Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Spotify Bluesky
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    • ANA SAYFA
    • YENİ
    • VİTRİN
    • PORTRE
    • GÜNCEL
    • GÖRÜŞ
    • RÖPORTAJ
    • YAZARLAR
    • ENGLISH
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    RÖPORTAJ

    Ayşegül Yeşilnil ile yeniden doğuş üzerine: Sahne, doğaçlama ve yeniden duymak

    Ayşegül Yeşilnil’in hikâyesi sadece ürettiklerinde değil, kaybettiğini sandığı duyuyu nasıl geri çağırdığında gizli. Müzisyenin 39 yıldır süregelen müzik serüvenini, sahnenin o tarif edilmez büyüsünü, işitme kaybıyla sınanan bir hayatı ve sanatı yeniden doğuşa çeviren iradesi üzerine konuştuk.
    Mine GürevinBy Mine Gürevin16 Nisan, 2026
    Ayşegül Yeşilnil

    Ayşegül Yeşilnil’in resimle, cazla, sözle ve hafızayla kurduğu çok katmanlı dünyasında, yıllar önce kaydedilip bekleyen Rüzgâra Şarkılar Söyle’nin yeniden gün yüzüne çıkışı da var, Live Jazz Concerts ile sahnedeki o anlık doğaçlamaların kayıt altına alınmış hali de. Ama bu hikâyeyi asıl derinleştiren, sesiyle yaşayan bir sanatçının işitme kaybıyla sınandığı ve o sessizliğin içinden yeniden doğduğu o kırılma anı. Bu söyleşide yalnızca iki albümün hikâyesi yok. Burada bir sanatçının zamana karşı sabrını, sahneyle kurduğu neredeyse fiziksel bağı, resimle müzik arasında açtığı geçidi ve hayatın en sert darbelerine rağmen üretmeye devam eden bir ruhun direncini hissediyorsunuz. Yeşilnil, cazı neden bir müzik türü değil bir yaşam biçimi olarak gördüğünü anlatıyor. Kaybın, mucizenin, sahnenin ve yeniden duymanın iç içe geçtiği bu anlatı, aslında onun sesiyle birlikte yeniden ayağa kalkışının hikâyesine dönüşüyor.

    ■

    Mine Gürevin: “Live Jazz Concerts” sizin ilk caz albümünüz olarak yayımlandı. Neden bir stüdyo albümü değil de canlı performans kayıtlarıyla başlamak istediniz?

    Ayşegül Yeşilnil: Çünkü, hayatımda en mutlu olduğum anlar dinleyicilerime kavuştuğum anlardır ve işte o zaman ortaya ateş çıkar. Ruhlarımız karşılıklı temas halindedir. Hele yaptığınız doğaçlamanın algılandığını hissettiğinizde, o yüreğinizden akan çağlayanın köpükleri gibi olur; nehir daha da coşkun akar; tatlı bir heyecan, doruklara çıkar. Bu duygusal ve duyarlı anlar ise, sadece konserlerde yaşadığımız bir gerçektir. Tam anlamıyla sevabıyla, günahıyla, olduğun gibi, üzerinde oynamamış, başa alıp alıp tekrarlanmamış olan kayıtlar, çok daha hakiki hisler barındırıyor. 

    Ben kayda çok fazla değer veririm. Konser kayıtlarımızdan alabildiğim kadar aldım. İşte onlar birleşip, teknoloji sayesinde  insanlara ulaşıyor . 

    Farklı yıllar ve mekanlardan derlememiz de çok eğlenceli geldi. Bunlar, farklı müzisyen arkadaşlarımla elbette yine sahnede tek ruh olup yorumlamalarımız. Elbette ki stüdyoya karşı değilim. İlk albümüm Rüzgâra Şarkılar Söyle stüdyo kaydıdır. Ancak,  konser kayıtları, yani o an olanlar, değişik bir sihir barındırır.

    Mine Gürevin: Caz sizin için bir tür mü, yoksa bir varoluş biçimi mi?

    Ayşegül Yeşilnil: Varoluş biçimi daha yakın bana. Caz yaşam biçimi aynı zamanda. Bunu nasıl anlatsam? Özgür, ama bir o kadar da disiplinli, çalışkan ve var edici  olma hali.. dünyanın tüm seslerine açık ama kendin gibi olabilme ve bunu en yalın şekilde  ifade edebilme hali… Kıskanmak değil paylaşmak üzerine kurulu bir düşünce hali… Öğrendikçe aktarmayı seçebilme ve tevazu sahibi olma hali… Hem en sakin, hem de en çalkantılı olma hali… Öğretenlerine minnet, öğreteceklerine sabır duyma hali… Derin sularda en özgür şekilde yüzme hali… 

    Mine Gürevin: Sahnedeki doğaçlama özgürlüğünüz ile resim yaparkenki özgürlüğünüz arasında nasıl bir bağ var?

    Ayşegül Yeşilnil: Yüksek volüm müzik dinlerim. Zaman zaman dans ederim. Özellikle caz resimlerimi yaparken elim yüzüm her yerim boya içinde kalır. Çok ama çok özgürüm. Bitince ve imzamı attığım zaman, işte ancak o zaman Nezih görür. O da bana karşı muazzam saygılıdır bu süreçte. Boş duvara bakıyor ve orada yapacağınız resmin bitmişini görüyorsunuz ve her şey işte böyle başlıyor. O gördüğünüzün dünyaya gelme aşamasında,  hislerimi o kuvvetli hislerimi hangi kelimem, cümlem anlatabilir ki?   

    Bir keresinde ne halde olduğumu unutmuşum, buz gibi kış günü, hava kararmış ve ben resme ara verip marketten birşey almaya gitmişim. Nezih de yok; çalışmaya gitmiş. Şarküterideki buzdolabının arkasındaki görevli, “Ayşegül  hanım afedersiniz birşey söyleyeceğim” dedi. Baktım yüzüne. “Biraz kendinizle ilgilenseniz? Çok sarı görünüyorsunuz. Bir de şey…” dedi. Yukarıdaki aynayı işaret etti. Başımı kaldırdım.

