Caz tarihinin en içten, en insani hikâyelerinden biridir Nat ve Cannonball Adderley kardeşlerin öyküsü. Florida’nın sıcak havasından New York’un caz kulüplerine uzanan iki kardeşin serüveni… Öğretmenlikten sahneye, hard bop’tan soul jazz’a uzanan bir hayat. Work Song’un yürüyüşü, Mercy, Mercy, Mercy’nin kalabalık korosu, sahnede seyirciyle kurulan o dostane diyaloglar… Adderley kardeşler caz yapmakla kalmadılar; birlikte olmanın, aynı masaya oturmanın, aynı şarkıyı paylaşmanın ne demek olduğunu öğrettiler bize.

Florida’nın o yapış yapış sıcağında, Tallahassee taraflarında iki çocuk, önce evde, sonra okulda, sonra da küçük salonlarda müziği bir dil gibi öğrendi. Büyük olan Julian’dı, ama herkes ona Cannonball derdi. Aslında bu lakap, “cannibal” kelimesinden türemişti. Doymak bilmez iştahına gönderme olarak. Zamanla şefkatli bir tını kazandı.
Cazcıların mahlası olur, bilirsiniz. Julian’a da yakışmıştı doğrusu, Cannonball. Küçük kardeş Nat ise elindeki kornetle sanki konuşur gibi çalardı. Kısa, net, hatırlanan cümleler. Bu iki enstrüman bir araya geldiğinde, sadece iki ses değil, iki ruh, iki mizah duygusu, iki ayrı mahalle buluşurdu. Cannonball’un alto saksofonu koyu bal renginde bir coşku taşırdı. Nat’in korneti ise şarkının beline hafif bir gülümseme yerleştirirdi. Birlikte çaldıklarında, caz tarihine “kardeşlik” diye ayrı bir başlık açtılar.
Cannonball’un disiplini, kelimeleri seçme biçimi, sahnedeki enerjisi bambaşkaydı. New York’a vardıkları yıl, 1955’te, Cafe Bohemia’da “hadi gel, sen de bir şeyler çal” diyen kader anı onu Miles Davis’in yanına taşıdı. 1958 ve 1959 yılları arası, Milestones ve Kind of Blue kayıtlarında alto saksofonunun o gülümseyen tonu hemen duyulur. Birkaç yıl sonra, kendi albümü Somethin’ Else’de yer değiştirdiler; bu sefer Miles Davis konuk oldu. Ama müziğin ruhu hep aynıydı. “Birlikte anlatıyoruz.” diyordu sanki. Bu, Cannonball’un hayat boyu taşıdığı bir duruştu.
Adderley Quintet kurulduğunda, kardeşlerin diyalog anlayışı sahneye bütünüyle yayıldı. İlk piyanist Bobby Timmons’tı. “This Here” gibi şarkılarla kilisenin sıcaklığını getirdi. Sonra Joe Zawinul katıldı ve grubun tarihini sonsuza kadar değiştiren o efsanevi şarkıyı yazdı. “Mercy, Mercy, Mercy.” Sam Jones’un bası güven verir, Louis Hayes ya da Roy McCurdy ritmi taşır, Nat ve Cannonball o ritim üzerine şehir gibi bir müzik kurardı. Her köşede blues, bir blok ötede gospel, arka sokakta R&B, meydanda hard bop… Hepsi aynı cümlede birleşirdi.
Cannonball sahnede çalmadan önce konuşurdu. Seyirciye nereden geldiklerini, kimin için çaldıklarını anlatırdı. Bu yüzden Adderley konserine giden biri sadece dinleyici olmazdı; koroya katılırdı. Work Song mesela, Nat’in ömrü boyunca taşıdığı imzası. Bas çizgisi işçinin adımları gibidir, nefesliler sokakta birbirine selam veren komşular gibi. Şehirli Amerika’nın hikâyesidir ama aynı zamanda hepimizin akşam eve dönerken taşıdığı ritimdir. Jive Samba latin güneşini getirir, Sack O’ Woe ise gülümserken bile blues’a dokunur.
