Ritimden kurulan bir dünya, sisli kıtalar arasında bir yolculuk
Özgür Can Öney, sahnede devleşen bir müzisyen. Ankara Sakarya Caddesi’ndeki barlarda başlayan hikâye, maNga grubu ile birlikte Türkiye müzik tarihinin en görünür anlatılarından birine dönüşüyor. 25 yıl boyunca süren bir hareket hâli. Konserler, festivaller, kıtalar arası yolculuklar, 2009’da MTV Europe Music Awards’ta gelen “Best European Act” ödülü ve 2010’da Eurovision sahnesinde alınan ikincilik…
Bütün bu görünür hikâyenin arkasında zamanla başka bir detay birikiyor. Sessiz, derin ve kişisel bir arayış. All Killer, işte bu birikimin dışarı sızdığı yer.
Sahnenin içinden daha derine inmek
Bu albümü “maNga sonrası” bir iş olarak algılamamak gerekiyor. Öney burada kenetlenmiş bir bütünden kopmadan, daha derine iniyor.
Yıllarca sahnede kurduğu ritmik dil, bu kez tamamen kendi adına konuşuyor. Davul hâlâ merkezde ama artık tek başına değil. Etrafında kurulan dünya, orkestrasyon, katmanlar, dokular… Hepsi bir araya gelerek daha geniş bir anlatıya dönüşüyor. Öney bu albüm ile yazan, düşünen, kurgulayan ve yön veren biri. Prodüktörlük kimliğinin de devreye girmesiyle “All Killer”, bir dünya kurma denemesi.
Üstelik bu dünya tek bir doğrultuda ilerlemiyor. Albümün açılışındaki “İstanbul 1”in dokuz sekizlik yürüyüşüyle başlayan akış, “Çengi-harbi”nin kırılgan ama keskin enerjisine, oradan “Geceleri yak”ın hip-hop damarına, “Garipçe”nin tuhaf ve içe dönük alanına doğru sürekli yön değiştiriyor. Bu çeşitlilik bir dağınıklık değil. Sanatçının zihninin nasıl çalıştığını gösteren bir harita.

Doğu–Batı: Bir sentez değil, bir sürtünme
Albümün en güçlü damarlarından biri, doğu-batı meselesine yaklaşımı. Bu, alıştığımız anlamda bir “füzyon” değil. Hatta “doğudan bir enstrümanı alalım, batı formuna koyalım” meselesi hiç değil. Burada daha sert bir nükte var. Bir sürtünme.
Coğrafi olarak kodlanmış kimliklerin, müzikal olarak nasıl çatıştığını, nasıl gerilim yarattığını ve o gerilimin nasıl üretken bir alana dönüşebileceğini dinliyoruz. “All Killer” bu anlamda bir albümden çok daha fazlası. Kendi içinden dinleyiciye şu soruyu soruyor: “Bir müzik gerçekten nerelidir?”
Ve daha önemlisi: “Bir yere ait olmak zorunda mı?”
Puslu Kıtalar: İlk adım değil, bir kapı
Albümün habercisi olan “Puslu Kıtalar”, salt bir single olarak algılamamak gerek. Parça bir giriş cümlesi. İsmini İhsan Oktay Anar’ın edebi dünyasına bir selam olarak alan parça, daha ilk anda dinleyiciyi sabit bir zeminden çekip alıyor. Anar’ın metinlerindeki o tanıdık ama tarif edilemeyen atmosfer, burada sesle kuruluyor. Zaman yerinden oynuyor. Etraf bulanıklaşıyor. Duygu olduğu gibi duruyor.
10 Nisan’da dinleyiciyle buluşan bu parça, aslında albümün kapısını aralıyor. Ardından 24 Nisan’da gelen “Garipçe” ile bu dünya biraz daha derinleşiyor. Ve 8 Mayıs’ta, “Geceleri yak” ile birlikte albümün tamamı açılıyor. Yani bu bir anda ortaya çıkan bir kayıttan ziyade, adım adım açılan, dinleyiciyi içine çeken bir yapı.