    Saçımın tepesinde, darmadağınık bir topuzu tutan, ucu boyalı kocaman bir resim fırçası var. Yüzümde alnımdan çeneme kadar akmış sax mavi akrilik boya, ellerim her renk boya, ayağımda botlar arkasına basılmış ve ayaklarımda çorap da yok. Ama dondurucu soğuk bir hava. Saatlerdir resim yapıyorum ve market aynasında kendimle karşılaşıyorum. Ödüm patladı kendimi görünce! Meğer çocuğun o acıklı acıklı bakışı bu yüzdenmiş. Hiç bir şey demeden aldım paketimi, hızla döndüm eve.

    Şimdi düşündüm de, aslında biri o halimi fotoğraflasa nefis sergi afişi olurmuş. Belki de kendim çizerim bir gün.

    Resim yapma sürecimde dünyevi olan her şey ile bağlantım kesiliyor. Sabah 8-9’a kadar resim yaptığım uzun yıllar var. Hatta en abarttığım dönem 11’de uyumamdı. Tamamen terse dönmüştü yaşam saatlerim. 

    Resim yaparken özgürlüğümü yapayalnız yaşıyorum. Ta ki insanlara ikram edene yani sergi açana kadar. Oysa ki müzikteki özgürlüğüm daha farklı bir özgürlük. Bir ekip çalışması var. Her müzisyenin birbirine o an sahnede vermiş olduğu hisler, sesler var. Bu da muhteşem bir his. Birbirimizi saygıyla dinleyerek, özgürce fikirlerimizi anlattığımız, birbirimize ilham verdiğimiz bir sohbet etme hali…

    Mine Gürevin: Erol Pekcan sizi “kendisi gibi söyleyen ve sıra dışı doğaçlama yeteneğine sahip, çok güçlü bir caz sanatçısı ” olarak tanımlamıştı. Gerçekten ‘kendi gibi’ söylemek kolay mı?

    Ayşegül Yeşilnil: Kolay olan taklit etmektir. Kendin olabilmek ise iz bırakmaya başlamaktır. Kendine özgü stil yaratan bir sanatçı olabilmek için çok dinlemek, her koşulda çok emek vermek ve çalışkan olmak en önemli koşullar. Erol Pekcan ile Bilsak Yeniköy’de yaz boyunca her gece caz söylemiştim. Bir gece Joan Baez konseri vardı ve onu fakülte dönemimde çok dinlerdim. O gece de konsere gidemediğim için üzülmüştüm. Gecenin sonuna doğru gözlerimi açtığımda en ön masada o beni gülümseyerek dinliyordu. Böyle güzellikler oluyordu işte. Erol ağabeyim, babam gibi olmuştu adeta. Kışın en soğuk gününde bile kapımızı çalar, “Ayşe sana plaklarımdan karışık bir kaset hazırladım dinle kızım bunları” diye uzatırdı. Onu çok severdim. Bilirdim ki o da beni… Getirdiği müzikleri saygıyla, açık kulakla ve çok dinlerdim. Büyüklerimin emek verdiği herşey kıymetliydi.

    Elbette Nezih Yeşilnil, yaşamı boyunca bana emek verdi. Eşim, öğretmenim, sahnede de müzisyen arkadaşım oldu. Çok şanslıyım ki Nezih sayesinde, hep caz müziğinin en kıymetli isimleri ile donanmış bir çevrem vardı. Cazı çok dinledim. Şahsen en fazla enstrümanistleri dinlemeyi seçtim. Çünkü kendimi hep bir nefesli çalgı olarak düşündüm. Sahnede de bu durum devam etti. Düşünceme göre ben bir nefesli çalgıydım. Kendimi her anlamda öne atmaktansa müziğin içindeki olmayı seçiyordu beynim. İşte o zaman birlikte müzik yaptığın insanlarla sahne üzerinde başka bir sohbet başlıyor. Bir dinleyici sormuştu caz konserimizde: “Siz ne yapıyorsunuz, bu nasıl bir sihirdir böyle? Başka bir şeyler oluyor sizin  müziğinizde.”

    Evet, o başka bir şeyler tam da bu işte. Her şeyden önce dinleyicimize kavuştuğum için çok sevinerek başlıyorum konsere. Kalbim her birine sonuna kadar açık. Tamamen kendim olarak, sahnedeki müzisyen arkadaşlarıma ruhen katman katman sarılmak! Adeta gülün her bir yaprağı gibi sarılmak. İşte o zaman mis gibi kokan bir güle dönüşüyoruz. 6 kişi görünsek bile tek ruh olup, müthiş bir sinerji oluşmasını yaşıyoruz. O müzikal yolculuğumuz, sohbetimiz, yorumlarımız, doğaçlamalarımız, anı muazzam bir doyumla ve saygıyla  yaşama hali… ‘Gülün mis gibi kokusunu ruhuna üfleme hali’… İşte o zaman başka bir şey olmuş oluyor. Sanki bitmesini istemediğiniz bir şey; o, ruhunuzun derinliklerinde hissettiğiniz mis gibi kokular diğer insanların ruhuna da ulaşıyor. Son şarkı yaklaştığı zaman belli etmem ama içten hüzünlenirim. Bu çok önemli çünkü. Konserin son şarkısının gelmesini istemeyen bir caz şarkıcısıyım.

    Mine Gürevin: Uzun yıllardır birlikte müzik yaptığınız Nezih Yeşilnil ile sahnede telepatik bir bağ olduğunu düşünüyor musunuz?

