O geceyi hayal ediyorum. Kışın sesi New Jersey’de biraz daha keskindir. Havanın soğuğu insanın içine doğru yürür. John Coltrane, Van Gelder Stüdyosu’nun kapısından içeri girerken saksofonunu omzundan indirir. Bir sandalyeye bırakır. Çok konuşmaz. Zaten o dönem John’un konuşacak pek bir şeyi yoktur. Söyleyeceklerini çoktan nefesine, nefesini de notalara emanet etmiştir. Stüdyonun ahşap duvarları vardır. Ses yutmaz, sesi saklar. İçeridekiler bunun farkındadır. O gün kayda girecekleri bir albümden ziyade bir eşiktir.
Bu hikâye aslında yedi yıl önce, 1957’de başlar. John Coltrane o yıl dibe vurur. Uyuşturucu, alkol, gece kulüpleri, kaçırılan trenler… Miles Davis’in grubundan kovulduğu gün, kendine duyduğu güveni de kaybeder. Philadelphia’da annesinin evine kapanır. Günlerce kimseyle konuşmaz. Ev sessizdir. O sessizlikte insan kendi iç sesini duymaya başlar. John da orada, kimsenin izlemediği bir anda, bir karar verir. Daha sonra bunu tek bir cümleyle anlatacaktır: “Tanrı’nın lütfuyla ruhsal bir uyanış yaşadım.” O cümle kısa ama yankısı uzundur. A Love Supreme’in ilk notası, işte o evde, o sessizlikte atılır.

Yıllar geçer. John temizdir artık. Çalması değişmiştir. Daha önemlisi bakışı değişmiştir. Müziğe bakışı. Sahne onun için bir performans alanı olmaktan çıkar. Bir tür ibadet mekânına dönüşür. Yanına McCoy Tyner gelir. Piyanoda geniş boşluklar açan, sesi yere bastıran bir adam. Bası Jimmy Garrison taşır. Notalarla değil omurgayla çalar. Davulda Elvin Jones vardır. Ritmi saymaz, çağırır. Bu dört kişi bir araya geldiğinde grup olmazlar. Bir tür cemaat gibi dururlar. Provalar birbirlerini dinleyerek yapılır.
John’un cebinde o yıllarda küçük bir defter vardır. Sayfaları karışıktır. İncil’den satırlar, doğu felsefesinden notlar, Tanrı’ya yazılmış kısa cümleler. Ve en sonda bir şiir. Albüm kapağının içinden çıkan o şiir… O şiir, stüdyoda çalınacak müziğin haritasıdır. Metin, müzikten önce nefes almıştır.

9 Aralık 1964 sabahı stüdyoya girdiklerinde hava gariptir. Şakalaşma yoktur. Kimse “bir daha alalım” demeye hazırlıklı değildir. John sakindir. O kadar sakin ki, Elvin Jones yıllar sonra “O gün John sanki zaten bitirmişti” diyecektir. Kayıt başlar. Jimmy Garrison basıyla yürümeye başlar. Dört notalık bir motif… John saksofonunu ağzına götürür ve o motifin üzerine dört hecelik bir dua üfler. Kimse yüksek sesle söylemez ama herkes bilir: A Love Supreme. O sözler konuşulmaz. Çünkü John Tanrı’nın adını dile getirmek istemez, onu çalmak ister.
Albüm dört bölümde ilerler. Kabul, karar, arayış ve sonunda bir mezmur. Ama bunlar teorik başlıklar değildir. Yaşanmış duraklardır. Son bölümde, Psalm’da, John saksofonla solo atmaz. Kelimenin tam anlamıyla okur. Defterindeki şiiri, cümle cümle, nefes nefes. Saksofon konuşur ama gösteriş yapmaz. Diğer müzisyenler geri çekilir. Çünkü burada eşlik etmek bile fazla olur. Bu bir performans değil, itiraftır.

