Bir tanığın ağzından, tüm içtenliğiyle
Bazı albümler vardır ya hani… İlk duyduğunda değil de, gerçekten içine düştüğün, seslerinde kaybolduğun o an aklına kazınır. İşte Agharta benim için tam öyle bir albüm. Onu ilk ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum bile. Ama ne zaman ruhumun kuytularında biraz oyalanmak istesem, kendimi onun seslerinde bulurum. Hatta çoğu zaman, bizzat kendisinin içinde kaybolurum. Miles Davis, o albümü benim içime bakarak yapmış gibi hissederim. Notaları ruh halime göre örülmüş, her geçişi içimdeki fırtınalara göre akortlanmış gibi.
1975 yılının başlarıydı. O dönem Miles Davis, dışarıdan bakınca sanki kendi içine dönmüş bir şehir gibiydi. Neon ışıkları çoktan sönmüş, duvarları grafitilerle dolu, terk edilmiş bir metropoldü sanki. Şehrin sokaklarında, eski melodilerin hayaleti dolaşırdı. Yeni duyulan sesler, tanıdık değildi. Yabancı, ürkütücü, bir o kadar da çekici. Miles Davis’in o dönemki müziği gibi… O şehre davet edilmek istemezdin belki ama, bir kez içine düştün mü, çıkmak da istemezdin.




Miles Davis’le olan tanışıklığım, lise yıllarımda Chet Baker’la başlayan bir arayışın uzantısıydı aslında. Chet, bana cazın o kırılgan, neredeyse şairane yüzünü göstermişti. Ama Miles… Miles bambaşka bir şeydi. Onu anlamaya çalışmak, sanki sürekli değişen bir haritayı okumaya benziyordu. Yolu yoktu, pusulası yoktu. Her seferinde beni bir yerlere götürürdü. Ve o yer sanki kendimden bile sakladığım gizemli bir yerdi.
İlk kez Agharta adını duyduğumda tüylerim diken diken olmuştu. Bilen bilir, Agharta diye bir efsane vardır; yeraltında, gözlerden uzak, bambaşka bir medeniyetin yaşadığı bir dünya… Görülmemiştir, duyulmamıştır ama hep bir şekilde hissedilir. İşte Miles’ın o dönemi de tam olarak böyleydi. O da görülmüyordu artık, kolayca anlaşılmıyordu. Fakat her şeyi hissediliyordu. Bir köşeye çekilmiş, yeni bir dil kuruyordu sanki. Üstelik bu dili öğrenmek isteyenlerin içine bir korku salıyordu. Çünkü yarattığı dilin kelimeleri acıdan, kaostan, bilinmezlikten oluşuyordu.

Miles, geçmişin zarif cümlelerini çoktan terk etmişti. Gecenin bir vakti, sigara dumanı altında çalınan romantik melodilerin adamı değildi artık. Elektrik tellerine konan kuşlar gibi sesi fısıltı değil, çığlık olmuştu. Bitches Brew ile başlattığı devrim, şimdi kendini bambaşka bir forma çevirmişti. Lise öğrencisi olduğum o yıllarda, Miles’ın her kaydını bir tür hava durumu raporu gibi takip ederdim. Agharta’yı ilk dinlediğimde, içimde bir fırtına patladı. O havanın bozulduğunu, gökyüzünün rengini kaybettiğini hissettim. Ve sanırım bu yüzden, yıllar geçmesine rağmen o albüm hep başucumda durdu. Çünkü bazı fırtınalar insana, yağmurdan daha fazlasını anlatır.
Bir tanığın hayal dünyasından, Osaka’da Bir Gün: 1 Şubat 1975… Kenji Yamamoto o günü asla unutmadı.
Kenji Yamamoto (*), 28 yaşında, Osaka’da doğmuş, büyümüş ve Tokyo’ya yerleşmişti. Tokyo’da plak dükkânı işletiyordu. Osaka’ya her zaman gelemiyordu. Hayran olduğu Miles Davis’i izlemek için gelmişti. Anne ve babasının evinde o sabah uyandığında hissettiği, sıradan bir günün başlangıcı değildi. İçinde bir şey kıpırdanıyordu. Sanki hava daha yoğun, zaman daha ağırdı. Perdeleri araladığında Osaka’nın gri sabahı dışarıda her zamanki gibi görünüyordu. Kenji’nin içinde ise görünmeyen bir sahne kuruluyordu.
