Charles Mingus, bir adamdan fazlasıydı. İçi sökülmüş bir ruhun müziğe dökülmüş hâli gibiydi. Onu sahnede öfkeyle kontrbasını fırlatırken, bir kadının saçına yazılmış bir melodide, sabaha karşı Harlem’de bir caz kulübünde sessizce ağlarken, beyazların hüküm sürdüğü müzik endüstrisinde siyah tenine çarpan bakışlara bir küfürle karşılık verirken görebilirdiniz. O ne bir kahramandı, ne de bir kurban. Tüm karmaşasıyla o Charles Mingus’tu.
Bir çocuk gibi sevgisiz, bir filozof gibi öngörülü… En çok da bir yangın gibi; durmaksızın yanan, kimi zaman etrafındakileri küle çeviren bir yangındı.
Öfkesini notalara dökerdi. Yeterli gelmezdi bu. Kelimelerden korkmazdı Mingus; yumruktan da, gözyaşından da… Onun öfkesinin kaynağı, yanlış çalınan bir akor ya da geciken bir giriş değildi. Daha derin, daha eski, daha kişisel bir öfkeydi. Babasına duyduğu öfke… Sisteme… Beyazlara… Kendi içindeki boşluğa…
Bir keresinde bir kulüp konseri sırasında, Jackie McLean yanlış yerde girince, sahnede enstrümanını yere fırlatıp ona bağırmıştı:
“Burada Tanrı konuşuyor! Senin o küçük egon değil!”
Ve sonra sırtını dönüp sessizce ağlamıştı.

İnsanlar onunla çalmaktan korkardı. Takdir edersiniz ki, onunla çalmak, caz tarihine geçmenin en garanti yollarından biriydi. Mingus’la müzik yapmak, savaşmak gibiydi. Kazanırsan, anıt olurdun; kaybedersen, utanç. Jimmy Knepper’a attığı yumruk sonucu adamın dişleri kırılmıştı. Trombonunu çalamaz hâle gelmişti. Ama sonra aynı Jimmy’ye mektup yazmıştı:
“Kardeşim, senden nefret ettim çünkü beni en çok sen anlardın diye düşündüm.”
Bu satırlar bile tek başına bir Mingus bestesi gibi. Kaotik, duygusal, savunmasız…
Mingus’un kadınlara olan yaklaşımı da öfkesinin bir başka yüzüydü. O, kadınları severdi… Çocuk gibi. Tutunacak bir anne, bir dost, bir tanrıça arar gibi. Her ilişkisinde bir yıkım vardı. Aynı zamanda büyük bir şiirsellik. Kadınlar onun müziğine bir şekilde sızardı. Her biri bir tema olurdu. “Peggy’s Blue Skylight”, “Diane”, “Carolyn Kiki” ya da “Sue’s Changes”… Tüm bu kadınlar onun ruhunun paratoneriydiler.
Bazen öfkesinden geriye sadece yas kalırdı. Tıpkı Lester Young’un ardından yazdığı Goodbye Pork Pie Hat gibi. Bu, Mingus’un kırılganlığının en şiirsel notalarla dışa vurumuydu. Young’un ölümünün ardından yazılan bu ağıt, yalnızca bir saksofoncuya veda değildi; cazın nezaketine, zarafetine ve belki de Mingus’un kaybettiği çocukluğuna veda gibiydi. İçinde akan notalar bir hıçkırık, her pasaj bir suskunluktu. O parça, Mingus’un içindeki fırtınanın sustuğu nadir anlardandı. Ağlamayı beceremeyen bir adamın, ağlamak için bestelediği müzikti. Besteyi yapmadan önce tetikleyen bir olay olmuştu. O dönem düşük ücret alıyordu. New York’taki Five Spot Café’nin sahibine şöyle dedi:
“Eğer bana hak ettiğim parayı ödemezsen, bu kontrbası alır, senin kafanda kırarım. Ve inan, ikimizden hangisi daha çok acı çeker, emin değilim.”
Sonra oturup, Lester Young’a ağlayarak “Goodbye Pork Pie Hat”i besteledi. Öfkeyle yazılmış bir aşk mektubu gibi.
Aşk mektuplarını daktiloyla yazardı bazen, bazen de notalarla ifade ederdi. En çok da Sue’ya. Sue Mingus, hayatının son büyük aşkı, menajeri, koruyucusu ve müzikal ortağıydı. Mingus’un ALS hastalığıyla boğuştuğu yıllarda, Sue, kocasının notalarını toparladı ve onu yaşattı. Mingus konuşamazken, Sue konuştu onun yerine. Mingus yazamazken, Sue kaleme aldı anılarını. 1980’de öldüğünde, Mingus’un külleri Hindistan’da Ganj Nehri’ne bırakıldığında, yanında Sue vardı. O gün gazetelere şöyle demişti:
“Charlie hep huzuru Hindistan’da arardı. Gidip oraya bıraktım onu. Belki sonunda bulur diye.”
Mingus’un öfkesi sadece bireysel değildi. Sistemle feci savaştı. Siyahi bir müzisyen olarak Amerika’da beyaz patronların çizdiği sahnelerde dolaşmaktan, hep bir “makine parçası” gibi görülmekten bıkmıştı. Bir keresinde şöyle demişti:
“Beni ya siyah olduğum için överler, ya da siyah olduğum için görmezden gelirler. Oysa ben sadece bir müzisyenim, lanet olası bir müzisyen!”
Onun müziğinde bu çığlığı duymak çok mümkün. Fables of Faubus, örneğin… Arkansas Valisi Orval Faubus’un siyah öğrencileri beyaz okullara almaması üzerine yazdı. Plak şirketi şarkının sözlerini sansürlemek istedi. Charles Mingus bunu reddetti. Nihayetinde şarkıyı kendi plak şirketiyle yayımladı. Ve o sözler, hâlâ yankılanır:
“Oh Lord, don’t let ’em shoot us!
Oh Lord, don’t let ’em stab us!”
Mingus’un psikolojisi de en az müziği kadar karmaşıktı; zaman zaman manik depresyon geçirdiğini kabul ederdi. Bir an gülümseyen, şakalaşan bir adamken; bir dakika sonra kapıları tekmeleyen, müzisyenlerini azarlayan bir kâbusa dönüşebilirdi. Kimi müzisyenler onunla çalıştıktan sonra terapiye başlardı. Charles başka bir boyutta müzik yaptığı için, yine de onunla çalışırlardı.
Trompetçi Clark Terry bir anısını şöyle anlatır: “Bir stüdyo kaydı sırasında Mingus birden bağırmaya başladı. ‘Sadece ben konuşacağım, Tanrı konuşacak!’ dedi. Sonra stüdyoyu terk etti. Onu tuvalette ağlarken bulduk.”
O anda herkes anlamıştı: Mingus sadece öfkeli değil, aynı zamanda derinlemesine yalnız bir adamdı.

