30 Eylül 1958’de New York’ta doğan Ali Perret, Türkiye’de cazın hem sahne hem de akademi tarafında iz bırakmış önemli isimlerden biri. İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda İlhan Usmanbaş ve Selman Ada ile çalıştıktan sonra Berklee College of Music’te caz besteciliği ve piyano eğitimi alan Perret, yıllar içinde müzisyenliğinin dışında, eğitmen, düşünür ve üretici tarafıyla da kendine özgü bir alan açtı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nün kuruluş sürecindeki rolü ise Türkiye’de modern caz eğitiminin kurumsallaşmasında önemli bir kırılma noktası olarak görülüyor.
Ali Perret’i “caz piyanisti” olarak tanımlamak eksik kalıyor. Onun müzik anlayışı, klasik caz çizgisinin çok ötesine uzanıyor. Acid-Trippin, Mingus-Trippin ve farklı elektro-akustik projeleriyle elektronik ses dünyasını doğaçlamayla buluştururken, bir yandan da free jazz, çağdaş müzik ve deneysel yaklaşımlar arasında kendi dilini kuruyor. Müziğe yaklaşımı teknik olduğu kadar felsefi de. Disiplin, özgürlük, “space”, risk alma ve akış hâli gibi kavramlar onun anlatısında sürekli iç içe geçiyor.
Bu söyleşide Perret ile yalnızca müziğin arkasındaki düşünce yapısını da konuştuk. Berklee’nin disiplininden doğaçlamanın mistik tarafına, Can Yücel ile dostluğundan Türkiye’de caz algısına kadar uzanan bu uzun sohbet; bir müzisyenin dünyaya nasıl baktığını da gösteriyor. Çünkü Ali Perret için caz insanın kendini tanıma biçimlerinden biri.

■
Mine Gürevin: Türkiye’de caz eğitiminin kurumsallaşma sürecine bizzat tanıklık ettiniz. Bugünden baktığınızda, o ilk yıllarla bugün arasında en büyük fark nedir?
Ali Perret: Müzisyen bolluğu ve daha fazla caz eğitimi veren kurumların olması. Ama kalite olarak pek parlak değil.
Mine Gürevin: İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde kurduğunuz yapı, birçok müzisyenin yetişmesine katkı sağladı. Bir öğrencide ilk baktığınız şey ne olur? Teknik mi, tavır mı, karakter mi?
Ali Perret: Yüksek eğitim olduğundan altyapısı olan adayları ön seçimle belirlerdik. (Video, audio, referans ve müzik eğitim hayatı, özel ders vb.) Giriş sınavında öncelikle müzikaliteye bakarız, sonra teknik ve davranış. Bilhassa müziğe bakışı, sevgisi, beklentisi ve saygısına bakarız. Ayrıca bir de teori ve kulak sınavı yapılırdı. İkisinin sonucuna göre karar verirdik.

Mine Gürevin: Berklee yıllarınızdan bugüne taşıdığınız en önemli müzikal refleks nedir?
Ali Perret: Berklee’ye be-bop ve big band disiplinini almaya gittim. Gelenekten modernizme giden yolu seçtiğimden, bu yol üzerimdeki en önemli ve en zor disiplin be-bop olduğundan, caz altyapımın önemli temelini oluşturdu. O zamanlar bile kişisel müzikal tercihim çağdaş, avant-garde müziklerdi ama be-bop çalışmam ve çalmam gerektiğini biliyordum. Berklee’nin şöyle bir tehlikesi var: Berklee teorik yaklaşımından ve çalımından kurtulmak gerekiyor. Bilgi bize kısa yol sunuyor ama müzik yapabilmek için bu bilgileri unutmamız gerekiyor. Teori ile müzik yapılmaz!
Mine Gürevin: Cazda “özgürlük” çok kullanılan bir kavram. Sizce bu özgürlük gerçekten ne kadar özgür? Sınırları nerede başlıyor?
