Ella’nın sesini ilk saniyelerde duyan, müziğin bir mucize olduğunu düşünür. O sesin taşıdığı berraklık, hiç bitmeyen gençlik hissi, ritmin içinde bir ışık gibi parlar. 1959 yılında, Capitol stüdyolarının yüksek tavanlı geniş odasında, yaylılar ve nefesliler Ella Fitzgerald ışığını George ve Ira Gershwin kardeşlerin şarkılarına taşıyordu. Songbook serisinin belki de en kutsal anıydı o… Ella dünyanın kulağına, “Bu şarkılar, böyle söylenir,” dediği an.
Aslında bu cümleyi kurduğumuzda önemli bir ayrıntı var; belirtmeliyim. O günlerde George Gershwin hayatta değildi. 1937’de, trajik ve ani bir beyin tümörü nedeniyle ölmüştü. Amerika’nın müziğine bıraktığı ışık erken sönmüştü. Ama Ira Gershwin hâlâ yaşıyordu. Yaşlı, zarif, kelimelere ömür boyu sadık kalmış bir şair gibi, Ella’nın bu büyük projeyi nasıl taşıyacağını merakla bekleyen bir gözlemciydi.

Norman Granz’ın, her zamanki gibi, sigarasını stüdyonun girişinde sertçe söndürüp içeri girdiğini hayal ediyorum. Çünkü Granz dediğin adam bir yapımcıdan ibaret değildi. Bir stratejist, bir inatçı, bir adalet savaşçısı, bir ses mühendisi kadar ayrıntıcı, bir sahne menajeri kadar öngörülüydü. Ella’nın hayatındaki en önemli figürlerden de biriydi. Ella’yı, dönemin caz kulüplerinin izbe köşelerinden alıp dünya sahnesine çıkaran, ona büyük orkestraları, büyük projeleri ve büyük hikâyeleri layık gören oydu. Songbook fikri zaten onun zihninde bir tür “kültür müzesi” olarak doğmuştu. Açıkçası “Gershwin Songbook” başka bir şeydi. Yalnızca şarkıların değil, Birleşik Devletler kültürünün sesle yazılmış hâliydi.
Granz, Songbook projesi için Ella’nın her anlamda doğru kişi olduğunu düşünüyordu. Gerçekten de öyleydi. 1959 yılında Ella 41 yaşındaydı. Sesinin olgunluğu, nefesinin sağlamlığı, duraklarının esnek, titreşimsiz sadeliği insanı büyülüyordu. Bütün nüanslar bir araya gelmişti.

Capitol’ün geniş kayıt odası Nelson Riddle’ın orkestrasıyla çevriliydi. Riddle, Frank Sinatra’nın Capitol yıllarında ona sinematografik bir gökyüzü kuran adamdı. Şimdi aynı büyülü dokuyu Ella ile hayata geçirecekti. Sinatra ile Ella arasındaki fark çok belirgindi. Sinatra’nın sesi film noir yalnızlığında yürürken, Ella’nın sesi gökyüzünü yeni bir renge boyayan bir berraklık taşıyordu. Riddle için, Hollywood lüksüyle Ella’nın caz duruluğu birleşince ortaya bir tür “ışıklı zarafet” çıkmıştı. Sinatra için yaptığı düzenlemeler mimari bir yapıydı sanki. Ella için yaptığı düzenlemeler ise bir dans pisti… Adımlar hafif, yaylılar zarif, nefesliler şeffaf…
Granz’in farklı zamanlarda Sinatra ve Ella’yı aynı orkestratöre teslim etmesi tesadüf değildi. Cazı kulüplerden çıkarıp kayıtlarla sabitlemek istiyordu. Riddle bunu sağlayacak isimdi. Capitol stüdyosunun sıcak, ipeksi bir akustiği vardı. Günümüzde bu stüdyo “hi-fi mucizesi” olarak anılır. İlk önce yaylıların nefesini duyarsınız, sonra Ella’nın sesi belirir, ne önünde bir sis, ne arkasında bir kalabalık… Sanki stüdyoda sadece Ella ve dinleyici vardır.

Gershwin Songbook’u büyük yapan öğe, ses kalitesi ya da düzenlemeler değildi. Neredeyse altmış şarkılık dev bir antolojiden söz ediyoruz. Broadway’in, Hollywood’un, 1920’li ve 30’lu yılların bütün estetiğini içeren bir harita bu. Ella, bahsettiğim bu haritanın üzerinde dolaşırken, Gershwin bestelerini söylemekle kalmadı; bestelerin tarihini, Gershwin kardeşlerin yarım kalmış aşklarını, Amerika’nın yetiştirdiği gençliği ve iki bestekâr kardeşin müzikle yazdığı erken modernizmi dile getirdi.
Ve işte o aşamada Ira’nın stüdyoya sık sık uğraması, projeye adeta bir “aile mührü” vuruyordu. George çoktan topraktaydı ama Ira, Ella’nın sesinde kardeşinin melodilerini yeniden duyuyordu. Sessizce köşeye oturur, Ella’yı dinler, başını hafifçe sallardı. Gerekirse şarkı sözlerine küçük düzeltmeler yapar, bazı nüanslara müdahale ederdi.

