İstanbul’u bir şarkı değil, bir ritim ve topografi olarak okuyan İstanbul Sessions, yeni albüm “Mahalle” ile kenti melodiden çıkarıp akustiğe, tarihten şimdiye taşıyor.
Şehirlerin birer sesi vardır. Bazen bir vapur düdüğünde saklanır, bazen bir fren sesiyle yankılanır, bazen de gecenin bir noktasında kentin kendi kendine mırıldandığı o belli belirsiz uğultuda. İstanbul’un sesi ise hiçbir zaman tekil olmadı. Bir koroydu o gürültülü; bazen paslı, bazen parfümlü, bazen çamurlu, bazen parlak, bazen sisli. İlhan Erşahin’in İstanbul Sessions projesi yıllardır bu koro içinden belirli tonları seçip büyütüyor. Groove’u, ritmi, döngüyü, geceyi, topografyayı ve akışı. Şimdi, 16 Ocak 2026’da yayınlanacak Mahalle albümüyle, İstanbul bir şehir olmaktan çıkıp bir ses mimarisine dönüşüyor. Hem diskografinin, hem de son 20 yılın İstanbul ruh hâlinin yeni bir katmanı açılıyor.

Bu albümün başlama noktasında bir şehir yürüyüşü seziliyor. Nublu’nun New York’taki düşük tavanlı sahnesinden Taksim’in gece rampalarına, Babylon’un ter kokulu kulüp estetiğinden Galata Köprüsü altındaki paslı metal titreşimine kadar uzanan bir yürüyüş bu. Erşahin yıllardır iki şehri birlikte taşıyor. Nublu’nun gece yarısı jam session yoğunluğu ile İstanbul’un sabah 05:00 sisinin aynı kapta eritildiği bir kimya laboratuvarı gibi. New York’ta başlayan bir cümle, İstanbul’da bir yokuşta bitiyor; bazen de tam tersi. “Mahalle”, bu uzun yürüyüşün sahnesi olduğu kadar akustiği de.
İstanbul Sessions ilk kurulduğunda, 2009’da, Erşahin’in bir sanat etkinliği için Alp Ersönmez, Turgut Alp Bekoğlu ve İzzet Kızıl ile kurduğu bir kerelik “combo” şehir hissi zaten belirgindi. Proje melodiden çok ritme, şarkıdan çok groove’a yaslanıyordu. Ersönmez’in bası şehri taşıyan ana damarlardan biri gibidir. Bekoğlu’nun davulu trafiğin kendisi gibi, hızlanır, sıkışır, açılır, tekrar daralır. İzzet Kızıl’ın perküsyonu ise İstanbul’un dış çeperinden gelen sesleri taşır: Akdeniz, Balkan, Mezopotamya, Arap coğrafyası ama hiçbirinin folkloruna teslim olmayan bir karışım. Bu yüzden yıllarca şu soru soruldu. Bu gerçekten caz mı? Yoksa rock mı? Elektronik mi? Akdeniz mi? Belki hepsi; belki hiçbiri. Çünkü İstanbul Sessions kategorilerle değil, benzerliklerle çalışıyor. Bir keresinde Paris’te bir kulüp konserden sonra şöyle dedi: “Bu jazz değil, bu İstanbul.” Yerinde bir tespitti. Kategoriler müzik yazarı içindir; şehir kategorileri bilmez.
“Mahalle” isim tercihleriyle bu fikri derinleştiriyor. Albümün sekiz parçası birer yer ismi… Yedi Tepe, Asmalı, Galata, Haliç, Tünel, Karaköy, Odakule, Tersane. Bunlar şehir kartpostalı değil; yürürken duyulan İstanbul. Fren sesi, paslı tersane duvarı, martı çığlığı, gece servisleri, vapur düdüğü, alt geçit yankısı, kahveci filtresi, grafiti, kâğıtçı, balıkçı, tramvay ve ter. İstanbul melodiden çok ritim saklar. Hafızayı melodiler değil, temposu taşır. Bu yüzden “Mahalle” melodik değil; topografik bir albüm. Parçalar birer şarkı değil, birer sekans gibi. Bir yönetmenin şehir için kurduğu uzun bir film gibi dinlenebilir. Galata’nın basla çizilen silueti, Tünel’in saksofonla daralan mekân hissi, Haliç’in su yüzeyindeki titreşimi andıran perküsyonları, Tersane’nin endüstriyel sesi, Asmalı’nın gece yarısı nemi, Karaköy’ün paslı demir rengi, Odakule’nin beton yankısı ve Yedi Tepe’nin soluk alış verişi… İstanbul’un mekân üzerinden tarif edildiği bir ses dili.