Sert davulların üzerine kurulan orkestrasyonlar, geleneksel enstrüman dokularıyla birleşiyor. Ney, kanun, yaylılar… Esasen hiçbiri “egzotik bir renk” olarak kullanılmıyor. Hepsi aktif, hepsi konuşan, hepsi hikâyenin içinde. Bu da parçayı bir kompozisyon olmaktan çıkarıp, bir sahneye dönüştürüyor.

Kadro: Ruh birliği
Albümün kadrosu dikkat çekici. Mesele sadece iyi müzisyenleri bir araya getirmek değil Öney için. Lale Kardeş, Eypio, Defkhan, Okan Kırman, Kezzo, Cengiz Baysal, Sinan Akbaba, Hüseyin Deniz, Anıl Şallıel, Turgut Özüfler, Sinem Hondoroğlu… Cem Bahtiyar, Ufuk Sinkil… ve özellikle Jarrod Cagwin.
Jarrod ile kurulan bağ burada kritik. Çünkü bu sadece bir perküsyon katkısından ziyade, iki müzisyenin ritim üzerinden kurduğu bir diyalog. Birbirini dinleyen, boşluk bırakan ve o boşlukta yeni bir şey doğmasına izin veren bir ilişki. Albümün organik hissedilmesinin sebeplerinden biri de bu yaklaşım. Karşılıklı konuşur gibi bir atmosfer var.
Bu konuşmanın teknik tarafı da en az müzikal tarafı kadar güçlü. Davulların bir kısmı 2022’de Babajim’de, bir kısmı ise 2025’te Studio N’de kaydediliyor. Arda Ertem’in kayıt ve ilk mix sürecindeki yaklaşımı, Aziz Berk Erten’in final dokunuşu ve Evren Göknar’ın mastering’i… Hepsi bu çok katmanlı yapının net ama puslu kalabilmesini sağlıyor.
Ritim: Merkezde ama tek başına değil
Özgür Can Öney denince ilk akla gelen elbette davul. “All Killer”da davul bir lider değil, bir eksen. Mesele onun etrafında dönüyor ama algıyı bastırmıyor. Aksine koca bir alan açıyor. Bu yaklaşım, albümün en önemli farklarından biri. Güç gösterisi yok. Kontrol var. Sabır var. En önemlisi, ne zaman geri çekileceğini bilmek var.
Şahsi fikrim, bu yüzden albümdeki hiçbir parça “fazlalık” hissi yaratmıyor. Albümün adı bir iddia gibi duruyor. Oysa bir yaklaşımın adı. Her parça, her fikir, her geçiş bir anlam yüklüyor.
Bir ilk albüm gibi davranmayan albüm
“All Killer”ın en ilginç tarafı, kendini ilk solo albüm gibi hissettirmemesi. Daha çok, uzun zamandır yazılmayı bekleyen bir hikayenin, nihayet kendine yer bulması gibi. Olgun, sakin ve ne yapmak istediğini bilen bir kayıt. Bu da aslında Öney’nin yıllardır içinde taşıdığı bir düşüncenin dışa vurumu olduğunu gösteriyor.
13 parçalık bu yapı, “İstanbul 1”den “Ne farkeder?”e uzanan çizgi, bir albümden çok, bölümlere ayrılmış bir anlatı gibi çalışıyor. Her parça başka bir kapıyı açıyor ama hepsi aynı dünyanın içinde kalıyor.
Sonuç: Puslu ama net
Tanıdığım, ruhunu hissedebildiğim Özgür Can Öney için müzik, hiçbir zaman sadece bir meslek olmadı. O, müziği hayatı anlamlandırmanın bir yolu olarak görüyor. “All Killer” albümü işte bu yüzden önemli. Bir hâli, bir arayışı, bir düşünceyi dinleyiciyle paylaşıyor.
Kapak tasarımını Kaan Demirçelik’in yaptığı bu dünya, görsel olarak da aynı hissi taşıyor. Net duran, içine girdikçe bulanıklaşan bir alan. İşin en güzel tarafı, albüm dinleyiciye bir lokasyon göstermiyor. Dinleyeni, kendi puslu kıtalarının içine bırakıyor.
“Orada ne bulacağın ise tamamen sana kalmış.”
■
Özgür Can Öney resmi web sitesi
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da 2026 Albümleri