Festival Hall’un önüne öğle saatlerinde ulaştı. Onun gibi düşünen başkaları da çoktan oradaydı. Kalabalık yavaş yavaş artıyordu. Japon kalabalığı her zamanki gibiydi. Sessiz, sabırlı, düzenli. Kimse itişip kakışmıyor, kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Neredeyse meditasyon halindeydiler. Kenji’nin içi fokur fokurdu. Midesinde kelebekler uçuşmuyor, gök gürlüyordu. Kalbinin attığını değil, çarptığını hissediyordu. Göğe doğru açılan bir kapının eşiğindeydi. Ve birazdan o kapıdan içeri girecekti.
Kapılar açıldı. Bina, dev bir organizma gibi seyircileri içine çekti. Kenji koltuğuna oturduğunda, elleri titriyordu. Nefes almakta zorlanıyordu. İçerideki hava yoğundu, sanki elektrikle doluydu. Konser henüz başlamamıştı. Havada bir şeyler asılıydı. Sabırlı bekleyişin kendisi bile bir törendi.
Ve sonra, sahneye biri çıktı. Kenji önce tanıyamadı onu. Zayıflamıştı. Yüzü karanlıktaydı. Gözlüklerinin ardından gözleri seçilmiyordu. Ama yürüyüşü… Başını hafifçe öne eğerek attığı kararlı adımlar… Tanıdı işte. Bu, Miles Davis’ti. Onun başka kopyası yoktu. Bu adam yürümüyordu, sanki bir manifestoyu sahnede adımlıyordu. Üzerindeki siyahlar, tavrındaki sükûnet, etrafına yaydığı gerilim… Bütün maskelere rağmen, kendini ele veriyordu. Ardından grup üyeleri geldiler. Her biri başka bir dünyadan gibi duruyordu. Hepsi bir aradaydılar fakat hiçbirinin diğerine benzemez bir hâli vardı. Bir süre sessizlik oldu. Işıklar söndü.

Sonra, ses başladı. Kenji için o an, hayatın ikiye bölündüğü andı. Öncesi ve sonrası. O ilk notayla birlikte zaman eğrildi sanki. Sesler, alışılmış anlamlarından sıyrıldı. Bu bir caz konseri değildi. Hatta bu müzik bile değildi artık. Bu bir yolculuktu. Bir roman gibiydi bu; elektrikle yazılmış bir hikâye. Duyulan her ses, o romanın bir cümlesi gibiydi. Ama cümleler kelimelerle değil, titreşimlerle kuruluyordu.
Prelude başladığında, Kenji yerinden kalkmadan sahnenin içine çekildi bir anda. Sanki gitarlar üzerine çullandı. Bas, göğsünün tam ortasında çarpmaya başladı. Ve davul… O davul bir savaş ilanıydı. Tüm şehir ayaklanmış, isyan ediyor gibiydi. Yerdeki her taş, gökyüzündeki her yıldız yerinden oynuyordu. Geriye dönüş artık mümkün değildi.
O an şunu farketti. Şarkıların isimleri önemli değildi. Parçalar konuşmuyordu, sesler konuşuyordu. Her köşe başka bir öykü anlatıyordu. Her ses başka bir karakterdi. Miles bazen trompetini dudaklarına götürüyordu, bazen yalnızca sahneyi izliyordu. Ne zaman bir adım atsa, grup yön değiştiriyordu. Bir müzisyenden ziyade, zaman bükücüydü. Miles müziği değil zamanı yönetiyordu.
Sonra Pete Cosey öne çıktı. Kenji neye uğradığını anlayamadı. Gitar başka bir şey olmuştu. Pedallar, teller, amfiler… Hepsi bir araya gelmiş, sahnede bir canavar yaratmışlardı. Gitar, uzaylı bir dilde konuşuyordu. Feedback’ler çığlık çığlığa bağırıyor, wah-wah pedalıyla sanki gezegenler arası bir haberleşme kuruluyordu.

Ve Miles… Miles, Pete’e sadece alan tanımadı. Geri çekildi. Seyretti. Teslim oldu. Bu, liderlik değildi. Özgüvenin fiziksel hâliydi. Artık bir orkestradan değil, sağlam bir sinir sisteminden bahsediyorduk. Görünmeyen kablolar vardı aralarında. Kimse göz göze gelmiyor ama herkes aynı sinyalleri okuyordu. Bir el hareketi, bir baş eğişi, tüm yapıyı değiştiriyordu. Müzik canlı bir organizmaydı. Miles sahnede bu işin nabzını tutuyordu.