    Ayşegül Yeşilnil: Telepatik ötesi desek daha da doğru olacak. Müziğimizi icra ederken sürprizler yapsak dahi tam yerinde ve zamanında bir araya gelir seslerimiz. Birbirimize bakmamıza bile gerek yoktur. Duygularımız birbirine bakıyordur zaten. Bu uyum öylesine kıymetli ki… Tabii çok adil, dürüst, önemli bir müzik insanı ve eğitmen ile hayatımın birleşmesi büyük şansımdır. Paylaşımcı ve sabırlıdır. Bu yüzden gerek özel ders alan, gerekse akademiden öğrencileri de çok şanslıdır. Duyularımız birbirine karşı son derece güçlü bir telepatik bağ ile bağlıdır. 

    Mine Gürevin: Repertuvardaki caz standartlarına yaklaşımınız nasıl? Sadık mı kalırsınız yoksa dönüştürür müsünüz?

    Ayşegül Yeşilnil: İlk yıllarda belki sadık sayılırdım. Şarkıları iyice öğrenip hazmettikten sonra… İşte sonra olanlar oldu tabii. Ritmiyle melodisiyle sınırsız bir özgürlük içerisinde söylemeye başladım. O doğaçlama duygusunun kuvvetliliği sanırım piyanist olan dedemden gelen genlerden dolayı. 1926’da geceleri Karşıyaka Halk Eğitim Merkezi’nde sessiz sinemayı izlerken filme göre, doğaçlama  piyano çalan kişi dedemmiş. Doğaçlamayı çok seviyorum. Tamamlanmış hissediyorum. Bu resim yaparken de aynı his. 

    Mine Gürevin: Sizin için cazda teknik mi önce gelir, hikâye mi?

    Ayşegül Yeşilnil: Hikaye! Ses tekniği ile ilgili bilgileri üniversitede müzikoloji bölümünün çok sesli korosuna girdiğimde hocamız Erdoğan Okyay’dan almıştım. İstanbul’da ise canım hocam Nüket Ruacan bana bilgilerini aktardı. Sesimi meğerse yanlış kullanıyormuşum. Anlattı, eğitti, hem hocam hem çok yakın arkadaşım oldu. Ancak tekniği çok fazla öne attığımızda, duygudan uzaklaştığımız da bilinen bir gerçek. En doğrusu dengeleyebilmek.

    Mine Gürevin: Hayatınızda bir dönem işitme kaybı yaşadınız. Sesiyle yaşayan bir sanatçı için bu nasıl bir kırılmaydı?

    Ayşegül Yeşilnil: İlk önce büyük bir şok idi. Bir sabah uyanıyorsunuz ve duymuyorsunuz! Derhal doktorlar, ağır tedaviler süreci başladı. Benim haberim olmasını istememiş doktor ve Nezih’e ”ancak bir  mucize olursa duyabilir” demiş. Dudak okumaya başladım. Duymayınca konuşma da bozuluyor. Bazı harfleri takılarak çıkıyor. Çok acaip bir durum. Ben bilgisayar ekranına konserlerimden fotoğrafları ya da videoları koyuyordum. Kulaklık takıyordum, duyuyor(muş) gibi yapıyordum duymayarak. Gözlerimden yaşlar iniyordu ancak bu üzüntü ile ilgili değildi. İlginç olan da buydu zaten. Yeni çıkan “Live Jazz Concerts” adını verdiğimiz albümümdeki şarkılardı ve diğerleri..

    Umudumun dozunu her geçen gün daha da arttırarak, yeniden duyacağım cümlesini tekrarlayarak, manen güçlü olarak, yeni gelen günü sessizce karşılıyorum. Hücum dozda kortizon alarak ve vurgun yiyenlerin girdiği yüksek basınç odasına günde 2.5 saat, haftalar boyu her gün girerek… Çok fazla zor bir süreçti. İç kulak felci olduğundan denge de gitmişti ve birkaç adım atabiliyorum ev içinde de. Denge olmayınca düşüyordum çünkü. Şarkı söylemeyi öylesine çok istiyordum ki… Hep”Bir gün yeniden duyacaksın Ayşegül,  yeniden söyleyeceksin şarkılarını. Yeniden… Yeniden rüzgarın sesini duyacaksın, yeniden kuşların cıvıltısını, yeniden ağaçların rüzgârda çıkardığı hışırtıyı, denizden gelen dalga seslerini… Her şey yeniden başlayacak.” İçimden bunları söylüyordum hep. Bunları çok özlüyordum. Rüzgârın sesini ilk duyduğumda hayata teşekkür ederek ağlamıştım. 

    Mine Gürevin: O dönemde en çok neyi özlediniz? Alkışı mı, piyanonun ilk notasını mı, yoksa kendi sesinizin titreşimini mi?

    Nezih’in gitar çalmasını ve benim şarkı söylememi özledim. Bunu 1000 yıldır hep yaparız çünkü. Nefes almak gibi en doğalımızdır bizim. Nezih yine kontrbasını ve gitarını çalıyordu elbette ama benden ses çıkamıyordu. Duymayınca konuşamıyorsunuz da. Harfler, kelimeler takılıyor garip bir durum. 

    Mine Gürevin: Hiç “artık sahneye dönemem” dediğiniz bir gece oldu mu?

    Ayşegül Yeşilnil: Yok  olmadı! Yani benim kişiliğimde hep olumlu bakış galiptir. Duyumlarıma göre bu süreçte tam tersini yaşayanlar da olmuş. 

    Mine Gürevin: Sessizlik size ne öğretti? Müziği başka bir yerden duymayı mı?

    Ayşegül Yeşilnil: İçimde hep müzik vardı zaten. Bazen de kocaman bir boşluk oluyordu. Evet duyamadığım bir gerçekti ve beynim bu gerçeği tüm gücüyle reddediyordu. Uyanınca, birkaç adım ötemdeki çalışma masama oturtuyordu beni Nezih. Resim yapıyordum. Resmi ve müziği hep ikiz çocuklarım olarak ifade etmişimdir. Onlar birlikte büyüdüler. Bir çocuğum fena halde yere düşmüştü ama diğer çocuğum ise onu elinden tutmuş kaldırmaya çalışıyordu. Aslında durumun tam da özeti buydu. Durmadan sessiz dünyamda “Ayşegül’ün Rüyaları”nı çizmeye başladım. Resim, müziğin yokluğunu doldurabilme çabasına girmişti.