Ali Perret: Hangi caz tarzı çalmanıza bağlı olarak ama şöyle açıklayabilirim: Be-bop ve hard bop müziğini ele alırsak, parçayı çaldıktan sonra sırasıyla doğaçlama kısmı başlar. Form ve armonik yapı takip edilir. Bu kısıtlamalar içinde özgürlüğünüz var ve bunu da en iyi ve müzikal şekilde değerlendirmeniz gerekiyor.

60’lardan itibaren caz tarzları dallanıp budaklanıyor. 60 ve sonrası dönemde çalınan hard bop veya modal ve cool jazz tarzlarında “stretch” dediğimiz yaklaşım, genelde formu genişletmek ve formla oynamak anlamında kullandığımız bir terim. Armonik olarak da zaten cazda olan re-harmonize (yeniden armonize etmek) tekniklerinin gelişmesi ve karma armoninin kullanımı (3’lü armoni ve 4’lü modal armoni) ve renk seslerinden oluşan farklı voicing’lerin yoğun kullanımı mainstream cazda bu şekilde gelişip modernize oluyor.
Caz müziğinin en özgür tarzı da zaten adı üstünde “Free Jazz”. (Ornette Coleman’ın “Freedom Jazz” albümünden geliyor.) Bu yapıda daha çok özgürlük var. Öncelikle “departure point” (besteci ve piyanist Andrew Hill’in yaklaşımı) dediğimiz yazılı eseri çalıp oradan serbest doğaçlamaya geçilir. Parçanın karakterine ve yapısına uygun olarak o an kompozisyon yaratılır. Ekip işi olduğundan her müzisyen birbirini çok iyi dinleyip karşılıklı fikirleri geliştirirler. Form, armoni ve renkler o an yaratılır. Buna da “real time composition” diyoruz. Free Jazz’da iyi olmak için enstrüman hâkimiyeti dışında kompozisyon da bilmek gerekir.
Bu müzikte de tam özgürlük yoktur. Egolar kenara bırakılır, diğer ekip arkadaşları da bir form yaratabilir; o zaman ona uymak durumundasınız. Belirli bir disiplin içinde yapılmazsa kaotik ve kakofonik bir performansa dönebilir. Free Jazz’da en başarılı örneklerin gençken be-bop yolundan geçmiş müzisyenler olduğunu görüyoruz. Kuralları bilmeden kuralları yıkamazsınız.

Mine Gürevin: Doğaçlama sizin için ne ifade ediyor? Önceden kurulan bir yapı mı, yoksa tamamen anlık bir teslimiyet mi?
Ali Perret: Doğaçlama öyle kolay düzgün çalınmıyor. Uzun yıllar gerektiren çok çalışmalardan sonra tünelin ucunda ufak bir ışık görülüyor. Ondan sonrası tekrar çok çalışma, çalma ve tecrübe ile hızlıca gelişiyor. Müzikal bir fikir veya cümlecikler vb. kesinlikle önceden kurgulanan bir yapı olamaz; bu caz müziğinin ruhuna aykırı. Caz müziği yaratıcı bir müzik, dolayısıyla her caz çalgıcısı aynı zamanda bestecidir de. (Ben besteci kelimesini songwriter anlamında kullanıyorum. Kompozitörlük çok daha kapsamlı ve farklı donanım gerektiren bir üretkenlik modeli.)
Doğaçlama sizin hayatınızın ve vücudunuzun bir parçası, nefes almak gibi. İyi müzisyenlerle çaldığınızda ve müzikte “locked in” – kitlendiğinde / groove vb. olduğu zaman tamamen müziğin akışına bırakırsınız. Bu fenomeni açıklamak kolay değil ama bir nevi tevekkül / meditasyon ama çok daha ötesi. Biliyorum çünkü ben ergenken 7 yıl meditasyon da yaptım. Bırakmamın sebebi müziğin performansta yarattığı o muazzam his.
