Art Pepper, West Coast cazının kırılgan seslerinden biriydi. Gerçekten, böylesi bir daha gelir mi bilmiyorum? Alto saksofonunu eline aldığında, içini çekerek mırıldanırdı. Bazen de ciğerinden kopup gelen bir çığlık gibi üflerdi. Öylece kalakalırdın. Sesi dinleyene sahici gelirdi. Yalan dolan bilmezdi. Notalar -bildiğin- adamın içinden dökülürdü.
Esasen övgüyle bahsettiğim o sesin ardında, bir karmaşa vardı. Diken üstünde bir hayat. Uyuşturucu belası, bir girip bir çıktığı hapishaneler, gidip geldiği rehabilitasyonlar… Arada yaşanmış aşklar, kaçırılmış fırsatlar, tutunulamayan umutlar. İşin can acıtan kısmıysa, bu kaosun ortasında minicik bir kız çocuğu duruyordu. Adı Patricia’ydı.

Patricia, Art Pepper’ın ilk eşi Diane’den olan kızıydı. 1950’lerin başında evlenmişlerdi. Bu öyle sıradan bir evlilik hikâyesi değildi. Daha çok genç yaşta kendisiyle cebelleşen bir adamın, savaşı kaybettiği anlarda bile, tutunmaya çalıştığı hayatının hikâyesiydi. Patricia, o hikâyenin tam ortasında doğdu.
Diane… Los Angeles’ın biraz kuzeyinde, San Fernando Valley civarında yaşayan, sessiz sakin bir kadındı. Filmlerdeki gibi göz kamaştıran bir güzelliği yoktu. Duruşunda dinginlik ve sabır vardı. Huzur dolu bir kadındı. Art da zaten ilk gördüğü an, Diane’nin huzurundan etkilenmişti. O dönem, Stan Kenton Orkestrası’yla turnelere çıkıyordu Pepper. Az çok parlamıştı sahnelerde, adı sanı biliniyordu. Arka planda ise işler karışıktı. Eroinle haşır neşirdi. Zihni darmadağın, ruhu sallantıda. Dışarıdan bakınca hâlâ yıldız gibi parlıyordu. İçeriden ise çöküyordu.