Ve Ira, yıllar sonra tarihe geçen o cümleyi kurdu: “Şarkılarımızın ne kadar iyi olduğunu, Ella’yı dinleyince anladım.”
Bu cümle bir övgü değil, bir itiraf gibi gelir bana. Çünkü Ella, Gershwin şarkılarını birkaç oktav yukarı değil, birkaç katman derine taşımıştı.
Mesela But Not For Me. Bu parçada Ella’nın sesi kırılganlığın en dokunaklı hâlini taşır. Dramatik değildir. Gözyaşı dökmez; tam tersine metnin acısını kısmen saklar. Sözleri bir kadının dayanıklılığıyla, “Evet, olmuyor ama hayat devam ediyor,” demesi gibidir. İşte Ella’nın yorumlarındaki bu detaylar ona Grammy kazandırdı.
Kayıtta, Oh, Lady Be Good! Granz’in ısrarıyla bir balada dönüştü. Bu şarkıyı yıllarca Ella’nın hızlı scat versiyonlarıyla tanımış kulaklar için bir sürprizdi. Dikkat kesilince şarkı içinde Ella’nın sesi, sanki Broadway kulisinin arkasına saklanmış genç bir kızın kalbi gibi çarpar.
A Foggy Day, Ella’nın yorumuyla sisler arasından yürüyen yalnız bir gezginin hikâyesi gibidir. Love Is Here to Stay, George Gershwin’in ölümünden sonra yazılmış bir tür sessiz ağıt gibi duyulur; George’un yokluğuyla Ira’nın varlığının arasında asılı duran bir hatıra gibi.
I Got Rhythm ise tam bir güç gösterisidir. Ella’nın swing algısı öyle merkezde, öyle milimetriktir ki Riddle’ın geniş orkestral düzenlemesi bir caz kulübünde çalınan ritmin teatral bir sürümü gibi tınlar. Swing’i sinematik bir sahneye taşır.
Dönem içinde Songbook seti çıkınca eleştirmenler çok şaşırdı. “Kataloğundaki en zirve işlerden biri”, “20. yüzyıl vokal sanatının kilometre taşlarından biri”, “American Songbook’un kutsal metni” gibi yorumlar yapıldı. Albüm, dinlenen değil, öğrenilen bir şey hâline geldi. Bugün Gershwin repertuvarının caz standardı olarak bu kadar sağlam durmasının sebebi biraz da budur.
Ve tüm bunların ortasında Ella’nın sesi… Ella’nın sesi, Afrika kökenli Amerikan tarihinde bir çığlık ve caz tarihinin parçasıdır. Gershwin Songbook’u dinlerken insan sanki 1959 yılında, stüdyoda Ella’nın arkasında oturuyormuş gibi hisseder. Capitol odasında yaylıların arasından bir ışık süzülür, Ella bir nota alır ve zaman durur.
Norman Granz bütün bunları planlamış mıydı? Belki. Ama bazı şeyler planlanmaz; olur. Gershwin Songbook da öyle bir mucize anıdır. Riddle’ın orkestral zenginliği ile Ella’nın berrak caz sezgisi arasındaki o mükemmel denge, Sinatra’nın Capitol yıllarındaki dramatik altın çağıyla paralel bir büyüklük taşır. Fakat bambaşka bir ruha sahiptir. Sinatra’nın sesi gri bulutları yırtıyorsa, Ella’nınki güneş ışığını içeri alır.
Ella Fitzgerald’ın Gershwin Songbook’u bir kadının, bir orkestranın ve biri artık aramızda olmayan, diğeri stüdyoda canlı canlı nefes alan iki kardeşin yarattığı bir dünyadır. Şarkıların içinden geçen bir kültür. Ella’nın sesinde zamanın ta kendisi.
George Gershwin’in ruhu muhtemelen o günlerde stüdyonun bir köşesinde sessizce oturup müziği dinlemiştir. Çünkü bazen bir yorumu duyunca, “Evet,” dersin, “Bu şarkı zaten böyle olmalıymış.”
Ella Fitzgerald bunu yaptı. Şarkıları kaderlerine kavuşturdu.
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki tüm yazıları
Ella Fitzgerald Songbooks Kahramanları: Jerome Kern
Ella Fitzgerald Songbooks Kahramanları: Duke Ellington
Ella Fitzgerald Songbooks Kahramanları: Cole Porter
Spotify: Ella Fitzgerald Sings the George and Ira Gershwin Song Book