Tamamen müziğin içinde (frekansların) yüzüyorsunuz. Performanstan sonra geriye iyi bir histen başka bir şey kalmıyor. Hayal meyal ne çaldığımı hatırlıyorum ve sanki o anlar siz değilmişsiniz de ruhunuzu başkası kontrol ediyor gibi bir his. Buna “flow state” deniyor.

Mine Gürevin: Sizi yakından takip ettiğim için, Can Yücel ile olan dostluğunuzu biliyorum. Büyük şairle olan dostluğunuz, sizi nasıl etkiledi? Ritim, dil ya da ifade açısından müziğinize bir yansıması oldu mu?
Ali Perret: Hayatımın dönüm noktası diyebilirim. Bir proje kapsamında, öncesinde tanıştık ve ondan sonra ölümüne kadar yakınlığımız devam etti. Sadece Can Yücel değil, ailesi, Tuncer Kurtiz ve ailesi, rahmetli çellist arkadaşım Reyent Bölükbaşı ile çok beraber vakit geçirdik, performanslar yaptık vb.
Benim 5 yıl aradan sonra İstanbul’a gelmemle (1995) Acid-Trippin grubunun ilk hâlini oluşturuyordum. Can Yücel’le 96’da tanıştık. Zaten çok sevdiğim, saygı duyduğum bir şair ve ötesinde muazzam bir insan. Tabii ki Can Yücel, Tuncel Kurtiz gibi ağır entelektüel insanlar aynı zamanda insan sarrafı; gözlerinden hiçbir şey kaçmaz.
Ben tanıştığım dönemde ve önceden de gelen bir kaybolmuşluk duygum vardı toplumun yaklaşımından. Herkes yanlış, ben doğru olamam diye. Bazen insan raydan çıktığını düşündüğü dönemler yaşamıştır. Can Yücel’le geçirdiğim zamanlar beni tekrar rayıma daha sağlam bir şekilde oturttu ve kendime güveni yerleştirdi.
Ben gençliğimden beri şiir çok okudum. Tüm Nazım Hikmet’ler, Türk şiir antolojisi vb. Bu proje olunca piyasada o dönem ne kadar Can Yücel şiir kitabı varsa aldım ve okudum. “Yaşayan Türk Şairleri” diye bir CD-ROM çıkacaktı. Şairlerin kendi sesinden şiirleri… Bazı şairler de müzikle beraber yapma fikrini benimsedi. Bir yandan da nasıl yapacağıma kafa yormaya başladım.
Önceden belirlenen şiirleri yoktu, video kayıt günü karar verecekti. Koskoca Can Yücel kendi sesinden şiirlerini okuyacak ve ben de müzikal anlam katmaya çalışacağım. John Coltrane ile gig çalacağım gibi bir şey, heyecanlı bir durum. Neyse sonuç gayet güzel oldu ve benim için önemli olan kendisinin beğenmiş olması.
Piyano ve gitar gibi çalgılarda doğaçlama sonsuz cümleler hâlinde çalınabilir ve bu müzikal bir yaklaşım değil. Bunu önlemek adına öğrencilik yıllarımda başlayan doğaçlamayı kafamda oluşturup ses (mırıldanma) ve piyano ile birlikte çalma, nefes alma yerlerini, cümleleri nefese göre ayarlamak, bir nefesli saz gibi düşünmek doğru müzikal cümle yapısını geliştiriyor. Şiirde de nefes yerleri, ritmi, formu vb. görebiliyorsunuz. Dolayısıyla çok yabancı olduğum bir konu değildi.
Can Yücel’le beraber performansımızda Can Yücel adeta bir caz müzisyeni gibi yaklaşıyordu. Şiirinin anlamı içinde bana “space” yani boşluk alanı bırakıyor ve sanki caz düeti gibi bir durum ortaya çıkıyordu. Tabii ki benim müzikal cümle kurmamı ve ifademi de geliştiren muazzam bir çalışma oldu benim için.

