Bir yanda Romina Power’la söylenen Felicità, bir yanda Ylenia’nın kayboluşuyla derinleşen hüzün… Al Bano Carrisi’nin şarapları, aşkın, kaybın ve köklerine bağlılığın sıvı hafızası gibi.
Al Bano Carrisi’yi çoğumuz İtalyan sahnesinin güçlü sesi, Romina Power ile söylediği şarkılar ve melodik romantizmiyle tanırız. Oysa onun hikâyesi yalnızca müzikle sınırlı değil. Çocukluğundan itibaren iç içe olduğu Puglia toprakları, babasının çiftçi elleriyle yoğrulmuş gelenekler ve köy yaşamı, hayatında ona ikinci bir sahne açtı: bağcılık ve şarap üretimi.
Albano Carrisi, 20 Mayıs 1943’te Güney İtalya’nın Apulia bölgesindeki Cellino San Marco kasabasında dünyaya geldi. II. Dünya Savaşı yıllarıydı; yoksulluk, açlık, kıtlık ve belirsizlik dolu günler. Bu koşullar, onun karakterini erken yaşta şekillendirdi. Babası Carmelo Carrisi, toprağa bağlı, her sabah gün doğmadan bağlara giden bir çiftçiydi. Annesi Iolanda ise dört çocuk annesi olarak evin direğiydi; hem tarlada çalışıyor hem evde aileyi ayakta tutuyordu.

Çocukluğu, Puglia’nın kavurucu yaz güneşinde, kırmızı toprakların üzerinde yalınayak koşarak geçti. Cellino San Marco, üzüm bağları ve zeytinlikleriyle bilinen, küçük ama bereketli bir kasabaydı. Albano daha çocukken bağlarda babasının yanında çalıştı. Üzüm sepetleri taşıdı. Sabahın serinliğinde toprak kokusunu içine çekti. O yıllarda öğrenilen sabır ve emek, ileride hem müziğinde hem şarapçılığında yol gösterici olacaktı.
Ailesi, müziğe olan ilgisini fark ettiğinde, “toprağı unutma!” diyerek uyarırdı. Çünkü Carrisi ailesinde toprak yalnızca geçim kaynağı değil, aynı zamanda kimliğin bir parçasıydı. Küçük Albano kilise korosunda şarkı söylemeye başladığında, aslında hem sesini hem de ruhunu eğitiyordu. Kasaba düğünlerinde mandolin, akordeon ve tarantella ritimleri arasında büyüyen bu çocuk, bir gün İtalya’nın en büyük sahnelerine çıkacaktı. Ama o sahnelere giderken hep yanında taşıdığı, totem tutmuş gibi cebine koyduğu, babasının ellerinin kokusu sinmiş bir avuç toprak oldu.
Genç Al Bano, ailesinin tüm karşı çıkışlarına rağmen 1961’de Roma’ya gitti. Hayallerinden biri şarkıcı olmaktı. O yıllarda İtalya’da yüzlerce genç aynı hayalin peşindeydi. Roma’ya vardığında cebinde birkaç liretten fazlası yoktu. Önce restoranlarda bulaşık yıkadı, sonra garsonluk yaptı, inşaatlarda çalıştı. Geceleri ise küçük kulüplerde şarkı söyleyerek şansını deniyordu.
İlk yıllar zorluklarla geçti. Ama Carrisi vazgeçmedi. 1967’de yayımlanan Nel Sole adlı şarkısı, bir anda ülke çapında ses getirdi. 1 milyondan fazla satan bu 45’lik, onu İtalya’nın en sevilen genç yıldızlarından biri yaptı. Aynı adla çekilen filmde de rol aldı. Bu film sayesinde şarkıcılığın dışında, oyuncu olarak da tanınmaya başladı.
Roma yıllarında hayatına girecek olan kişi ise kaderini değiştirecekti. Hollywood’un ünlü aktörü Tyrone Power’ın kızı, genç ve özgür ruhlu Romina Power. Onların karşılaşması romantizm kokuyordu, fakat sanatsal bir ortaklığın da başlangıcıydı.
Al Bano ile Romina, 1970’lerin başında evlendi. Bu evlilik iki farklı dünyanın birleşmesiydi. Güney İtalya’nın köylü çocuğu Al Bano ile Amerika’da doğmuş, aristokrat bir aileden gelen Romina. Bu farklılık, şarkılarına ve sahnedeki uyumlarına da yansıdı.
Birlikte söyledikleri şarkılar “Felicità”, “Ci sarà”, “Sharazan”, “Sempre Sempre” milyonların belleğine kazındı. Onlar sahneye çıktığında izleyiciler bir aşk hikâyesi izliyordu. 1984 yılında, Eurovision Şarkı Yarışması’na katıldılar, Avrupa’da büyük hayran kitleleri oluştu.
Al Bano, şöhretin doruğundayken bile Puglia’ya dönmeyi ihmal etmiyordu. Konserlerden sonra köyüne gelir, babasının bağlarında dolaşır, şarap mahzenlerinde vakit geçirirdi. “Benim ruhum iki yerde yaşıyor. Biri sahne, diğeri bağlar” diyordu.
Carrisi ailesinin masalı, 1994’te acı bir şekilde bölündü. Al Bano ve Romina’nın büyük kızları Ylenia, New Orleans’ta bir anda kayboldu. Henüz 23 yaşındaydı; edebiyatla, müzikle ilgilenen, özgür ruhlu bir genç kadın… Onun Mississippi Nehri kıyısında kaybolduğu söylendi. Kimileri intihar ettiğini, kimileri kaçırıldığını öne sürdü. Ancak hiçbir zaman kesin bir cevap bulunamadı.
Bu kayıp, Al Bano’nun ömrünün en derin yarası oldu. Aile aylarca Amerika’da kaldı, polis ve FBI devreye girdi ama sonuç alınamadı. Romina yıllar boyunca kızlarının yaşadığına inandı. Hâlâ daha buna inanıyor. Al Bano ise acı gerçeği kabullenmek zorunda kaldı. Bu trajedi, çiftin evliliğini de sarstı. Sonunda yolları ayrıldı.
Ylenia’nın anısı, Carrisi’nin hem müziğinde hem de şaraplarında yaşamaya devam etti. Şarap, Al Bano için bir içkiden ziyade, acı ve tatlı hatıraları bir araya getiren bir metafor oldu.

