Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Spotify Bluesky
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    • ANA SAYFA
    • YENİ
    • VİTRİN
    • PORTRE
    • GÜNCEL
    • GÖRÜŞ
    • RÖPORTAJ
    • YAZARLAR
    • ENGLISH
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    RÖPORTAJ

    İki şehir arasında bir ses: Cemre Necefbaş

    İstanbul’da başlayan bir merak, New York’un jam session gecelerine uzanıyor. Cemre Necefbaş için caz yalnızca bir müzik değil; ustalardan öğrenilen, şehirler arasında büyüyen ve her sahnede yeniden kurulan bir dil.
    Mine GürevinBy Mine Gürevin12 Mart, 2026
    Cemre Necefbaş

    Cazın içinde hep bir yolculuk vardır. Bazen bir kulüp sahnesinden diğerine, bazen bir öğretmenin verdiği eski bir plakla başlayan meraktan dünyanın başka bir şehrine uzanan uzun bir yürüyüş… Cemre Necefbaş hikâyesi de böyle başlıyor. Robert Kolej’deki lise yıllarında Soul ve R&B söyleyen bir genç vokalistken, Amerikalı bir öğretmenin uzattığı birkaç caz albümü bir anda yeni bir kapı açıyor. O kapının arkasında Ella Fitzgerald var, Sarah Vaughan var ve daha önemlisi, keşfedilecek bambaşka bir müzik dili var.

    Aradan geçen yıllarda bu merak New York’a taşınıyor. The New School’da geçen eğitim yılları, Smalls ve Mezzrow’daki jam session geceleri, birlikte çalınan müzisyenler ve yazılan yeni şarkılar… İstanbul ile New York arasında gidip gelen bu yolculuk, Cemre’nin sesinde iki şehrin de izini bırakıyor. Bugün hem caz geleneğine bağlı projeler hem de kendi bestelerini taşıyan farklı oluşumlarla sahneye çıkan genç vokalistle, müziğin bu iki şehir arasında nasıl şekillendiğini konuştuk.

    ■

    Cemre Necefbaş
    Cemre Necefbaş, İstambul Caz Festivali

    Mine Gürevin: Robert Kolej’de Soul, R&B ve Funk söyleyen bir genç vokalistten cazın içine doğru yürüyen bir müzisyene… O Amerikalı İngilizce öğretmenin sana açtığı kapı tam olarak neydi? Bir şarkı mı, bir isim mi, yoksa bir ruh hâli mi?

    Cemre Necefbaş: İngilizce öğretmenim Mr. Hays, beni lisenin ilk senesinde katıldığım bir yetenek yarışmasında şarkı söylediğimi duyunca bayağı ofisine çağırıp “Senin bunları dinlemen ve öğrenmen gerek” diye elime 10 tane kadın caz vokalin CD’sini tutuşturmuştu. Aralarında Ella Fitzgerald, Sarah Vaughan ve nice isim vardı. Mr. Hays kendisi de kontrbas çalıyordu ve büyük bir caz tutkunuydu — hatta emekliliğinden sonra New Mexico’ya geri dönüp kendi grubunu kurdu ve arada sırada sahne alıyor bildiğim kadarıyla.

    Bana CD’leri verdikten sonra da ara ara “Şu şarkıyı öğren, beraber çalalım” diyerek cesaret de veriyordu. Lisede onun sayesinde bol bol caz dinleyip şarkı öğrenme fırsatım oldu. Sonra orkestraya katıldığımda bu müziğe ilgi duyan arkadaşlarımla tanıştım; merakımız ortak şekilde büyüdü, beraber konserlere gittik, grup kurduk, yarışmalara katıldık. Hepimizin caza olan merakında Mr. Hays’in emeği olduğunu düşünüyorum.

    Mine Gürevin: Veneto Caz Kampı’nda Amy London, John Ellis ve Adam Holzman gibi isimlerle çalıştığında henüz çok gençtin. O yaz sana “ben bu işi gerçekten yapmak istiyorum” dedirten an hangisiydi?

    Cemre Necefbaş: Bu yaz kampına liseden çok yakın arkadaşlarımla beraber gittik. İki hafta boyunca her gün sabahtan öğleden sonraya kadar müzik derslerine gidiyor, müzik dinliyor, müzik konuşuyorduk. Sonrasında da akşam bu program için kapatılmış bir mekânda jam session’lara katılıyorduk. Benim için cennetti diyebilirim.