Mine Gürevin: Acid-Trippin gibi projelerinizde elektronik unsurlarla cazı bir araya getirdiniz. Bu tür kesişimlerde sizi en çok heyecanlandıran şey ne oluyor?
Ali Perret: 1995’ten itibaren öncelikle Acid-Trippin ile ve daha sonra farklı oluşumlarda elektro-akustik müzik yaptım. Hem caz nosyonunda hem de çağdaş müzik tarzında… Genelde elektro-akustik yaklaşımı seviyorum.
Elektronik müzikte insan kulağının duyabileceği tüm frekanslar elinizin altında. Ses programlayabiliyorsunuz; noise ve diğer elektronik sesler, renkler vb. birçok farklı ses ve renk imkânları sunuyor. Dolayısıyla elinizde çok daha kapsamlı imkânlar, sesler ve renkler var. Bu da heyecan verici bir durum: yeni sesler keşfetmek!

Mine Gürevin: Gelenek ile deneysel arayış arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Hiç “fazla ileri gittim” ya da “fazla geride kaldım” dediğiniz oluyor mu?
Ali Perret: Müzik ve sanat tarihi, caz müziği tarihi ve klasik müzik eğitimi, caz eğitimi, 20. yy. çağdaş müzik eğitimi gibi evrelerden geçtiğimden geleneği çok iyi bilip hazmettim ve onlarla işim bitti. Aslında deneysel bir müzik de yapmıyorum, bir şey denemiyorum.
Sanat müziğinin (caz ve çağdaş müzik) tarihsel evriminden, 20. yy gibi çağdaş sanatta zamanından ileri, deneysel, konsept ağırlıklı sanat vb. çok farklı denemelerin çok iyi örnekleri oldu. Bence 20. yy sanatta geçiş dönemi gibi duruyor ve ondan süzülen kalıcı kalıntılar 21. yy sanatını biçimlendiriyor.
Ben şöyle ayırıyorum: Benim kendi müziklerim ve gruplarımda inandığım müzik tarzını yapıyorum. Sideman olarak caz’ın her tarzını çalmışlığım vardır. Bir örnek vermem gerekirse Avustralya’da Dixieland orkestrasıyla 5 saat o müziği çaldım ve her parçada piyano solo verdiler. (Burada gülümsüyor.)
“Fazla ileri gittim” diye bir durum benim için olamaz. Zaten sanat tepesine çağdaş sanatçılar hepimiz birer çakıl taşı koyuyoruz. Dünyamızın bu döneminde de sanatın büyük bir sıçrama yapacağını zannetmiyorum. Günümüzde sanat kapitalist düzende “commodity” yani mal / meta olarak pazarlanıyor.
Mine Gürevin: Bugünün caz sahnesine baktığınızda sizi en çok heyecanlandıran eğilimler neler?
Ali Perret: Her dönem olduğu gibi yeni, yaratıcı, kişilikli ve enteresan müzikler yapan dünyada her zaman az sayıda müzisyen olmuştur. Son 30 yıldır beni en çok heyecanlandıran eğilim mikro-tonal müzik oldu benim için. Uzun yıllardır takip ettiğim baba Joe Manieri (kompozitör ve saksofon / klarnet ustadı) ve oğlu, inanılmaz müzisyen Mat Manieri (viola), bu eğilimi en başarılı sunan sanatçılar.

Mine Gürevin: Türkiye caz sahnesini nasıl görüyorsunuz? Sizce en güçlü tarafı ne, en kırılgan tarafı ne?
Ali Perret: Türkiye’de bir caz sahnesi mi var, farkında değilim! Yukarıda bahsettiğim gibi iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda dünya standartlarında (benim için NYC yaklaşımı) sanatçı arkadaşlarımız var.