    Mine Gürevin: Sağır kaldığınız dönem resimlerinizi etkiledi mi? Renkleriniz değişti mi?

    Ayşegül Yeşilnil: Gözlerim kapalı kendimi çiziyordum. Siyah zeminde çizmişim hep kendimi. Bunu nice sonra anladım. Başımın üzerinde ise renkli hatta rengarenk hayvanlar var. Bunlar yüzyıllardır şifa getirdiğine inanılan, yeniden doğuşu ve güçlülüğü simgeleyen hayvanlar. Yani ihtiyacım olanı çiziyordum. Yılanlar yüzyıllardır şifa sembolüdür. Tıp ve eczacılığın da sembolüdür. Yaptığım ilk resmimde rengarenk ve altın varaklı yılanlar çıkmıştı ortaya ve dilleri kulağımı işaret ediyordu. Şifa yağdırmaya gelmişlerdi sanki. Ben ise şifayı almaya hazırdım. 9 ayda, 7 tane “Ayşegül’ün Rüyaları” doğdu. Sonuncu resmimi çizerken duymaya başlamıştım. Ve böylelikle, son resmin fonu siyahtan beyaza dönüşmüş oldu. Evet, renklerim bu dönemde değişmişti. 

    Çizmeye başladığım “Ayşegül’ün Rüyaları” tamamen içsel resimlerdi. Gözlerim kapalı kendimi çiziyordum.

    Bir davet geldi UNESCO-AIAP tarafından. Dünya çapında bir seçki yapılacakmış ve Meksika’da, Yucatan bölgesinde (Aztek- Maya uygarlığının merkezinde) bir Maya tapınağında sergilenecekmiş. Yani rüya gibi bir şey! Ben de “Ayşegül’ün Rüyaları”nı çizmeye başlamışım. İlk doğan 2 tanesinin fotoğraflarını çektim ve Paris UNESCO’ya yolladım. Sonra da unuttum. 

    Aradan aylar geçti ve bir yazı geldi ki, ben seçilmişim. İşte o zaman, kötü bir haberle kaybettiğim işitme duyum, iyi bir haberle hem de 9 ay sonra geri geldi. Gizlice, “Duyarsa mucize olur” demişti doktor Nezih’e. Evet gerçekten de mucize olmuştu. Önce konuşma sesinin içindeki bas tonları duymaya başladım. Sonra orta sesler ve tiz sesler. Kesintisiz aşırı yüksek kulak çınlaması da oluyordu. Kendi tarifim ile, her gün bir toplu iğne başı kadar düzeliyordum. Evin alt katına inemiyorken “Meksika’ya nasıl  giderim? “dedim kendime.

    Doktorlarım da destek verdi. Dünya çapında bir zafer kazandığımı ve bunu bizzat almaya gitmem gerektiği konusunda fikir birliğinde olduğunu bildirdiler. Herkes sevinç içindeydi. Herkes bu mucizeyi ve Ayşegül’ün Rüyaları’nı destekledi. Ve ben tam anlamıyla duyabiliyorum demiyorken, elimde rüyalarımı anlatan resimlerim ile okyanusun üzerinde buldum kendimi. Tıpkı çocukluğumdaki “Ayşegül” kitaplarındaki gibi. Zaten nedense, hep o kız çocuğunun kendim olduğunu zannederdim. Yetmiyormuş gibi, orada Milagro yani Mucize başlıklı bir konferans verdim. UNESCO Dünya Başkanı, simultane tercümanım oldu. Frida Kahlo’nun ailesinin de içlerinde olduğu muhteşem bir dinleyici topluluğu vardı karşımda. Süreci büyük ekrandaki  eserlerimle anlattım. Ağlayarak ayağa kalktılar. “Turkish Frida!” diye bağırdılar.

    Başkanımız Rosa Maria Burillo Velasco ise bunun, eser benzerliğinden değil, acılı süreçte yılmadan, güçlü bir şekilde eser üretmeye devam etmekten dolayı olduğunu söyledi. Ben ise konferansın sonunda onlardan çok sevdiğim bir Meksika şarkısını hep beraber söyleyerek bana armağan etmelerini istedim. Herkes ayağa kalktı, yanındaki ile ellerini kenetleyip havaya kaldırdı. Sağa sola yosun gibi sallanarak şarkıyı, “Cielito Lindo” söylediler. Şarkı, aşkı, tutkuyu ve neşeyi vurgular. Meğerse nakarattaki “Canta y no llores” ifadesi “Şarkı söyle ve ağlama” demekmiş.

    Bazıları, söylerken benim gibi ağlıyordu. İlk kez bir konferans, şarkı ile bitmişti. Müzik yine ruhlarımızı birleştirmişti.

    Mine Gürevin: Sonrasında UNESCO-A.I.A.P Dünya Başkanı sizin sanatınız ve kişiliğinize dair bir yazı yazdı. Bunu bizlerle paylaşırmısınız?

    “Ayşegül Yeşilnil, eserleri dünyanın çeşitli galerilerinde yer almış olan uluslararası bir ressam ve caz sanatçısıdır. Mitolojik ve fantastik temalı koleksiyonlarına ilaveten zen ve caz resimleri ile de meşhur olan bir UNESCO-AIAP/UPSD üyesidir.

    Öncelikli olarak resim, tasarım, fotoğraf ve müzik alanlarında başarılı bir kadın lider ve kadınların sanattaki rolünün örneğidir.

    Yeşilnil, çeşitli ödüllere ve uluslararası üne layık olan çok yönlü ve çok başarılı bir kadın; yorulmak bilmez bir işçi, şarkıcı, tasarımcı ve duyarlı bir sanatçıdır.