    Sanırım daha ilk hafta bitmeden fark ettiğim şey şu oldu: Lisansımı bu alanda yapabilirsem dört senemi klasik bir eğitim sisteminde değil, tıpkı bu iki haftada olduğu gibi geçirebilirdim.

    Daha da önemlisi — ve bunu yaz bitip de okula döndüğümde fark ettim — aldığım dersleri ve sorumlulukları ciddiye alan birisi olarak fark ettim ki, bir yola baş koyacaksam en azından değer verdiğim bir şey için olmalıydı.

    Hangi alana yönelirsem yöneleyim her şeyimi vereceğimi biliyordum ve bunun müzik olması benim için önemliydi. Eğer başarılı olursam ne mutlu; olamazsam da en azından sevdiğim bir şey için çabalamış olacaktım.

    Cemre Necefbaş Nardis Jazz Club'da
    Cemre Necefbaş Nardis Jazz Club’da

    Mine Gürevin: Sesini Billie Holiday’e benzettiğimi söylemeliyim. JamZZ finalistliği, Nardis Genç Caz Vokal Yarışması’nda ödül, IKSV Genç Caz… Sevgili Cemre, yarışmalar genç bir müzisyen için özgüven mi yaratır, baskı mı?

    Cemre Necefbaş: Ne değerli bir ses! Teşekkür ederim…

    Bu tip yarışmalara katılmak aslında insanı her yaşında hem heyecanlandırıyor hem de strese sokabiliyor. Hepimiz güzel işler çıkarmak, değer görmek ve mümkünse keşfedilmek istiyoruz 🙂 Çoğu sanatçının paylaştığı ve dengelemeye çalıştığı duygular bunlar.

    Kendi adıma şunu söyleyebilirim: Katıldığım bütün yarışmalar benim için sonucundan bağımsız şekilde çok değerli deneyimler oldu. Her birinde değerli müzisyenlerle ve caz alanında emek veren insanlarla tanışma fırsatım oldu; birçoğu beni takip etmeye ve destek vermeye devam ettiler, ediyorlar.

    Bu yarışmalarda finalist olmak, İstanbul’un değerli sahnelerinde 17–18 yaşımda şarkı söylemek bana o an korkutucu gelmiştir eminim; ama aynı zamanda doğru yolda olduğuma dair de bir işaret oldu.

    Cemre Necefbaş Quartet, İKSV konseri
    Cemre Necefbaş Quartet, İKSV konseri

    Mine Gürevin: Berklee Five Week Program deneyimin ile İstanbul’daki MMA Ensemble pratiğini karşılaştırdığında, ensemble kültürünün sende bıraktığı en büyük iz ne oldu?

    Cemre Necefbaş: Bu iki deneyimde de ve sonrasında parçası olduğum bütün müzik eğitimi programlarında değişmeyen tek şey “ensemble” deneyiminin doğrudan içindeki insanlarla ilgili oluşu.

    Bu şekilde müzik yapmayı öğrendiğinizde aslında eğitimin büyük bir kısmı iletişim ve adaptasyon üzerine oluyor. Aşağı yukarı rastgele bir araya gelmiş bir grup olarak herkesin birbirini tanıması, enstrümanını ve müziğe yaklaşımını anlaması gerekiyor.

    Bu deneyimler bana kendi müzik zevkimi, yorum tarzımı ve bir grup kuracağım zaman grup elemanlarımdan neler beklediğimi anlamamda yardımcı oldu.

    Cemre Necefbaş
    Cemre Necefbaş, Ankara Cafe Bien

    Mine Gürevin: Nilüfer Verdi, Neşet Ruacan gibi isimlerin bulunduğu bir ortamda genç bir vokalist olarak sahne almak seni nasıl dönüştürdü? “Caz sahnesinde var olmak” ne demekti o yıllarda?

    Cemre Necefbaş: Öncelikle ne büyük bir onur. O zaman da bu şekilde düşünüyordum ama yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum diyebilirim.

    Çıraklık cazın dokusunda olan bir şey. Deneyimli değerli müzisyenlerin genç müzisyenleri kendi gruplarına dahil ederek, sahnelerine davet ederek müziği öğretmeleri ve paylaşmaları caz geleneğinin bir parçası.