Kenji ise koltuğunda oturuyor, içinden dışarıya, dışından içeriye savruluyordu. Kendini bir dinleyici gibi değil, sahnedeki varlıklardan biri gibi hissediyordu. Bedeninin içinden dışarı çıkmış, göğe yükselmiş konseri hem izliyor hem yaşıyordu. Tuhaf bir uyanıklıktı bu. Acı veren, ayıltıcı bir his.
Bu Ne Cazdı, Ne Funk… Bu Bir Distopyaydı!
Kenji hayatında ilk kez bir şeyi bu kadar güçlü hissediyordu. Adını bir türlü koyamıyordu. Dinlediği müzik bir türünden ziyade bir atmosferdi. Bir şehir gibi… Terk edilmiş bir şehir. Yıkılmış, hâlâ yaşayan, ayakta duran, duvarlarında hayaletler dolaşan bir şehir. Gece boyu neon ışıklarının titrediği, sokak aralarından çığlıkların yükseldiği, gölgelerin yürüdüğü bir yer. Ve Miles Davis, bu şehrin anlatıcısıydı. Rehberiydi. Trompet bazen bir fabrika düdüğü gibi keskin, bazen bir çocuk ağlaması kadar kırılgandı. Her notada başka bir ruh çırpınıyordu. Müzik dans ettirmiyordu. Beden değil, ruh dönüyordu burada. Baş değil, iç organlar dönüyordu. Sanki hepsi bir araya gelip titreşiyor, yeniden düzenleniyordu. Dinlerken bir ara, rahatsız oldu Kenji. Oysa hissettiği rahatsızlık, ona canlı olduğunu hatırlattı. Uyandırdı. Hissettiği huzur değil, hakikatti. Arada bir insanın gerçeğe ihtiyacı olur diye içinden geçirdi Kenji, huzura değil.
Konser bittiğinde dışarı çıktılar. Dış dünya hâlâ yerli yerindeydi. Sokaklar, ışıklar, insanlar… Ama Kenji öyle değildi. İçinde bir şey değişmişti. Gözle görülmeyen, elle tutulmayan bir şey çatlamıştı. Bir duvar yıkılmıştı. Miles Davis, o gece ona sadece müzik çalmamıştı. O gece ona başka türlü duymanın mümkün olduğunu göstermişti. Başka türlü yaşamanın…
Yıllar geçti. Agharta üzerine çok şey yazıldı. Eleştirildi, tartışıldı. Kimisi ne olduğunu anlayamadı, kimisi içinde kendini buldu. Ama Kenji için o albüm, bir ifade biçimi değil, bir ihtiyaçtı. Bir anlatım yolu değil, bir kaçış yoluydu. Bugün hâlâ o sesleri duyduğunda, her ne kadar yıllar geçse de, içinde aynı şey olur Kenji Yamamoto’nun. Kasları gerilir, göz bebekleri büyür. Agharta, her seferinde yeniden başlayan bir roman gibidir onun için. Her dinleyiş bir ilk karşılaşma, yeni bir keşif.
Ve belki de en önemlisi. Agharta, asla tam olarak anlaşılamaz. Çünkü o, anlaşılmak için değil, hissedilmek için yaratılmıştır.
Bir tanığın kaleminden, Agharta için son sözler
Yıllar geçti. Agharta hep tartışıldı. Kimisi hiç anlamadı, kimisi içindeki kaosta kendini buldu. Benim içinse bu albüm, müziğin bir biçim değil, bir ihtiyaç olduğunu kanıtladı. Bir anlatım yolu değil, bir kaçış yolu… Agharta’nın içindeki sesleri her duyduğumda, ilk kez dinliyormuşum gibi hissederim.
Agharta’dan sonra Miles sessizliğe gömüldü. Sahnelerden çekildi. Kayboldu. Ama o yokluğunda bile sesi büyüdü. Sessizliği yankılandı. Bir tür kehanet gibi…
Agharta onun en karanlık ama en dürüst albümüdür bence. Bir albümden fazlası. Bir içe bakış. Bir çığlık. Bir direnme biçimi.
Miles, kendi içindeki o yeraltı şehrine indi. O şehirde bulduğu sesleri bize bıraktı. Ve ben hâlâ… Hâlâ o şehrin kapısında bekliyorum. Her dinleyişimde o kapı biraz daha aralanıyor.
(*) Kenji YAMAMOTO, yazarın hayal ürünü bir karakterdir.
■ Başucu Albümüm serisi
■ Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
■ Agharta: Spotify