    Eserleri, renkle, sıcaklıkla, ritmle ve devinimle dolu tılsımlı bir dille dalgalanarak, tıpkı şarkı söyleyişi gibi bize mutluluk, sihir ve duygusallık vermekte; özünü, kimliğini ve Türk halkının gücünü ve karakterini bizimle paylaşmaktadır. Kendisi, çalışkanlığı, katılımcılığı ve disiplininden dolayı takdir ve takip edilmesi gereken nadide örneklerden biridir.

    Sevgili Ayşegül, tebrikler ve teşekkürler,

    Meksika’dan hayranlık ve sevgi ile…

    Rosa Maria BURILLO VELASCO 
    UNESCO-AIAP
    Uluslararası Plastik Sanat Dernekleri Dünya Başkanı

    Mine Gürevin: O süreçten sonra sahneye ilk çıktığınız anı hatırlıyor musunuz? O an fiziksel bir geri dönüş müydü, yoksa ruhsal bir zafer mi?

    Ayşegül Yeşilnil: İlk kez Meksika, Campeche’de ödül töreni gecemizde beni sahneye davet ettiklerinde mikrofonu elime aldım. Özgeçmişimde resim ve müziğin profesyonel mesleklerim olduğu yazılıydı çünkü. Ressam olarak UNESCO-AIAP Dünya Başkanı, “Uluslararası Ustalık Ödülü” belgesi takdim etti. Ardından beni sahneye davet ettiler. Film gibiydi yaşadığım herşey. Koskocaman bir latin orkestra, tıpkı Bueno Vista havasında ve ben ülkemden çok uzakta, okyanusun öteki ucunda, aylarca olumlama yaparak hayal ettiğim o muhteşem andayım. Dilini hiç bilmediğim bir ülkede, dilini hiç bilmediğim insanlarlayım. Söylemeyi çok sevdiğim Latin caz bir şarkı vardır: Brasil. Onu söyledim. Muazzam çaldılar! Brezilyalı sanatçılar duruma şok geçirerek çığlık çığlığa tezahürat yaptılar. Sahneye geri dönüşüm tam bir şölendi, tam bir kutlamaydı. 10 gün sonra kapanış töreninde de yine sahneye davet edildim. Bu kez “I Will Survive” söyledim ama Türkçe’sini. Ajda’nın ünlendirdiği “Bambaşka Biri”. Bayıldılar Türkçe’ye. Ne zarif, ne güzel bir dil bu dediler. 

    Şimdi farkediyorum ki ablamın kurduğu lise orkestrasında maskot solistleri olarak 7 yaşında sahneye çıkmıştım. 3 kardeş aynı sahnede valiye konser vermiştik. Gazete haberi olmuştuk hatta. O ilk sahnede de yine Ajda’nın ünlendirdiği “Saklambaç” adlı şarkıyı söylemiştim. Yeniden duymaya başladığımda da yine Ajda… 

    Bir gece caz kulübüne Sezen Cumhur Önal ile beraber, beni dinlemeye geldi Ajda. Ara verdiğimde, tabii ki nezaketen yanlarına gittim. Sohbet ettik ancak ona bir türlü  söyleyemedim. Çünkü “Ben 7 yaşındayken sizin şarkınızla konsere çıkmıştım” diye bir cümle olmamalıydı, olamazdı. 7 yaşımdayken ve yeniden duyabildiğimde ondan şarkılar söylemişim. Bunlar kişisel tarihimde çok kıymetli anılar. Aslında Ajda ile birlikte düet yapmak isterim. Ne güzel olur? Dileğimi gökyüzüne fırlatıyorum belki bir gören olur? Belli mi olur? 

    Sonuçta sorunuzun tam cevabı fiziksel geri dönüştü, ruhsal bir zaferdi. Azmin, pes etmemenin, umuda sımsıkı sarılmanın ve inancın zaferiydi. Tam anlamıyla “Yeniden Doğuş”tu…

    Zaten sonrasında İzmir Tarihi Havagazı Fabrikası‘ndaki ve İstanbul’daki konserlerimin adı bu oldu: Yeniden Doğuş / Rebirth Project.  

    Mine Gürevin: UNESCO ve Herbie Hancock Institute of Jazz tarafından ana etkinlik  daveti alarak, Uluslararası Caz Günü’nde hem Caz sanatçısı hem de  profesyonel ressam olarak “Caz resimleri”yle Türkiye’yi temsil etmek…  O sahneye çıkarken omuzlarınızda bir ülke mi vardı?

    Ayşegül Yeşilnil: Koskoca Türkiye’nin simgesisiniz. Seve seve ülkenizi omuzlarınızda hissediyorsunuz. Ve bu ağırlığı gururla taşıyorsunuz. Yurtdışında olan tüm etkinliklerimiz için de bu geçerli. Gerçekten, çok büyük sorumluluk. Aynı zamanda çok ilginç bir his. Hani, tam da Atatürk’ümüzün hitabesindeki o şahane ilk cümle var ya? “Eyyy Türk Gençliği!”

    İşte öyle. Mağrur, duygu yüklü ve bu büyük sorumluluğun bilincinde olmanın verdiği ciddiyetle. O yıl küresel cazın başkentiydik ve onlara ev sahipliği yapıyorduk. Quartet’imiz ise dünya’ya malolmuş müzisyenlerden; Neşet Ruacan, Nezih Yeşilnil ve Deniz Dündar’dan oluşuyordu. Yine UNESCO ve İKSV-Bienal ekibi tarafından hazırlanmış olan konser alanında ve sahnemdeki “Caz Resimleri” sergimin önündeydim; muhteşem müzisyenlerle sevdiğim şarkıları seslendiriyordum. Omuzlarımda taşıdığım ise, tam anlamıyla ülkemin gururuydu. Hem ben, hem de omuzlarım öylesine mutlu idi ki…

    Mine Gürevin: 2013’teki Uluslararası Caz Günü performansı kariyerinizde bir dönüm noktası mıydı?