    Türkiye’de bize böyle bir alan açtığı için başta Nilüfer Hoca’ya ve diğer bütün emektar caz hocalarımıza çok minnettarım.

    Bütün bu deneyimler sayesinde New York’a gittiğimde kendimi nispeten hazır hissediyordum.

    Mine Gürevin: 2013’te New York’a tam bursla gittiğinde korku mu baskındı, heyecan mı? İlk haftanı hatırlıyor musun?

    Cemre Necefbaş: BÜYÜK HEYECAN! Lisansa kabul aldıktan sonra burs arama ve bulma dönemi bir süre sancılı geçmişti. Her şey bir araya gelip sonbaharda okula gideceğimi öğrendikten sonra bir süre bulutların üzerinde gezdim.

    New York’a okul başlamadan birkaç gün önce annemle beraber gittik. Anneme “Gel ama uzun kalma” demişim, hâlâ hatırlatır. Sebebi ise ilk haftaların çok yoğun geçeceğini tahmin ediyor olmamdı.

    Okulun çeşit çeşit oryantasyonu, bir sürü yeni insan, ilk dönem alacağım 7 ders derken her şey hızla başlamıştı.

    Ama çok mutluydum. Birkaç yıl önce hayalini kurmaya başladığım hayatım gerçek olmuştu.

    Mine Gürevin: Reggie Workman, Vic Juris, Charles Tolliver gibi isimlerin yönettiği gruplarda solist olmak… Böyle büyük isimlerin karşısında şarkı söylemek egoyu büyütür mü, tam tersine küçültür mü?

    Cemre Necefbaş: Bu isimlerin yönettiği ensemble’larda egonuz doğrudan onların merhametine kalıyor açıkçası 🙂

    Kendimi şanslı hissediyorum çünkü bu üç isim de hem kendileri efsane müzisyenler hem de efsane isimlerle çalışmış olmalarına rağmen son derece alçakgönüllü ve gençlerle çalışmaktan keyif alan isimlerdi.

    Her birinden ayrı ayrı güzel geri dönüşler alıp kendime kattığım şeyler oldu.

    Bu anlamda egoyu büyütecek bir şey olduğunu düşünmüyorum; çünkü hadsiz bir şekilde egonuz büyüyorsa ilk anlayacak ve olaya el atacak kişiler kendileri.

    Mine Gürevin: The New School’daki eğitim sürecinde teknik olarak en zorlandığın alan neydi? Ritim mi, armoni mi, repertuvar mı, yoksa psikolojik dayanıklılık mı?

    Cemre Necefbaş: Kulak eğitimi derslerinde oldukça zorlanırdım. Öyle ki kalmak üzere olduğum tek dersim zorunlu kulak eğitimi dersimizin dördüncü ve son seviyesiydi.

    O dönem dersimde kariyeri çıkışta olan bir davulcu vardı ve bir sürü dersi kaçırmıştı ve final sınavını tekrar alması gerekti. Bu sayede düşük not alan herkesin ikinci bir şansı oldu.

    Kış tatilinde çalışıp bahar dönemi başlamadan sınavı tekrar edebilecektik. Ben nasıl bir hışımla çalıştıysam finalden B aldım. Bunun üzerine dersin hocası beni kenara çekip “Sen bu ders için tutor olmalısın; kendine sıfırdan öğrettiysen anlamayan birilerine en iyi sen anlatırsın” demişti.

    (Fakat tutor falan olmadım çünkü o kadar stres olmuştum ki bir süre kulak eğitimi falan çalışmak istemedim.)

    Cemre Necefbas · New York Sessions

    Mine Gürevin: Smalls, Mezzrow, Dizzy’s… New York jam kültürü sahneye çıkmadan önce insanı “yargılayan” bir alan mıdır, yoksa tam tersine özgürleştiren mi?

    Cemre Necefbaş: Yine aslında orada kimlerin olduğuna bağlı. Fakat genellemem gerekirse evet, jam session ortamı biraz yargılayıcı bir ortam. Hele de New York gibi yetenekli müzisyenlerle dolu ve rekabetçi bir şehirde.