Diane, çöken binanın yaslanacak sağlam bir istinat duvarı gibiydi. Art’a iyi geliyordu. Daha doğrusu Art öyle olduğunu zannediyordu. İkisi de çok gençti. Çocuk sayılırdılar. Art yirmi beşindeydi. Diane daha da küçük. Evlilikleri aceleye geldi. Art içten içe “Evlenirsem düzelirim” diyordu. Hani o klasik umut, düzene girerim, kurtulurum, aile kurmak beni adam eder falan… İnanmak istiyordu buna, oysa gerçek hiç öyle ilerlemiyordu.
Düğün tantanası bitti, turneler kaldığı yerden devam etti. Sahneydi, kulisti, içkiydi, kadınlardı derken, ver elini, eroinle olan karanlık kucaklaşmalar. Diane o sırada hamileydi. Patricia’yı bekliyordu. Art ise başka otellerde, başka yataklarda, başka maddelerin içinde kayboluyordu.
Sonra, Patricia doğdu. Ve garip bir şey oldu. Birkaç haftalığına gerçekten her şeyi bırakmaya çalıştı Art. Minicik bebeği kucağına aldığı ilk fotoğraf var ya… Hah işte o kare, belki de hayat boyu içinde taşıdığı tek pusula oldu. O anı bir daha yakalayamayacağını bilerek yaşamış gibiydi.
“Diane doğum yaptıktan sonra, birkaç gün daha hastanede kaldı. Bebeği, yani kızım Patricia’yı gördüm. Onu gördüğümde hissettiğim şey korkuydu. Sevgiydi de, ama daha çok korkuydu. Çünkü onun geleceğine zarar vereceğimi biliyordum.”
— Straight Life, Art Pepper & Laurie Pepper
Bu korku da yetmedi Art’a. Sevmek, pişman olmak, korkmak bazen hiçbir şeyi değiştirmiyordu.
Daha Patricia birkaç aylıkken, Art kendi içine gömülmeye başlamıştı. Diane resmen tek başınaydı. Yaş desen yirmi bilemedin yirmi iki. Elinde bir bebek, içinde binbir şüphe. Kocası nerede? Hapiste mi? Turnede mi? Ayakta mı? Yoksa sokakta bir köşede mi sızmış? Her sabah bu sorularla uyanıyordu.
1952 yılında bir gün, pat diye tutukladılar Art’ı. Eroin meselesi yüzünden. İlk değildi. Bu sefer uzun sürdü. Aylarca içeride kaldı. Patricia henüz bir yaşında bile değildi. Diane için evlilik, artık bir aşk değil, bekleme odasıydı. Kapı çalmazsa iyi haber. Telefon çalarsa kötü haber. Kadıncağız kocasını gazete kupürlerinde, sabıka kâğıtlarında görüyordu artık. Oysa ne umutlarla evlenmişlerdi.
Herkesin “çok yetenekli” dediği o adam, Diane’in gözünde yavaş yavaş bir hayal kırıklığına dönüştü. Yoksa hâlâ seviyordu, orasını kimse inkâr edemez. Ama yetmiyordu artık. Sevmek, yetmiyordu işte.
Yine de hemen çekip gitmedi. Direndi kadın. Dişini sıktı. Art, içine çökmüş bir yıldız gibiydi. Sönmüyordu ama etrafını da aydınlatamıyordu. Neye dokunsa yağmalanıyordu. O çekim gücü, insanı kendine çekip paramparça ediyordu.
Yıllar geçti. Diane en sonunda “yeter” dedi. O sırada Art yine içeri girmişti. Hem fiziksel hem ruhsal olarak babalık yapacak durumda değildi artık. Boşandılar. Patricia annesiyle birlikte sessizce çıktı Pepper’ın hayatından. Tıpkı birçok cazcının çocuğu gibi, babasını sadece eski plaklardan, solmuş turne afişlerinden, birkaç gazete kupüründen ve adını taşıyan o meşhur parçalardan tanıyacaktı.
“Patricia’nın bebekliğini kaçırdım. Çocukluğunu da. Bana ‘baba’ dedi mi, hatırlamıyorum. Benim yüzümden, onun hayatı da eksik başladı. Bunun affetmeyecek bir tarafı var.”
— Straight Life, Art Pepper & Laurie Pepper
Zaman geçti. Hayat aktı. Art, sonunda bir parça yazdı: Patricia. 1956 tarihli The Art Pepper Quartet albümünde yer aldı bu parça. Dinleyen bilir, melodisi öyle uzun falan değil. İçinde öyle bir duygu var ki… Oturur ağlarsın. Bir çocuğun yüzünü hatırlamaya çalışan bir adamın nefesi gibi… O kadar sade, o kadar içli. Çünkü içinde telafisi olmayan kayıplar var. Umut da var. Hâlâ bir yerlerde tutunmaya çalışan, bir babanın kalbi var.
Art, otobiyografisinde Patricia’dan bahsederken sesinin titrediği hissediliyor. O parçayı yazarken aslında ne yaptığını kendi de anlamış değildi bence. Bir özür, bir çağrı, bir sarılma arzusu, duyguları su gibi aktı muhtemelen. Mektup yazamayan bir babanın, saksofonuna döktüğü iç geçirmeler gibi.
“O parçayı çalarken kızımın yüzünü görür gibiydim. Tanımadığım bir yüz… ama tanımak istediğim.”
— Straight Life, Art Pepper & Laurie Pepper
Bu otobiyografi meselesi de ayrı bir hikaye. Straight Life, onun en derin ve acımasız iç döküşlerinden biri. Bu kitabı, ikinci eşi Laurie Pepper’la birlikte yazdı. Laurie, hayatına sonradan giren bir eş gibi değil; onun hikâyesini, dağınıklığını, pişmanlıklarını elinde tutan biri gibiydi. Hayatının tanığı ve anlatıcısı oldu. Patricia’yla ilgili bölümlerde, Laurie’nin kaleminin ucu, Art’ın iç sesini titreyerek dolaştı. Belki de Laurie olmasa, Art’ın bu kadar dürüst bir hesaplaşmaya, cesaret edemezdi.

Ve evet… “Patricia” Art Pepper’ın tanıyamadığı bir yüze yazılmış en uzun şarkısı. O saksofon, yavaş yavaş dolanıp duran o ezgi, içinde hem suçluluk barındırıyor hem de umut. Dinledikçe anlıyor insan. O nota, bir “özür dilerim” gibi. O uzun solo, “beni affeder misin” diye fısıldar adeta. Sanki Pepper kucağında Patricia varmış gibi çalar. Sanki gözlerinin içine bakıyormuş gibi. Parçada bir utanma hâli bile hissedersin. Çünkü bu, büyük laflarla konuşamayan bir adamın, küçük notalarla söylediği bir sevgidir. Büyük cümleler kuramamış ama küçük notaların arasına koca bir kalbi sığdırmış. Ne çok şey eksik kalmış, ne çok şey yarım. Ama en azından bir parça bırakmak istemiş geride. Kızına… Adıyla yazılmış. Kalbiyle yazılmış. Gönlüyle.
Ve belki de tek bir şey söylemek istemiş o parçayla: “Ben buradaydım, kızım. Bir zamanlar seni düşündüm. Belki beceremedim, ama sevdim.”
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Portreler
Art Pepper