    Ayşegül Yeşilnil: Şöyle ki, o yıllardır hayranlıkla dinlediğim, caz müziğinin kilometre taşı müzisyenler ile aynı etkinlikte beraber olmak muazzam bir ayrıcalıktı. “Dünya Caz Günü” öncesi konsolosluk partisinde ve konser sonrası Aya İrini partisinde yaşadıklarım muhteşemdi. Wayne Shorter ile el ele  oturuyoruz. Nezih, Wayne Shorter ve benimle arka arkaya belgesel çekiliyor. Nezih ona diyor ki tanışıp aşık olduğumuzda sizin “A Remark You Made” adlı şarkıdaki solonuzu dinlerdik hep. Ve o ellerle ellerimiz birleşiyor? Ne sayesinde? Caz!

    John Mc Laughlin ile sarılıp harika bir sohbet yapıyorsunuz. Esperanza Spalding, Diane Reeves ve elbette Herbie Hancock. Herkes caz kardeşliği yaşıyor. O sesler, yıllar boyu verilen emekler aynı hislerdeki insanları aynı platforma taşıyor. Çok özel güzellikler yaşadım. Dee Dee Bridgewater, Pat Metheny, Charlie Haden, Randy Brecker, Chick Corea, Mc Coy Tyner, Cassandra Wilson, Tuck & Patti, Al Jarreau, Milton Nascimento, Lee Ritenour, Kenny Garret, Jan Garbarek vebir o kadar daha çok insan ile öylesine çok özel tanışmalar ve anılar biriktirildi ki.. 

    Mine Gürevin: “Caz resimleri yapan tek sanatçı” olarak anılmak sizde bir yük mü yaratıyor yoksa özgürlük mü?

    Ayşegül Yeşilnil: Bu çok ilginç ancak, caz resimleri yapan ve caz söyleyen tek kişiyim. Bu yük yaratmıyor. Çünkü hem resmin hem müziğin özünde özgürlük var. Caz dinlerken modellerim müzisyenler ve onların şahane enstrümanları. Ben sahnedeyken ise modellerim dinleyiciler. Bu harika! Yani dolu dolu ve çok sahici bir ortam içerisinde, cazı yaşayarak, cazı söyleyerek, cazı çiziyorum. 1985 yılında Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde açtığım ilk sergimin defterine Emin hocamız (Fındıkoğlu) şöyle nefis bir yorum yazmıştı: “Resim Konseri.”

    Mine Gürevin: Resimlerinizdeki caz müzisyenleri geceyi mi anlatır, yoksa müziğin içindeki yalnızlığı mı?

    Ayşegül Yeşilnil: Şarkıyı anlatır. Hangi müzisyeni çizsem içimden şarkı dinlerim ya da müzik sisteminden. Hatta her bir caz resmimi sosyal medyada paylaştığımda aynı  soru sorarım: “Müziği duyabiliyor musunuz? / Can you hear the music?”

    Mine Gürevin: Pandemi döneminde durmaksızın dijital üretim yaptınız. Sahne sustuğunda resim sizi ayakta mı tuttu?

    Ayşegül Yeşilnil: Evet, aynen böyle oldu. Hem ikimiz de en ağırından koronaya yakalanmıştık; özellikle ben birkaç defa. Buna rağmen durmadan çiziyordum. Yaşama sanatla sarılmayı seçmiştim. Çünkü, sanatın iyileştirici, yaralarımızı sarıcı gücüne inanıyordum. Hatta pandeminin tam ortasında, Meksika’daki sanatçı ekibime bir sergi teklifi yaptım ve “Team EuroAmericana 2021” başlığı ile bunu gerçekleştirdik. O zor günlerde, UNESCO-AIAP üyeleri olarak toplam 2 ayrı sergi yaptık. Çünkü ilkemiz şuydu: “Sanat durmaz, sanat dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu anda ışık sağlar, sanat bizi her zamankinden daha fazla birleşmeye ve tek olmaya çağırır. Sanat ilerlemenin tek yoludur!”

    Birine “Ahtapot Tanrıçası”,  diğeri “Dünya Su Günü” sergisine ise ”Balık Tanrıçası” ile katıldım. Ahtapot Tanrıçası  ise “Octopus, My Teacher” adlı filmdeki minik ahtapotun verdiği ilham ile doğdu. O minik ahtapot bana bir UNESCO sergisi armağan etmiş oldu. Aynı hafta ise film ekibi belgesel Oskar’ı kazandı.

    Böylelikle yaşamımda 4 tane UNESCO sergim gerçekleşmiş oldu. 

    Mine Gürevin: 35 yıl İstanbul’dan sonra İzmir’e dönüş… Bu bir geri çekilme miydi, yoksa köklere dönüş mü?

    Ayşegül Yeşilnil: Köklere dönüş… Bunu hep istiyorduk zaten, çünkü aile büyüklerimiz yaşlanıyorlardı. Ancak köklerimiz arka arkaya gidiverdiler. Hayatın içinde her şey var. Büyük sevinçle büyük üzüntüyü ikimiz de yaşadık. Çok emek verdiğim sergimin 4. günü aniden anneciğim vefat etti. Acısı tarifsiz bir travmaydı bu. Ve  geçmeyen bir üzüntü… Muhteşem sesli, sabahtan akşama peri sesiyle şarkı söyleyen evimizin bülbülü susmuştu. Nezih’in annesi de, hep müzisyen olmasını istediği oğlunun, İKSV Yaşam Boyu Başarı ödülünü kazandığını, hasta yatağında öğrendiğinde kısık bir sesle “Aferin!” demişti. Harika mandolin çalan müzik aşığı, Girit hanımefendisi susmuştu. Acıdır ki cenaze töreninden hemen sonra uçağa binip Zorlu PSM’deki o muhteşem ödül gecesine gitmiştik ve ödülü alırken, oğlunun müzisyen olmasını isteyen annesine adamıştı. En dip ve en tepe hislerimizi arka arkaya yaşamıştık. Biz onlara yetişemedik. Oysa ki birlikte daha çok hayallerimiz vardı. Acıyı ve sevinci birarada yaşadık. Meğer hayat böyle bir şeymiş… 