1960’larda gruba Yusef Lateef gibi doğu tınılarını getiren konuklar da katıldı. Them Dirty Blues baştan sona kentli bir blues terbiyesi taşırken, At the Lighthouse gibi canlı kayıtlar dinleyiciyi sahnenin içine çekti. Bardak sesleri, salonun uğultusu, o canlılık… Hepsi müziğin parçası. Mercy, Mercy, Mercy zaten soul-jazz denen akımın kalbinde yer alır. Şarkı aslında stüdyoda kaydedilmiştir ama salonda seyirci varmış gibi hissedersiniz. Çünkü o kayıt, bir caz kulübünün toplu nefesidir.
Cannonball’un 1961 tarihinde Nancy Wilson’la yaptığı albüm, bunun en güzel örneğidir. Nancy’nin sesiyle alto saksofonun sıcaklığı aynı rayda buluşur. Adderley’ler için caz ustalık gösterisi değildi. Ortak bir hikâyeydi. Cannonball, sahnede parçayı anons ederken “Bu hepimizin şarkısı,” der gibi bakardı. O dönemin politik atmosferinde bunun başka bir anlamı daha vardı. 1969 yılında, Country Preacher kaydı, siyah toplulukların ekonomik örgütlenme hareketi Operation Breadbasket için yapılmıştı. Müzik, eğlendirmek için değil, bir arada tutmak içindi.
1970’lerde funk’ın elektriği, George Duke’ün klavyeleriyle sahneye girdi. Adderley’ler şehir ışıklarıyla flört ettiler. Özleri hiç değişmedi. O iki kardeşin birbirine bakışı. Kardeşlik burada bir telepati değil, bir yaşam biçimiydi. Solonun sonunda ötekinin cümlesinden devam etmek, birbirine alan açmak… Onların müziği, iyi bir sofrada sırayla konuşmak kadar insaniydi. O yüzden jam bile disiplinliydi. Herkes söz alır, herkes dinler, herkes gülerdi.
Cannonball 1975 yılında, aniden beyin kanamasıyla gittiğinde, caz dünyası sahnenin en sıcak yüzünü kaybetti. Nat ise kalan ömrü boyunca hem liderlik etti, hem genç müzisyenlere rehber oldu. “Work Song”un içindeki o hayat bilgeliğini, sanki bir ders değilmiş gibi anlattı hep. Adderley’lerin rüzgârı, bir yandan Weather Report’la fusion’a, bir yandan soul-jazz’ın şehirli damarına, bir yandan da küçük kulüplerin samimi atmosferine taşındı. Çünkü onların müziği, büyük salonlardan çok, yan masadaki kahkahayı duyabildiğiniz yerlerde parıldar.
Peki Adderley’lerin derinliği nerede saklı? Virtüözite desen, zaten var. Cannonball’un alto saksofonunda Parker sonrası bir hız, blues’u müze parçasına dönüştürmeyecek kadar alçakgönüllü bir sıcaklık, Nat’in kornetinde besteci sezgisi… Ama asıl derinlik repertuvarda ve sahne ahlâkında gizliydi. This Here’ın kilise neşesi, Dat Dere’nin çocuk merakı, African Waltz’ın ritmik gövdesi, Mercy, Mercy, Mercy’nin iş çıkışı yorgunluğuna tuttuğu ayna… Hepsi cazın bugün kalmasını sağladı.
Adderley konserlerinde Cannonball’un esprili anonsları, seyirciyle kurduğu bağ, müziğin sosyal dokusunu görünür kıldı. Dinleyici kulübe girer girmez grubun parçası olurdu. Şarkı, sahneden salona yayılan bir sohbetti. Cannonball melodiyi uzun yaylarla açarken, Nat aşağıdan kısa repliklerle “tamam, buradan sola dön” der gibiydi. “Call and response” onların doğal diliydi. Roller sürekli değişir, liderlik dolaşır, güven hep aynı kalırdı. Fotoğraflarına bakarsanız, enstrüman tutuşlarında bile bir rahatlık, bir huzur görürsünüz.