Kadronun gücü burada ortaya çıkıyor. Çekirdek ekip yine aynı… Erşahin (saksofon), Ersönmez (bas & co-producer), Bekoğlu (davul), Kızıl (perküsyon). Bir virtüözler projesi değil; bir şehir topografyası. Şehri anlatmak için nota değil; alışkanlık, refleks, bakış ve işaret gerek. İstanbul Sessions’ın sahnede de iyi olması bu yüzden. Ersönmez bu albümde bestecilikte öne çıkıyor. Bazı parçalar ona ait, bazıları birlikte yazılmış. Bekoğlu’nun davulu “trafik gibi”, hiç düz değil. Kızıl’ın perdesiz perküsyonları şehri Akdeniz’den Mezopotamya’ya kadar taşıyor.
Prodüksiyon da aynı şehir estetiğini sürdürüyor. Albüm Babajim İstanbul’da kaydedilmiş. Cihan Barış’ın mühendisliği, Yazgülü Gürer, Altus Poyraz ve Alper Mert’in teknik katkıları, mix’te Caio Carvalho, mastering’de David McNair var. İstanbul gürültülü ve kalabalık bir şehir olsa da bu kayıt kirli değil. Derin, temiz ve panoramik. Albümün sinematik niteliği prodüksiyonla doğrulanıyor. İstanbul’un sesi ilk kez bu kadar net, bu kadar kontrollü ve bu kadar geniş açılı duyuluyor.
Albümün yayın süreci de dikkat çekici. Takvim kademeli ilerliyor. 3 Ekim’de Bandcamp üzerinden ön sipariş açılıyor ve dinleyiciye ilk işaret fişeği olarak Galata sunuluyor. Ardından 14 Ekim’de dijital bir 45’lik geliyor: Galata/Karaköy. İkinci dijital 45’lik ise 2 Aralık’ta, bu kez Yeditepe/Asmalı olarak yayınlanıyor. Tam albüm, 16 Ocak 2026’da Nublu Records etiketiyle dijitalde dinleyiciye ulaşıyor. Fiziksel süreç daha yavaş ve takvimli ilerliyor. Albümün gatefold LP baskısı Mart 2026’da geliyor. Aynı dönemde koleksiyonerler için iki ayrı 7’’ plak da piyasaya çıkıyor: (NUB-0691) Galata/Karaköy ve (NUB-0692) Yeditepe/Asmalı.

Bu adımlı strateji New York’un Downtown caz sahnesinde 2000’lerde sıkça görülen modeli hatırlatıyor. Müzik önce kulüpte dolaşır, sonra dijitalde, ardından plakta somutlaşır. Başka bir deyişle, şehre temas ettikten sonra kayıt olur.
Tüm bu süreçte İstanbul-New York hattı da yeniden beliriyor. Erşahin hiçbir zaman sadece bir caz saksofoncusu olmadı. Aynı anda kulüp sahibi, sahne kurucu, ekosistem yaratıcısıydı. Nublu bu yüzden bir trafik noktası. Downtempo caz, elektronik, Akdeniz, rock ve deneysel müzikler arasında geçiş yapan bir durak. Bugge Wesseltoft ile Tokyo’da, Red Hot Chili Peppers tayfasıyla São Paulo’da, Balkan kökenli müzisyenlerle Avrupa salonlarında aynı sezonda çalabilmek, tekniğin dışında dil de gerektirir. İstanbul Sessions’ın dili evrensel, çünkü çeviriye ihtiyaç duymaz.
“Mahalle”nin en güçlü yanı ise İstanbul’u nostaljiden arındırması. Bu şehri uzun yıllar melankoli ve romantizm taşıdı. Oysa şehir ne melankolidir ne aşk hikâyesi; şehir bir ritimdir. Ritim bedende kalır. Albümde İstanbul hatıralardan değil mekândan akıyor. Galata’da turisti değil tramvay frenini duyuyorsun; Karaköy’de balıkçı değil asfaltın yağmur sonrası kokusunu; Tünel’de nostalji değil mekanik titreşimi; Tersane’de endüstri; Asmalı’da gece kazası; Yedi Tepe’de tarih değil nefes; Odakule’de betonun yankısı.
Sonuçta soru yine aynı. Bu gerçekten caz mı? Belki değil. Ama belki de caz artık biraz da böyle bir şeydir; kategori değil yöntem. İstanbul Sessions yıllardır sahnede bunu ispatlıyor. Avrupa’da, Amerika’da, İstanbul’da aynı tepki geliyor. Bir müzik türü değil, bir şehir duygusu. Jazz, rock, elektronik ve Akdeniz hattı iç içe duruyor ama hiçbirinin ülkesine giriş yapmıyor, transit bölgede kalıyor.
“Mahalle”nin asıl teması şu: İstanbul’u şimdiye yerleştiriyor. Şehir artık kartpostal değil, sanki bir film soundtrack’i. Yalnızca geçmişin değil bugünün de müziği. Albüm dinlenmiyor, geziliyor. Yürüyerek, koklayarak, terleyerek, düşünerek. İstanbul gibi. 16 Ocak’ta albüm çıktığında herkes aynı şeyi fark eder mi bilinmez. Ama dikkatle dinleyen biri için İstanbul artık romantik bir dekordan ziyade topografik bir ses evreni. Ve bu evren kimsenin tekelinde değil; şehrin kendisinde…