    Halbuki jam session müzisyenlerin kendilerini geliştirmesi, yeni müzisyenlerle tanışması ve spontane müzik yapma duyusunu geliştirmesi için oluşmuş bir alan.

    Her şeye rağmen bu alanlarda var olmayı öğrenmek beni çok geliştirdi. Vokalist, hem de kadın bir vokalist olarak bu ortamlarda doğrudan önyargıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Müziği bilmediğinizi, ortalama altı bir performans vereceğinizi düşünen insanlar oluyor.

    Kendimi ne kadar geliştirirsem o kadar daha bu tip insanları haksız çıkarmış oluyorum; üstelik birçok yeni insanla tanışıp bağ kurabiliyorum.

    Cemre Necefbaş, WBGO binası önünde

    Mine Gürevin: WBGO’da canlı performans yapmak senin için bir eşik miydi? Radyoda şarkı söylemek ile kulüpte söylemek arasındaki fark ne?

    Cemre Necefbaş: Herhangi bir stüdyo ortamında şarkı söylemek benim için daha çok baskı yaratan bir durum. Sesinizi mikrofondan doğrudan duyuyor olmak çok gergin bir his.

    Fakat WBGO’da performans yapmış olmak çok heyecan verici olduğu ve beraber gittiğim ekiple matrak bir enerjimiz olduğu için düşündüğümden daha kolay ve keyifli geçti.

    New York’ta radyoya çıkmak büyük bir onur.

    Mine Gürevin: Cloud Seven projesiyle indie ve singer-songwriter alanına geçiş yaptın. Caz vokal ile indie üretim arasında zihinsel olarak nasıl bir geçiş oluyor?

    Cemre Necefbaş: Cloud Seven projesi için müzik yazmaya başlayana kadar çoğunlukla sadece caz standartlarından oluşan repertuarlarla sahne alıyordum. Fakat hem kendi dinlediğim müziklerin çeşitliliği hem de hayalimde kurmaya çalıştığım parçalarımın bu repertuvara doğrudan uymadığına karar verince caz vokal projelerimden bağımsız bir oluşuma ihtiyacım olduğunu fark ettim.

    Yaratıcı kimliğimin her parçasının tek bir proje altında buluşması gerekmiyor. Farklı projelere bölmek beni özgürleştirdi. Bu sayede hem geleneğe bağlı caz projelerimi gerçekleştirebiliyorum hem de orijinal bestelerimi daha modern ve pop sesleriyle yazabiliyorum.

    Cemre Necefbas · Blue Skies (ft. Clifford Cameron)

    Mine Gürevin: Clifford Cameron ile duo projenizde eski popüler parçaları caz armonisiyle yeniden yorumladınız. Nostalji mi yapıyorsunuz, yoksa yeniden yazım mı?

    Cemre Necefbaş: İkisi de. Clifford’la New School’daki ensemble’lardan birinde tanıştık ve kısa süre içerisinde fark ettik ki sadece ortak sevdiğimiz müzikler cazla bitmiyor; klasik rock, indie pop gibi birçok grup da var.

    Ne zaman bir prova odasında buluşup müzik çalsak yalnızca caz standartları değil, aynı zamanda bu parçaları da çalıp söylüyoruz; ama armonisiyle oynuyoruz, ritmini değiştiriyoruz.

    Caz çalmaktan öğrendiğimiz doğaçlama ve yorumlama ruhunu bu parçalara da getirebiliyoruz.

    Mine Gürevin: Pandemi sırasında New York’tan ani dönüş… Vedalaşamadan bir hayatı bırakmak. O kırılma anı seni bir müzisyen olarak mı, bir insan olarak mı daha çok sarstı?

    Cemre Necefbaş: İkisini birbirinden ayrı tutmak zor sanırım. Özellikle de New York’ta kurmuş olduğum hayat müzik üzerine olduğu için.

    New York’a 19 yaşında taşındım ve aslında yetişkin hayatımı burada müzik sayesinde tanıştığım insanlarla kurdum. Benim için bu ansız dönüş hepsini bırakmak demekti.

    Mine Gürevin: “Just My Luck” parçasında şans kavramını ironik bir yerden ele alıyorsun. Gerçekten şanssızlık mıydı, yoksa seni başka bir evreye taşıyan bir zorunlu reset mi?

