ve onları yeniden popüler kılmak.
“Levon Bağış’ı dinlerken insan şunu yeniden fark ediyor. Şarap da müzik gibi, paylaştıkça anlam kazanıyor. Levon için her kadeh, bir dostluğun, bir hatıranın, bir hikâyenin daveti. “Anlatmak, sahiplenmenin değil, paylaşmanın en zarif hâlidir.” diyor. Belki de bu yüzden, onun cümleleri bir yudum şarap gibi kalıyor insanın damağında—uzun, sıcak ve unutulmaz.“
Mine Gürevin: Şarap üretiminde kolektif bir ruh var. Sence müzisyenlerin grup içinde kurduğu bağ ile bağcıların birlikte çalışması arasında benzerlikler görüyor musun?
Levon Bağış: Kesinlikle! Her iki alan da bireysel yeteneklerin ortak bir hedefe hizmet ettiği kolektif süreçlerdir. Nasıl bir müzik grubu söz yazımından düzenlemeye, icradan doğaçlamaya kadar birlikte bir eser yaratıyorsa, şarap üretiminde de bağ ekibiyle kav ekibi aynı uyumla çalışır. Bağ, doğanın temposuyla yaşar; müzik, insanın temposuyla. Ama ikisi de aynı armoniyi arar: Uyum.
Mine Gürevin: Bu projeler — Heritage Vines of Turkey ve Yaban Kolektif — gelecek 5–10 yılda senin için nasıl evrilmeli? Nerelerde olmak, neleri başarmış olmak istersin?
Levon Bağış: En büyük hayalim, şarap sektörünün artık böyle oluşumlara ihtiyaç duymadığı bir noktaya ulaşması. HVOT olarak şu anda üzümlerimizin DNA’sı üzerine yürüttüğümüz bir proje var. Amacımız, bu üzümlerin kökenlerini ve muhtemel akrabalarını tespit etmek. Bu çalışmayı çok önemsiyorum. Tamamlandığında, Türkiye’nin bağcılık mirasının bilimsel olarak belgelenmesi mümkün olacak. Bu projenin nihayete ermesi, başarmış olmayı hayal ettiğim şeylerden biri.

Mine Gürevin: Kitap rafındaki kitapların arasında çizgi romanlar da görüyoruz. Tintin sevgini biliyorum. Sence bir şarap açıp Tenten okumak nasıl bir deneyim olurdu? Çizgi romanların hayal dünyana nasıl katkısı oldu?
Levon Bağış: Çizgi romanlar ve özellikle Tenten benim için kutsallık seviyesindedir. Gözü pek bir gazeteci olmayı kafama koymuşken, giderek Kaptan Hadok’a benziyor olmaktan çok mutlu değilsem de, çocukluğumu en çok etkileyen şeylerin başında gelir. Diğerlerini de söyleyeyim: Pardayanlar ve Jules Verne kitapları. Bu hikâyelerde kahramanlar sürekli başka ülkelere giderdi; ben de atlası açıp kendime rotalar çizerdim. Sonradan fark ettim ki, şarap aslında fiziksel olarak gidemediğim yerleri keşfetmenin bir yoluymuş. Hiç gitmediğim Yeni Zelanda’nın toprağını, iklimini bilmek, o iklimin üzüme etkisini düşünmek… Belki de şaraba bu kadar tutku duymamın nedeni budur. Şarap, hem coğrafya hem hikâye okumaktır.
Mine Gürevin: Yazdıkların, anlattıkların farklı mecralarda yayımlanıyor. Mutfak, şarap, içki kültürü ve edebiyat arasında bir köprü kuruyorsun. Kendi cümlelerinle sorayım: Sen kendini daha çok yazar, anlatıcı, yoksa tatların arkeoloğu gibi mi görüyorsun?
Levon Bağış: Çok uzun zamandır kendimi “şarapçı bir obur” olarak tanımlıyorum. Bir güzelliği gördüğümde, dirseğimle dürtüp yanımdakine göstermeyi borç bilirim kendime. Gördüğümü aktarmak, neşeyi ya da kederi birlikte anlamlandırmak hoşuma gidiyor. O yüzden ne yazar, ne arkeolog diyebilirim kendime; anlatıcı olmayı seviyorum. Çünkü anlatmak, bir şeyi sahiplenmenin değil, paylaşmanın en zarif hâlidir.
Dark Blue Notes’da Degüstasyon
Al Bano Carrisi: Üzüm bağlarından doğan şarkılar
Dave Mustaine ve Şişedeki Riff
Maynard James Keenan: Çölde Şarap Yapan Rock Tanrısı
Geoff Tate: Metal Sahnesinden Bağlara
Les Claypool ve Mor Filin Gövdesinde Şarap Yolculuğu
Jon Bon Jovi: Rosé bir düş öyküsü