Son yıllarda caz çaldığını iddia eden birçok müzisyen var, hatta bence bu konuda da bir enflasyon var. Bu soruyu okuyanlara sorayım: Ülkemizde müzik kültürü var mı? Halk müziklerimizi ve Osmanlı müziğini toplumda kaç kişi dinliyor? Sanat ve müzik eğitiminin durumu nedir? Toplumun sanat konusunda görüşü nedir? Müzik dinleyicisi ne kadar donanımlı? Sanat nedir? Sanatçı kime denir? Caz müziğini açıklayabilir misiniz? Sanat müziği konusunda sektörü kontrol edenlerin bilgi düzeyi ve altyapısı var mıdır?
Bu gibi soruları olumlu cevaplamaya başlayabildiğimizde bir gelişme olabilir. Benim gözümde ve duyumumda böyle bir gelişme henüz görülmüyor. Ülkemizde en yanlış ve cahil yaklaşım, içerik yerine görüntüye göre duygusal yaklaşımlar sergilemek. Caz müziği diye lanse edilen müzik tarzlarının gerçek sanatsal caz müziği ile ilgisi yok. Olanlar da ensemble 101!

Mine Gürevin: Bir müzisyenin kendi sesini bulması sizce ne kadar zaman alır? Ve bu süreçte en büyük tehlike nedir?
Ali Perret: Müzikte en önemli süreç; disiplin, çok çalışmak ve sabır. Öğrenme aşamasında caz tarihindeki değerli müzisyenlerden etkilenmemek mümkün değil. Hatta bir süreliğine — kişiye göre değişse de — hayranı olduğunuz müzisyeni taklit etmek gibi çalışmalar faydalı olabilir, eğer sonraki dönemde bundan kurtulabilirseniz.
Teknik çalışmalar önemli ve gerekli ama şimdilik bunu bir kenara bırakalım. Yaratıcılık geliştirilen bir şey. Yarattıkça açılırsınız. Caz müziğinin diğer müzik tarzlarına göre en zor ve sabır gerektiren kısmı doğaçlama.
Bir müzisyenin kendi sesini bulması, belirli bir seviyeye geldikten sonra bunun üzerine eğilmesi, önem vermesi ve sürekli kendinin farkında olup kendini eleştirmekten çekinmemesinden geçiyor. Sanatta en önemli kıstas kendi karakterinin özgün bir yapıda olması. Caz müziği tarihinde kimseye benzememek ve doğal, zorlama olmadan kendi sesini bulmak… Bu kolay bir şey değil ama sanatın olmazsa olmazı!
Genç yaşta çok iyi çalabilen dünyada birçok müzisyen var. Ama bence müzikte olgunlaşma 30’lu yaşlarda başlıyor. Notalar kadar “space” yani boşluk / es’in müzik kompozisyonunun önemli yapısını oluşturduğunu anladığınızda, olgunlaşma yolunda olduğunuzu gösterir. Genelde öncesi “crowd pleasing”, yani müziğin kendisi yerine dinleyicinin beklentilerini karşılamak olarak açıklayabilirim.
Yukarıda da bahsettiğim gibi en büyük tehlike tünelin içinden ışığı görememek. Ama bunu aşmak için bütün başarısızlıklara rağmen azimle çok çalışmak ve müziği gerçekten karşılıksız olarak çok sevmek gerekmektedir. Müziğin (frekansların) nasıl muhteşem bir şey olduğu, kişinin biyolojik ve ruhsal olarak nasıl etkilendiği ve geliştiğini bilmesi ve hissetmesi gerekir. Yoksa bu yolda çoğunluğun azmi ve öngörüsü olmadığından, ne kadar yetenekli olursa olsun dünyada bu konuda çok kayıp verilmekte olduğunu biliyoruz. Sabır ve azim diyorum.
Mine Gürevin: Çok üretken sanatçılarda görülen “kendini tekrar etme” riskiyle nasıl baş ediyorsunuz?
