New Jersey’nin kasvetli sokaklarından çıkan genç bir hayalin, arenaları dolduran rock marşlarına ve Fransa bağlarının pembe şarabına dönüşmesinin hikâyesi… Jon Bon Jovi’nin Runaway ile başlayan kaçış şarkısı, Hampton Water’ın zarif bir kadehinde olgunlaştı; sahnelerin çığlığıyla sofraların kahkahasını aynı ruhta buluşturdu.
New Jersey’nin Sayreville kasabasında, kış ayazı insanın iliklerine işler. Sokaklarında işten dönenlerin yüzünde yorgun bir ifade vardır. 1970’lerin sonunda, işte o sokaklardan birinde gitarıyla hayaller kuran bir genç vardı. John Francis Bongiovi Jr. Ailesi İtalyan kökenliydi, babası berberdi, annesi ise eski bir Playboy tavşanı. Hayatın ona yazdığı senaryo belliydi aslında; sıradan bir iş, sıradan bir yaşam, ufku dar bir kasaba. Ama Jon’un içi bu senaryoyu yırtıp atmak için yanıyordu. Bruce Springsteen’in izinden giderek şarkılar yazıyor, fırsat buldukça Power Station stüdyolarına giriyor, kimi zaman mikserlerin tozunu silerken, kimi zaman ışıkları kapatıp sessizce gitarını kayda alırken hayalini büyütüyordu.
İşte bu dönemde Runaway doğdu. Benim en sevdiğim Bon Jovi baladı. Şarkının sözleri genç bir kızın kasabadan kaçışını, büyük şehirde kendi yolunu arayışını anlatır ama aslında Jon kendisini ifade ediyordu. Gözünü kapadığında Sayreville’den Manhattan’a doğru yürüyen o kız, biraz da kendisiydi. Şarkının demosu için stüdyoda bir araya getirdiği müzisyenler The All Star Review adını alacaktı; bir grup değil, geçici bir ekipti bu. Klavyede Roy Bittan’ın öğrencisi sayılabilecek genç bir yetenek, davulda Frank LaRock, bas gitarda Hugh McDonald yer alıyordu. Jon kaydı yaparken cebindeki son parayı da harcamıştı. Bir yandan “Bu şarkıyı kim dinleyecek ki?” diye içinden geçiriyordu. Ama şarkının kaderi bambaşkaydı.
New York’un WAPP radyosu bir yarışma düzenlediğinde Jon, cesaretini toplayıp demoyu gönderdi. Günlerden bir gün, WAPP’in yayınında Runaway çalmaya başladı. O an, Jon’un hayatı değişti. Telefonlar kilitlendi, dinleyiciler bu şarkıyı tekrar tekrar duymak istiyordu. Özellikle genç kadınlar, sözlerde kendilerini buluyorlardı. Bir anlamda bu, Jon Bon Jovi’nin kendi zincirlerini kırmasının da başlangıcıydı. Artık yalnız yürüyemezdi; bir grubun vakti gelmişti.

David Bryan, klasik müzik eğitimi almış, nota bilgisiyle Jon’un melodilerine derinlik katacak bir klavyeciydi. Tico Torres, Latin caz sahnesinden çıkıp rock’a geçiş yapan güçlü bir davulcuydu. Alec John Such, New Jersey barlarında yıllardır bas çalıyordu. Richie Sambora, Jon’un hayatına girdiğinde ise her şey değişti. Richie’nin gitarı, Jon’un vokaliyle birleştiğinde sanki birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibiydiler. Daha ilk buluştuklarında birlikte Wanted Dead or Alive gibi bir parça yazabileceklerini hissetmişlerdi. 1983’te grup resmen kuruldu: Bon Jovi.
İlk albüm, Bon Jovi (1984) fena değildi ama asıl patlama 1986’da Slippery When Wet ile geldi. O albümdeki şarkılar yalnızca listeleri değil, bir kuşağın ruhunu ele geçirdi. You Give Love a Bad Name, aşkın yıkıcı tarafını arena rock enerjisiyle buluşturdu. Livin’ on a Prayer ise Tommy ve Gina’nın hikâyesiyle işçi sınıfı gençliğinin marşı oldu. Jon ve Richie, şarkıyı yazarken aslında çevrelerinde gördükleri genç çiftlerden esinlenmişlerdi. Konserlerde binlerce insanın aynı anda “We’ll give it a shot” diye haykırması, şarkıyı kolektif bir ritüele dönüştürüyordu. Wanted Dead or Alive ise turne yollarında geçen yalnızlığı, western filmlerinden alınmış imgelerle anlattı. Jon’un akustik gitarı ve Richie’nin slide gitarı birleştiğinde, rock sahnesi yeni bir klasik kazandı.
Turneler grubun mitolojisini inşa etti. 1989’da Moskova Peace Festival’da sahne aldıklarında, Sovyetler Birliği’nin gençleri Amerikan rock’ının özgürlük çağrısıyla coştu. Wembley’de 70 bin kişi aynı anda Always söylerken Jon’un sesi bile kalabalığın içinde kayboluyordu. Rock in Rio’da yüz binlerce insan, Brezilya güneşi altında Livin’ on a Prayer’ı tek bir ağızdan söylediğinde Jon bunun bir konserden öte, tarihsel bir an olduğunu fark etti. Tokyo Dome konserinde ise Richie ile göz göze geldiler; ikisi de şarkıların artık kendilerinin ötesine geçtiğini anlamıştı.