    İzmir’de dersler verdik, öğrencilerimizi çok sıkı çalıştırıp caz bölümlerini kazandırdık. Yani İstanbul’daki tempomuz burada da devam etti. AASSM’de 3 büyük caz konseri ve Tarihi Havagazı Fabrikası‘nda 5000 kişilik bir alanda “Jazzy Rocky Funky” konserimizi gerçekleştirdik ve Antalya Konyaaltı Caz Festivali açılış konserini… Bunların bir başka özelliği ise arkamdaki LED ekranda caz resimlerimden oluşan bir sergi hazırlamam. Sanatseverler buna bayılıyor. Düşünebiliyor musunuz, arkada koskoca bir caz resmi var ve önünde caz şarkısı söyleyen kadının elinden çıkmış. Sizeresimlerimi getirdim, dediğimde nasıl sevinçle alkışladıklarını bir bilseniz. Bu harikulade bir duygu. Halkın bir parçası olmak harikulade. Sonuçta, İzmir’de daha oksijenli bir yaşama sahibiz. Ancak bizler emekli zihniyetinde olamayız çünkü sanatçı son nefesine kadar çalışır. Hep bir kuş örneğini veririm. “Bir kuş emekli olabilir mi?”

    Mine Gürevin: Bir ay içinde iki albüm yayımlandı. Bu bir tesadüf mü, yoksa yıllarca beklemiş bir sesin geri dönüşü mü?

    Ayşegül Yeşilnil: Bu mucizevi bir şekilde oldu. Ve dolayısıyla yıllarca beklemiş, belki de tam zamanını beklemiş bir sesin diyebiliriz. Yıllar önce bir arkadaşım bana şunu demişti: “Aslında caz kayıtları yapmak için en güzel zaman, iyice yaş aldıktan sonraki zaman derler.” Bunu unutmadım. Evet, her geçen yıl başka bir olgunluk oluyor. Bu doğru. Ağaçtaki meyvenin olgunlaşması, tadına kavuşması, ahulanması gibi tanımlayabilirim. Bu kayıtlar, benim kayıt edinme sevdam dolayısıyla, alabildiğim her konser kaydımın seçmelerini içeriyor. Carbon Music Company bize teklif ettiğinde gerçekten çok mutlu olduk. İşte bu mucizevi idi. Aktif olarak caz çalan en büyük yaştaki kontrbasçı Nezih Yeşilnil; aktif olarak caz söyleyen, caz şarkıcısı da benmişim. Bu çok duygulandırıcı çünkü bir zaman ikimiz de en küçükleriydik caz müziğinin. “Carbon Müzik Company” şarkılarımızın Türkiye’nin caz tarihi belleği için çok büyük bir katkıda bulunacağından ötürü çok heyecanlı olduklarını, birlikte yolculuğumuzdan onur duyacaklarını bize  bildirdiler.

    “Bu çok büyük emek verilmiş, iz bırakmış şarkılarınız geniş kitleler tarafından bilinmelidir” denildi. Böylece şarkılarımızın yeniden ortaya çıkmasını, albüm haline dönüşmesini, görünür ve işitilir olmasını sağladı. Minnettarız. İyi insanların var olduğuna inanın. Çünkü hayat onları size mucizevi bir şekilde getirebilir. Hem “Rüzgâra  Şarkılar Söyle”, hem de caz şarkılarımız bu teknolojiyle kol kola girdiler. Bir link ile tüm şarkılarımı gönderebilmenin lüksünü yaşıyoruz. Bu gerçekten muhteşem. Hele bizim kuşak için. Bizim kuşak şehir dışındayken annesiyle konuşabilmek için telefon numarası yazdırır, operatör hanım da geceyarısına doğru sıramız gelince bağlayabilirdi ve daha neler neler… Şimdi tek tuşla ve tek hareketle, caz şarkılarını dünyanın öteki ucuna yolluyorsunuz.

    Şimdilerde ise… Evet, sesim büyük bir sabırla bekledi ve geri geldi. 39 yıllık caz kariyerimdeki bir çok gecenin sesi şimdi belki de o gece orada olan insanlara ulaşıyor. 

    Mine Gürevin: Hayattan neler istiyorsunuz ?

    Ayşegül Yeşilnil: 2027 yılı caz müziğinde 40. sanat yılım olacak. Bunu harika bir kutlama turnesi olarak yaşamak, kıymetli müzisyen dostlarımla bitmesini istemediğim konserler vermek ve o çok sevgili dinleyici kitlem ile kavuşmak isterim. 

    Resim sanatımda ise 41. sanat yılımdayım. İşte şimdi, retrospektif bir serginin gerçekten zamanıdır ve yakışır. Büyümüş olduğum ve eğitimimi almış olduğum şehre geri döndüm. İzmir Güzel Sanatlar Fakültesi’nin ilk mezunuyum. Numaram 01. Böylelikle, bölümümün de yürüyen tarihiyim. Açıkçası bu ayrıcalıklı durumu da İzmir’imde yaşamak isterim. Ve çok fazla izleyicinin ziyaret edeceği, her yaş grubu ancak öncelikle de genç nesil ile eserlerimin buluşacağı çok büyük bir mekanda olmasını isterim. Harika bir atölye ve stüdyomuz olmasını isterim. Her zaman olduğu gibi, ihtiyacı olan gençlere, yeni nesile bilgilerimizi aktarabilmemizi isterim. Bu hevesimizi toplantılarda anlattığımızda, bize anlamayan gözlerle bakmayan yöneticilerin olduğu bir dünya isterim. 