Ali Perret: Açık kafalı olmak, yenilikleri takip etmek, analitik düşünceye sahip olmak ve müziğin dışında hobilerimin olması. Tekne ve deniz her yaz beni yeniliyor ve yeni fikirlerle gelmemi sağlıyor.
Mine Gürevin: Piyanoda sizi en çok etkileyen isimler kimlerdi? Bugün hâlâ sizi şaşırtan müzisyenler var mı?
Ali Perret: Beni etkileyen caz müziği tarihindeki çok önemli yaratıcı müzisyen sanatçıların hepsi. Dönemlerine baktığınızda ilerici, yaratıcı müzisyen sanatçılar olduklarını görüyoruz. Miles Davis ve John Coltrane’in müzikal yaşamlarındaki inanılmaz ve hızlı evrimi örnek gösterebilirim.
Bugünlerde daha az da olsa her zaman beni şaşırtan müzisyenler oluyor. Müzikte sürprizleri severim. Ne geleceğini hissettiğim müzikler beni etkilemiyor.
Mine Gürevin: Sahne sizin için ne ifade ediyor? Stüdyo ile sahne arasında nasıl bir fark hissediyorsunuz?
Ali Perret: Sahne benim için kutsal bir alan ve ritüel. Buna saygısızlık yapanı hiç affetmem!
Sahneyi caz müziğinde ikiye ayırabiliriz. En tercih ettiğimiz ve keyif aldığımız şey, caz kulüplerinde çalmak. Müzikal bir parti gibi… Dinleyici ile müzisyenin yoğun ilişkisi, enerjisi ve Kaf Dağı’nda değil de iç içe geçmiş, dinleyici ile yakın ilişkinin olduğu bir durum.
Konser salonu sahnesinde de yine dinleyicinin enerjisini hissediyorsunuz, karşılıklı bir alışveriş var ama daha mesafeli diyebiliriz. Bu tür performanslarda daha fazla risk alırsınız. Zaten genelde caz müziğinde müzisyenler riskler almasaydı bu müzik türü fazla gelişmezdi.

Stüdyonun havası da ve amacı da başka olduğundan çok farklı bir yaklaşım gerekiyor. Albüm kayıtları hem dünyaya açılmak için bir yol hem de arşiv için önemli bir çalışma. Kayıtlarda da risk alırsınız ama bir aksilik olursa edit etme veya baştan çalma imkânınız var. İstediğiniz tınıyı, yani “sound”u çok daha kolay elde edebilirsiniz.
Caz müziğinde notaya bağlı çalma ortalama %10 civarındadır. Caz kayıtları canlı çalınarak kayıt edilir. Burada dikkat edilmesi gereken şey şu: İyi bir performans olmuşsa ve siz kendi çaldığınızdan memnun değilseniz, tekrar çalma isteğiniz genelde olumsuz karşılanacaktır. Tam konsantre olup elinizden gelenin en iyisini yapmak durumundasınız. Yoksa ömür boyu bir leke olarak kalır.
Ayrıca stüdyoda dinleyici olmadığından o enerjiden de mahrum kalırsınız.
Mine Gürevin: Bugün geriye dönüp baktığınızda, müzikte hâlâ peşinden gitmek istediğiniz şey nedir? Sizi hâlâ arayışta tutan ne?
Ali Perret: İnsanlığın tarihiyle beraber gelişen müzik aslında doğal bir fenomen. İnsanlık doğada olan bu frekansları ve ritmi zaman içinde kontrol edip düzene sokmuş.
Varacağınız bir nokta olmaması ve sonsuz olması, ölünceye kadar araştırmak, kendinizi geliştirmek için bir ömür tüketmek ve hep öğreneceğimiz bir yapı olması; peşinden gidilecek bir amaç benim için.
■
Ali Perret resmi web sitesi
Nica Academy
Pannonica Hub
Trippin Yacht
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Röportajlar