Müzik kariyerinin zirvesindeyken bile Al Bano’nun gönlü hep Cellino San Marco’daki topraklardaydı. 1970’lerin sonlarında aile bağlarını modernize ederek Tenute Al Bano Carrisi adını verdiği bir şarapçılık girişimi kurdu.
Puglia’nın bağlarında yetişen üzümler, aslında Al Bano’nun hem köklerinin hem de şarkılarının bir yansıması gibiydi. En başta Negroamaro vardı; gövdeli, yoğun ve derin kırmızı şaraplara hayat veren, adı anıldığında bile Akdeniz’in yakıcı güneşini ve kırmızı topraklarını hatırlatan bir üzüm. Yanı başında Primitivo asmalarının gölgesi uzanıyordu; meyvemsi aromaları, sıcak karakteriyle adeta Kaliforniya’daki Zinfandel’in kardeşi gibiydi ama Puglia’nın ışığında bambaşka bir kimlik kazanmıştı. Beyaz üzümlerin tarafında, Malvasia Bianca’nın taze ve aromatik dokusu öne çıkıyordu. Bölgenin yaz akşamlarını şişelere hapseden, ferahlatıcı bir hafıza gibi. Bir de Chardonnay vardı; dünyanın her yerinde tanınan bu üzüm, Puglia toprağına kök salınca kendi ezberini bozar, bambaşka bir sese bürünürdü.

Al Bano, bu bağlarda geleneksel yöntemlerle modern teknikleri yan yana yürüttü. Toprağın kimliğini ve geçmişten gelen ruhunu korurken, şaraplarını uluslararası standartlarda üretmeyi başardı. Onun için her şişe yalnızca bir içki değil, bir hatıraydı; kimi zaman bir şarkıya, kimi zaman bir kayba ya da çocukluğun kokusuna açılan kapı gibiydi.
Carrisi’nin en bilinen şaraplarından biri, Negroamaro ve Primitivo’nun birlikteliğinden doğan Felicità Rosso’ydu. İsmini Romina ile söyledikleri o efsanevi şarkıdan alıyordu. İçinde neşe kadar melankoli de vardı. Don Carmelo, babasının anısına üretilmişti. Güçlü, gövdeli ve adeta tarlada terleyen ellerin izlerini taşıyan bir şarap. Platone, yoğun aroması ve yıllandırmaya uygun derinliğiyle düşünürlerin dünyasına göz kırparken, Taras ise Malvasia Bianca’nın hafifliğini antik bir kentin adına yakıştırıyordu.
Her biri, Al Bano’nun hayat hikâyesinden bir sayfa gibiydi. Bir şarkının nakaratı, bir anının yankısı, bir kaybın gölgesi ya da bir sevincin masada paylaşılan neşesi.
Röportajlarında ise hep aynı cümleyi tekrar ediyordu:
“Müzik kalbimi, toprak ruhumu besliyor. Şarap, ikisinin birleşimidir. Bir şarkı bittiğinde alkış gelir, bir şarap açıldığında ise sohbet başlar. İkisi de insanları bir araya getirir.”
Bir başka röportajında, kızının kaybından sonra bağlara daha da bağlandığını şöyle anlatıyordu. “Toprak bana sabrı öğretti. Her hasat, bir yeniden doğuştur. Belki de bu yüzden şarap yapmak bana teselli oldu.”
Tenute Al Bano Carrisi’nin şarapları, İtalya’nın yanı sıra uluslararası yarışmalarda da ödüller aldı. Özellikle Platone ve Don Carmelo, Decanter World Wine Awards gibi prestijli yarışmalarda altın madalyalar kazandı. Böylece Al Bano yalnızca bir şarkıcı değil, İtalya’nın bağcılık elçilerinden biri haline geldi.
Bugün 80 yaşını aşmış olan Al Bano hâlâ konserler veriyor, televizyon programlarına çıkıyor ama asıl huzuru Cellino San Marco’daki arazilerinde buluyor. Sabahın erken saatlerinde bağlarında yürüyen, işçilerle selamlaşan, bazen üzüm sepetlerini kendi taşıyan bir “köylü şarkıcı” olarak yaşamaya devam ediyor.




Onun için hayat, şarkılarla bağlar arasında gidip gelen bir yolculuk. Ve her şişe şarap, aslında söylenmemiş bir şarkının melodisi gibi masalara geliyor.
Al Bano Carrisi’nin şarap üretim hikâyesi, yalnızca bir yan uğraş değil; köklerine, kayıplarına, aşklarına ve müziğine bağlı bir yaşam yolculuğunun devamı oldu. Bugün Puglia bağlarında açılan her şişe, onun hem toprağa hem de hayata yazdığı bir şarkı gibi yankılanıyor.
Tenute Al Bano
Dave Mustaine ve Şişedeki Riff
Maynard James Keenan: Çölde Şarap Yapan Rock Tanrısı
Geoff Tate: Metal Sahnesinden Bağlara
Les Claypool ve Mor Filin Gövdesinde Şarap Yolculuğu
Jon Bon Jovi: Rosé bir düş öyküsü
Dark Blue Notes’da Mine Gürevin