    Cemre Necefbaş: Yani ister istemez şanssızlık diye düşünüyorum. En azından şimdi kolektif bir şafnssızlık olduğuna kanaat getirebildim. Global bir pandemi = büyük şanssızlık.

    Ve inanması güç olmayacaktır; bir süre kendi halime uzun uzun yandım. Her şey bitmiş gibi geldi. İstanbul’da her şeye sıfırdan başlamak gözümde çok büyüdü.

    Bir süre sonra durumu kabullenmem gerektiği çok açık hâle geldi. Bu bir fırsattı: ailemle vakit geçirmek için, şarkı yazmak için, Boğaz’da yürüyüşe çıkmak için. İstanbul’daki müzik camiasını yeniden tanımak, kendime yeni bir çevre kurmak için.

    Geriye baktığımda bu zamanın çok değerli olduğunu anlıyorum. Bana paha biçemeyeceğim dostluklar ve deneyimler kazandıran bir dört sene oldu.

    Cemre Necefbaş
    Cemre Necefbaş, Hayyam Stüdyoları

    Mine Gürevin: Hayyam Stüdyoları’nda Baturay Yarkın, Enver Muhamedi ve Mert Can Bilgin ile kaydettiğiniz o gün… İstanbul’daki kuartet enerjisi New York’taki müzikal enerjiden nasıl farklı?

    Cemre Necefbaş: New York’ta birçok farklı ekiple sahneye çıkmış olsam da “benim grubum” dediğim bir ekip henüz olmamıştı. Orada birçok bar ve kulüp gigi biraz daha “kim müsait” enerjisiyle ilerliyordu.

    İstanbul’da stüdyoya girdiğim arkadaşlarımla hem uzun zamandır tanışıyor hem de sahne aldığımızda hep beraber çalıyorduk. Bu sayede bir kayıt işine kalkışırken daha özgüvenli ve rahat hissettim.

    Mine Gürevin: 33. Akbank Caz Festivali’nde Şenova Ülker ile Ella and Louis repertuvarı seslendirmek… Ella Fitzgerald ile kurduğun kişisel bağ ne?

    Cemre Necefbaş: Ella Fitzgerald tartışmasız şekilde caz vokal idolüm. Seslendirdiği her parçayı bütün enerjisi, içtenliği ve yaratıcılığıyla seslendiren inanılmaz bir vokalist.

    Çocuk yaşta bir yetenek yarışmasında keşfedilip Chick Webb’in orkestrasıyla sahne almaya başlamış; müziği beraber çaldığı müzisyenlerden öğrenmiş eşsiz bir yetenek.

    Öğrenmek istediğim bütün parçaları ilk “Ella söylemiş mi?” diye araştırırım. Onun yorumu bana çok şey anlatır.

    Hani “Bir ünlüyle yemek yiyebilseydiniz kim olurdu?” diye sorarlar ya; benim cevabım hep Ella.

    33. Akbank Caz Festivali, Tribute to Ella & Louis konseri afişi

    Mine Gürevin: Şu an City College of New York’ta yüksek lisans yapıyorsun. Lisans dönemi ile bugünkü Cemre arasında en büyük fark ne?

    Cemre Necefbaş: Deneyim.

    Yüksek lisansa başladığımdan beri kendimi lisansa başlayan hâlimle karşılaştırıyorum. Hâlâ içimde büyük bir heyecan var ama şu an kendimi çok daha ait ve olaylara hâkim hissediyorum.

    İki farklı üniversitede eğitim almış olmak da bana çok şey katıyor. Her kurumun eğitime yaklaşımı ve kaynakları farklı; bunu deneyimlemek de değerli.

    New York’ta uzun süredir yaşamış olduğum için şehirle olan bağımın daha farklı ve derin olduğunu düşünüyorum. Yüksek lisansa başladığımda programımdaki ikinci sınıf öğrencilerden bir tanesi New School’daki vokal dersimizde piyano çalan asistan öğretmenlerden biriydi mesela. Hayatımın farklı evrelerinde tanıştığım müzisyenlerle bu yeni bağları kurmak beni buradaki caz camiasının bir parçası gibi hissettiriyor.