90’lar değişim demekti. Grunge sahneyi ele geçiriyor, melodik rock geri planda kalıyordu. Bon Jovi ise yeni bir yol buldu. Bed of Roses, Jon’un yalnız bir otel odasında sabaha karşı yazdığı, özlemin ve turne yollarındaki yalnızlığın şarkısıydı. Always, dramatik aşk hikâyesiyle milyonların kalbine dokundu, klibiyle MTV’yi domine etti. 2000’lere gelindiğinde It’s My Life sahneye çıktı. “Like Frankie said, I did it my way” dizesiyle Frank Sinatra’ya selam gönderirken, yeni kuşağa da “hayat sizin, kendi yolunuzu çizin” mesajını verdi. Bu şarkı, 80’lerin çocukları için de yeni bir marşa dönüştü.
Artık grup içi dinamikler değişmeye başlamıştı. Richie Sambora ile dostluk, Bon Jovi’nin kalbini oluşturuyordu. Onların birlikte yazdığı şarkılar, grubun ruhunu belirledi. Richie’nin kişisel sorunları, alkolle ve özel hayatıyla yaşadığı mücadeleler grubu zorladı. 2013’te Richie, turnenin ortasında gruptan ayrıldığında Jon için büyük bir yıkım oldu. Yıllar sonra Jon, Livin’ on a Prayer’ı Richie olmadan söylemenin kalbinde bir boşluk yarattığını itiraf edecekti. İkili arasındaki saygı hep baki kaldı. Dostlukları, çatışmaları, ayrılıkları… Bunlar bile Bon Jovi’nin hikâyesini daha sahici kıldı.

Tam bu dönemde, Jon’un hayatında yeni bir tutku ortaya çıktı: şarap.
Oğlu Jesse, Notre Dame Üniversitesi’nde okurken arkadaşlarına rosé ikram ediyor, buna Hampton Water diyordu. Hamptons’un yaz akşamlarının ruhunu yansıtan bu espri, Jon’un ilgisini çekti. Jesse ve Jon, ünlü Fransız şarap ustası (benim de sosyal medya üzerinden dostluk ürettiğim) Gérard Bertrand ile ortaklık kurdu. Languedoc’un güneşli bağlarında Grenache, Cinsault, Mourvèdre ve Syrah üzümlerinden bir rosé yaratıldı.

Hampton Water’ın şişesi bile bir hikâye anlatıyordu. Etikette denize dalan bir figür, yazın özgürlüğünü simgeliyordu. Şarap piyasaya çıktığında Wine Spectator tarafından yılın en iyi 100 şarabı arasına girdi. New York Wine Experience festivalinde Jon şarabını tanıtırken, rock konserlerindeki gibi içten konuşuyordu. Bordeaux’daki uluslararası fuarlarda Hampton Water standı önünde kuyruklar oluştu. Jon, “Bu sadece şarap değil, bir yaşam tarzı” diyordu. Çünkü Hampton Water’ın ruhu, bir masanın etrafında dostlarla buluşmayı, yaz akşamlarında kahkahaların şişeden taşmasını anlatıyordu.
Jon için Hampton Water sadece bir iş değildi. JBJ Soul Foundation aracılığıyla yıllardır evsizlere destek oluyor, “Soul Kitchen” restoranlarında ödeme gücüne göre yemek sunuyordu. Hampton Water’ın gelirlerinin bir kısmı da bu projelere aktı. Böylece Jon, müzikteki samimiyetini şarapta da sürdürdü. Paylaşmak, birleştirmek, umut vermek.
Runaway ile başlayan yolculuk, Hampton Water’da başka bir olgunluğa ulaştı. Gençliğinde zincirlerini kırıp kaçmak isteyen o çocuk, yıllar sonra insanları aynı sofrada buluşturan bir tat yarattı. Rock’n roll’un sahnedeki çığlığı ile bir şişe rosé’nin masadaki hafifliği birleştiğinde, ortaya hem bir şarkı, hem bir şarap, hem de bir hayat felsefesi çıktı. Bugün ister Wembley’de on binlerle birlikte Livin’ on a Prayer söyle, ister yaz akşamı dostlarınla Hampton Water kadehi kaldır, Jon Bon Jovi’nin hikâyesi hep aynı şeyi fısıldıyor. Hayat senin, kendi yolunu çiz, kendi şarkını söyle, kendi kadehini kaldır.
Hampton Water
Dave Mustaine ve Şişedeki Riff
Maynard James Keenan: Çölde Şarap Yapan Rock Tanrısı
Geoff Tate: Metal Sahnesinden Bağlara
Les Claypool ve Mor Filin Gövdesinde Şarap Yolculuğu