Bir gün, bir caz kulübünde, genç bir müzisyenin çaldığı soloyu beğenmeyip onun saksofonunu elinden alıp yere çaldıktan sonra sahneyi terk etti. Kulüp sahibi peşinden çıkıp “Charlie, bu çocuk senin gibi olmaya çalışıyor!” deyince Mingus dönüp şöyle dedi:
“Ben bile artık benim gibi olmak istemiyorum.”
Bahsi geçen saksofoncunun farklı kaynaklarda, Booker Ervin veya George Adams olduğundan bahsediliyor.

İçine doğduğu dünyanın çürümüşlüğü, babasının disiplin manyaklığı, müzik endüstrisinin ırkçı çarkları ve kendi içindeki şiddet duygusu… Bunların hepsi bir potada eriyip Mingus’un ruhunu oluşturdu. Ama ne olursa olsun, iyileşmesini sağlayan şey müzikti. Sadece müzikte susuyordu. Sadece müzikte yumuşuyordu. En öfkeli hâlinde bile basının tellerine dokunduğunda ağlıyordu. Notalarla terapi yapardı. Besteleri kendi iç sesini bastırmak için yazılmıştı belki de.
İçinden çıkamadığı çelişkileriyle o kadar yorulurdu ki, kendi kendine konuşmaya başlardı. Bir gün günlüğüne şöyle yazmıştı:
“Ben bir Budist’im, bir Hristiyanım, bir Tanrısızım ve bir Tanrı’yım. Ve hepsi aynı anda olabiliyor. Bu kadarını bir insan nasıl taşır?”
Mingus taşımaya çalıştı. O yükü bizler için müziğe dönüştürdü.

Ölümünden sonra Sue Mingus, onun mirasını yaşatmak için Mingus Big Band’i kurdu. Her salı New York’ta çalmaya başladılar. Besteleri eşliğinde, öfkeli devin gölgesi yankılanmaya devam etti.
Mingus’a dair anlatılacak çok hikâye var. Bence en anlamlı olanı, yukarıda da bahsettiğim Jimmy Knepper’a yazdığı mektubun tamamı… O zamanlar cep telefonu yok, SMS denen sistem daha portalda değil, portakalda vitamin. Jimmy Knepper’ı kırdıktan sonra özür dilemek için, elinde mevcut olan kâğıt ve kaleme sarılarak:
“Küçük kardeşim, seni kırdığım için özür dilerim. Ama bil ki, seni kıracak kadar yakınıma aldım. Çünkü müzik benim için kan bağı gibidir. O yüzden kimi zaman kardeşime tokat attım. Kimi zaman babama bağırdım. Ama hepsi sevgidendi. Kendi yolumda yürürken korkularımla, sevgimle, nefretimle ve tanrımla savaştım. Eğer bir gün sen de benim gibi hissedersen, müziği unutma. O, seni senin bile bilmediğin yerlerden korur.”
*
İşte Charles Mingus… Kontrbasının tellerine yalnızlığını saran, öfkesini notalara döken, kadınlara şiir yazan, çocuklara bağıran, kendine ağlayan, ama en çok da seven bir adamdı.
Bir devdi. Hem de kırılgan bir dev…
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Portreler
Charles Mingus Spotify