    Cloud Seven

    Mine Gürevin: İki şehir arasında yaşayan bir müzisyen olmak seni kimlik olarak nasıl şekillendirdi? Kendini daha çok New York’lu mu, İstanbul’lu mu hissediyorsun?

    Cemre Necefbaş: Sanırım sonsuza dek “New York’ta yaşayan / yaşamış İstanbullu” olacağım.

    Dediğim gibi, yetişkinliğime burada başladığım için beni ben yapan bazı özelliklerimi ve tercihlerimi buradan almış oldum.

    Fakat pandemide geri döndüğümde İstanbul’la olan bağlarımı güçlendirdiğimi hissediyorum. Dönüp beraber çalmak, konser çıkışı bira üstüne bira içmek istediğim canım arkadaşlarım var.

    Burada öğrendiğim şeyleri, geliştirdiğim kasları İstanbul’un hiç durmadan gelişen ve büyüyen caz kültürüne katmak isterim.

    Cemre Necebaş, Matthew Avedon ile Sunny’s Bar, Brooklyn konseri
    Matthew Avedon ile Sunny’s Bar, Brooklyn konseri

    Mine Gürevin: Mayıs’ta mezun oluyorsun. Bundan sonraki hayalin nedir? Bir albüm mü, iki şehirli bir hayat mı, yoksa tamamen başka bir sürpriz mi?

    Cemre Necefbaş: Hayalim her zaman olduğu gibi bol bol müzik yapmak. Mezun olduktan sonra en azından bir sene daha burada kalıp burada tanıştığım müzisyenlerle kayıtlar yapmak ve New York’un sahnelerine çeşitli projelerimi getirmek istiyorum.

    Geçtiğimiz yaz buradaki gitarist arkadaşım Josh Dunn’la bir duo EP kaydettik, şimdi mixleri yapılıyor. Planımız sonbahara doğru bu projeyi yayınlamak.

    Kalanını bekleyip göreceğim.

    ■

    Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
    Dark Blue Notes’da Röportajlar

    Cemre Necefbaş TR
    Share. Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Telegram Email Bluesky Copy Link
    Previous ArticleFırtına sonrası: Rainbow Rising
    Next Article Tivoli’nin ışığında: Duke Ellington’ın 1964 Avrupa nabzı
    Mine Gürevin

      Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

      Related Posts

      Corcoran Holt: Gelenek, topluluk ve kendi sesini bulmak üzerine

      11 Haziran, 2026

      Sahnenin hafızasını taşıyan bas: Nezih Yeşilnil

      4 Haziran, 2026

      Emre Topak ile müziğin geleceği

      4 Haziran, 2026
      Yazarlar
      Kimiz?

      Dark Blue Notes müziği sevenlerin, sevdiklerini neden sevdiğini anlama çabasından doğan bir oluşum. DBN, müziği yaşamlarının dekoratif bir deseni değil, aksine, yolculuklarının yoldaşı olarak görenlerin; tür farkı gözetmeksizin iyi müziğin peşinde olanların; aktüel olandan kopmadan kalıcı olanı arayanların dergisi.

      DBN, müzikle ciddi olarak ilgilenenlere özgün içerik sunmayı, bu yolla benzer bakışa sahip insanların arasındaki iletişimi arttırmayı hedefliyor. Sayfaları, sıfatları ne olursa olsun fikri olanlara, bunu paylaşmayı isteyenlere açık.

      Her türlü eleştiriniz, öneriniz ve katkılarınız için bize [email protected] adresinden erişebilirsiniz ve eğer destek olmak isterseniz bunu Patreon aracılığıyla yapabilirsiniz.

      İçeriklerden makul miktar alıntı yapabilirsiniz ama lütfen kaynağına bağlantı koyma (hatta DBN’e haber verme) nezaketini gösteriniz.

      Yazıların telifi yazanlara aittir.

      Yayın Kurulu: Burak Sülünbaz, Bülent Seyitdanlıoğlu, Mine Gürevin, Murat Küpeli, Turgay Yalçın.

      Yayın Yönetmeni: Turgay Yalçın.

      Reklam: [email protected]

      Copyright © 2026 Dark Blue Notes. All rights reserved. Powered by MOBCODES.

      Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

      Dark Blue Notes’da yayımlanan içeriklere doğrudan erişmek için Whatsapp Kanalımıza abone olun!

      Kanalı Görüntüle