    Bunlar benim can- ı gönülden isteklerim..

    İzmir’imde sanat adına çok önemli atılımlarda bulunan iş insanlarımız var. Ben her konferansımda özellikle bu konuya değiniyorum. İş insanlarımız ve düş insanlarımızının kolkola girmesi, tarih boyunca muhteşem mucizeleri beraberinde getirmiştir diye. Medici Ailesi’ni, Leonardo Da Vinci’nin ismiyle yanyana anmaktayız ve ünlü sanayici Güell’in ismini Antoni Gaudi ile beraber anmaktayız. Burada vizyon üzerinde çok fazla  duruyorum. İş insanlarımız bu ülkede yaşayan ve sanata gerçekten emek veren donanımlı sanatçılara da, o çok süslü ve isimli sanat merkezlerini “açmalılar”. Yabancı hayranlıkları gerçekten de bezdirdi. Tıpkı müzikte de olduğu gibi. Her kokteylde boy boy fotoğraflarını ve ne kadar sanata destek verdiklerini pahalı kokteylleri, röportajları ile gösteren sanat destekçilerini, koleksiyonerleri doğrudan ve “gerçekten de” yanımızda, yanımda  görebilmek en büyük arzum olur. Daha ne yapayım ki? Bunca yıl sonra, gerek resimde gerek caz müziğinde ellerimde bir çok eser, başarı ve UNESCO ödülleriyle şehrime geri geldim. Şunu da belirtmeliyim ki, ben her zaman “İzmir’in Kızı” oldum ve bununla da her zaman gurur duydum.  

    Mine Gürevin: Bundan sonrası için hayal ettiğiniz şey nedir? Yeni bir stüdyo caz albümü mü, yeni Türkçe besteler mi, yoksa müzikle resmi birleştiren konsept bir proje mi?

    Ayşegül Yeşilnil: Sırasıyla kulağa hepsi de hoş geliyor, hoş gelsinler. Şimdi Nezih Yeşilnil’in albümü için hazır olun. Yakında harika caz şarkılarıyla dopdolu bir albüm geliyor. Elbette konser kayıtlarımızdan seçtiklerimizin de devamı gelecektir. Elimizde daha o kadar çok kayıtlı şarkımız var ki, sırayla hepsi çıkacaktır.

    Dileğim ise şudur; sağlıklı olalım, yeryüzünde de hevesimizi, sevincimizi, sevgimizi, ürettiklerimizi, yorumlarımızı yani sanatımızı paylaşacağımız insanlarımız olsun.

    Barış içinde yaşayacağımız yıllarımız olsun.

    Hepsi olur… Hepsi hayatımıza hoş gelsin…

    Mine Gürevin: Çok teşekkür ederim. Her iki albümünüzün de dinleyicisi çok olsun.

    Ayşegül Yeşilnil: Güzel sorularınız için ben de teşekkür ederim. Albümün kapak fotoğrafını çeken Dalya Hazar‘a ve bu konserlerde bana eşlik eden tüm müzisyen dostlarıma da teşekkürü borç biliyorum:

    Nezih Yeşilnil (b), Neşet Ruacan (g), Önder Focan (g), Baki Duyarlar (p), Selim Benba (p), Yahya Dai (sx), Deniz Dündar (d), İzzet Hiçkalmaz (d), Cengiz Baysal (d).

    ■

    Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
    Zamanın içinde saklanan şarkılar: Ayşegül Yeşilnil

    260417 Ayşegül Yeşilnil Nezih Yeşilnil TR
    Share. Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Telegram Email Bluesky Copy Link
    Previous ArticleCape Town Uluslararası Caz Festivali 2026
    Next Article Kırıldığı yerden başlayan o şarkı: Crazy
    Mine Gürevin

      Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

      Related Posts

      Sahnenin hafızasını taşıyan bas: Nezih Yeşilnil

      4 Haziran, 2026

      Emre Topak ile müziğin geleceği

      4 Haziran, 2026

      Thrash metalden caz sahnesine: Alex Skolnick ve sınır tanımayan hikâyesi

      28 Mayıs, 2026
      Yazarlar
      Kimiz?

      Dark Blue Notes müziği sevenlerin, sevdiklerini neden sevdiğini anlama çabasından doğan bir oluşum. DBN, müziği yaşamlarının dekoratif bir deseni değil, aksine, yolculuklarının yoldaşı olarak görenlerin; tür farkı gözetmeksizin iyi müziğin peşinde olanların; aktüel olandan kopmadan kalıcı olanı arayanların dergisi.

      DBN, müzikle ciddi olarak ilgilenenlere özgün içerik sunmayı, bu yolla benzer bakışa sahip insanların arasındaki iletişimi arttırmayı hedefliyor. Sayfaları, sıfatları ne olursa olsun fikri olanlara, bunu paylaşmayı isteyenlere açık.

      Her türlü eleştiriniz, öneriniz ve katkılarınız için bize [email protected] adresinden erişebilirsiniz ve eğer destek olmak isterseniz bunu Patreon aracılığıyla yapabilirsiniz.

      İçeriklerden makul miktar alıntı yapabilirsiniz ama lütfen kaynağına bağlantı koyma (hatta DBN’e haber verme) nezaketini gösteriniz.

      Yazıların telifi yazanlara aittir.

      Yayın Kurulu: Burak Sülünbaz, Bülent Seyitdanlıoğlu, Mine Gürevin, Murat Küpeli, Turgay Yalçın.

      Yayın Yönetmeni: Turgay Yalçın.

      Reklam: [email protected]

      Copyright © 2026 Dark Blue Notes. All rights reserved. Powered by MOBCODES.

      Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

      Dark Blue Notes’da yayımlanan içeriklere doğrudan erişmek için Whatsapp Kanalımıza abone olun!

      Kanalı Görüntüle