O hikâyenin tam da bu noktasında, müzik yavaşça susmaya başlar ama John’un sesi susmaz. Çünkü Psalm’da duyduğumuz şey bir solo değildir. John Coltrane’in saksofonla konuşmasıdır. Hatta konuşması da değil, okumasıdır. Defterine yazdığı şiiri, kelime kelime değil ama niyet niyet okur. Her cümle bir nefes olur, her nefes bir nota.
Şiirin ilk satırlarında Coltrane’in tonu neredeyse eğilir. “I will do all I can to be worthy of Thee…” derken saksofon yükselmez. Aksine yere yaklaşır. Bu bölümde duyduğumuz uzun, titrek çizgiler, bir virtüözlük gösterisi değildir. Birinin dizlerinin üstüne çöktüğünü hissedersin. Müzikal olarak bakıldığında, cümleler tamamlanmaz. Sanki bilinçli olarak yarım bırakılır. Çünkü Coltrane burada kendini yeterli görmez. Şiirin özü budur. Yeterli olma çabası. Müzik de bu yüzden kararlı değil, arayış içindedir.

Şiirin ortalarına doğru saksofonun dili değişir. Ton daha berraklaşır, nefesler uzar. Bu kısımda Coltrane “Thank you God” dediğinde, saksofon bir anlığına dik durur. Müzikal cümleler daha net, daha doğrudan gelir. Burada çözümleme şudur: Şükran, Coltrane için bir disiplindir. O yüzden müzikte ani bir coşku patlaması olmaz. Teşekkür eder ama bağırmaz. Çünkü dua, bağırarak yapılmaz.
Şiirin ilerleyen satırlarında Coltrane, Tanrı’yı her şeyin içindeki titreşim olarak anar. İşte bu noktada saksofon çizgileri dalgalanmaya başlar. Elvin Jones’un davulu neredeyse yok gibidir. McCoy Tyner’ın piyanoda bıraktığı boşluklar, Coltrane’in cümlelerinin arasına nefes koyar. Bu boşluklar tesadüf değildir. Şiirdeki “All paths lead to God” fikri, müzikal olarak tek bir merkeze bağlanmayan cümlelerle anlatılır. Notalar gider, geri döner, dolaşır. Yol vardır ama harita yoktur.
Ve şiirin sonuna yaklaştığımızda- işte orası çok önemlidir; Coltrane kesin bir kapanış yapmaz. Nokta koymaz. Saksofon sesi yavaşça çözülür, havaya karışır. Bunun nedeni şiirin bitmemesidir. Metin kâğıtta biter ama niyet bitmez. Coltrane burada şunu söyler. Dua tamamlanmaz; yaşanır. Bu yüzden son nefes, bir final gibi değil, bir emanet gibi bırakılır.
Psalm’ın çözümlemesi bize şunu anlatır. Bu bölümde Coltrane doğaçlama yapmaz. İtiraf eder. Ritim saymaz. Şükreder. Teknik sergilemez. Teslim olur.
O gün stüdyoda olanlar bilir. Albüm neredeyse ilk kayıtlarla biter. Düzeltme yoktur. Cilalama yoktur. Dua tekrar edilmez. Kapıdan çıktıklarında kimse “efsane yaptık” dememiştir. Zaten John’un derdi efsane olmak değildir. O borcunu ödemiştir.
Evde onu bekleyen Alice Coltrane vardır. Albümde çalmaz ama her notasındadır. Evlerinde Ravi Shankar plakları döner. Mantralar mırıldanılır, geceler sessizdir. John gecenin bir yarısı uyanıp not aldığında Alice onu durdurmaz. Sonradan sadece şunu söyleyecektir. “Bu müzik John’dan çıkmadı. Ona geldi.”
Albüm yayımlandığında kimse böyle bir şey beklemiyordur. Caz dinleyicisi şaşırır, eleştirmenler durur, müzisyenler susar. Çünkü bu albümle tartışılmaz; bu albüm dinlenir. John ise orada durmaz. Daha sert sulara açılır, daha zor sesler arar. Çünkü A Love Supreme bir eşiktir. Orada söyleyeceğini söylemiştir.
Ve belki de bu yüzden, bugün o albümü dinlediğinde teknikten çok bir şey hissedersin. Bir adamın hayatta kalışını. Bir teşekkür mektubunu. Saksofonun içinden geçen bir şükrü.
A Love Supreme insana şunu fısıldar: “Müzik hayatta kalmaktır.” Belki de bu yüzden, albüm bittiğinde insanın içinde tuhaf bir sessizlik kalır. Müzik bitmiştir ama bir şey hâlâ devam ediyordur. Çünkü Coltrane o şiiri saksofonla okurken aslında bize şunu fısıldar:
“Bunu dinledin.
Şimdi sıra sende.
Yaşamakta.”
■
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’ta Vitrin