Bugün birine “Adderley’lerden nereden başlasam?” deseniz, çoğu Somethin’ Else der, haklıdır da. Bir diğeri Them Dirty Blues veya At the Lighthouse der. 60’ların havasını seven Mercy, Mercy, Mercy’yi önerir. Nat cephesinden bakınca Work Song ilk duraktır, ardından The Jive Samba gelir. Benim rotam basittir. Autumn Leaves (Somethin’ Else) ile başlayın, sonra Them Dirty Blues’a geçin, ardından Nancy Wilson/Cannonball Adderley albümünü dinleyin ve Country Preacher’la bitirin. Bu dört durak, Adderley’lerin birlikte müzik yapma ahlâkını haritalar.
Cannonball ve Nat’in hikâyesi bize çok şey öğretir. Ustalıkla sade olmanın, virtüöziteyle ulaşılabilirliğin düşman değil, kardeş olabileceğini. Caz kulübünün bir okul kadar öğretici olabileceğini. Liderliğin bazen konuşmak, bazen sadece dinlemek olduğunu. Onlar için caz, birlikte yapılan bir fiildi. Birlikte emek vermek, yürümek, gülmek.
Kardeşlik müzikte genelde benzer tınıların değil, farklı karakterlerin uyumuyla güçlenir. Adderley’ler bunu mükemmel gösterdiler. Cannonball sahnede kahkahayı, Nat defterinde disiplini taşıdı. Biri altoyla sokağı anlattı, diğeri kornetiyle o sokağa yön verdi. Ve caz, onların ellerinde hep bugün kaldı. Çünkü her konser, yeniden kurulan bir şimdiydi.
Kapatırken Cannonball’u hayal etmenizi istiyorum. Geniş bir gülümseme, gözlerinde şaka kıvılcımı. “Hanımefendiler, beyefendiler… sıradaki parça hepimiz için.” Sonra Nat’e kısa bir bakış. Ritim bölümü nefesini ayarlar. Bir, iki, üç… Ve müzik başlar. Her seferinde ilk kezmiş gibi. Her seferinde aynı masadaymışız gibi.
Ama sonra bir gün, o masa eksildi. 1975 yazında Cannonball, Los Angeles’ta bir otel odasında geçirdiği beyin kanamasıyla hayata veda etti. Henüz 46 yaşındaydı. Onu tanıyan herkes “Bu kadar ışığı bu kadar kısa bir ömre sığdırmak kolay mıydı?” diye sordu uzun süre. Nat o gün, kardeşinin saksofon kutusuna dokunduğunda sessizce ağladı. Ama ertesi hafta sahneye çıktı. Work Song’un ilk notalarıyla birlikte gözlerini kapadı, sanki Cannonball’la yine yan yanaymış gibi. Seyirciler o anı fark etti; kimse alkışlamadı, herkes sadece dinledi.
Yıllar geçti. Nat yaşlandı. Ama hiçbir zaman yalnız çalmadı. Her konserinde, bir noktada başını kaldırır, görünmeyen birine bakar gibi olurdu. O bakışta hep ağabeyine bir selam, bir “devam ediyoruz” mesajı vardı. 2000 yılının Ocak ayında, Nat de arkasından gitti. Diyabet onu yavaşça yormuştu ama son nefesine kadar müzikten kopmadı. İki kardeş, doğdukları Florida toprağında, yan yana uyuyor şimdi.
Bir caz kulübünün karanlık köşesinde Mercy, Mercy, Mercy çaldığında, ya da bir radyo istasyonunda Work Song’un kıvrımı duyulduğunda, o iki kardeşin nefesi hâlâ birbirine karışır. Biri melodiyi çağırır, diğeri cevap verir. Ve dünya, bir anlığına yine o eski masaya döner. İki kadeh, bir gülümseme, ve hiç bitmeyen bir şarkı.

Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Portreler


