Neşet Ruacan, Türkiye’de caz gitarı denince akla gelen en özel isimlerden biri. Onun müziğinde gösterişten çok cümle, hızdan çok anlam, kalabalık notalardan çok nefes vardır. Gençliğinde “fırtına gibi” çaldığını söylese de bugün onu dinleyenlerin hafızasında daha çok az notayla çok şey anlatan, gitarını bir konuşma biçimi gibi kullanan bir müzisyen olarak yer eder. Popüler müzikle başlayan yolculuğu, Vahşi Kediler’den Erdek gecelerine, İngiltere’de soluduğu 60’lar atmosferinden cazın derin sularına uzanır.
Ruacan, Türkiye caz tarihinin içinden geçmiş bir tanık, eğitimci ve anlatıcı. TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’nda gitarist ve şef olarak çalıştı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nün kuruluşunda yer aldı, birçok genç müzisyenin yoluna dokundu.
Aslında bu röportajın sorularını önceden hazırlanmıştım. Fakat Neşet Abi’nin iPad’i arızalanınca işler değişti. Ankara’daki Samm’s Bistro konseri ise bizim için bir fırsata dönüştü. Dark Blue Notes’un editörü Turgay Yalçın gidip söyleşiyi yüz yüze yaptı. Böylelikle kayıt altına almış olduk. Belki de tam o noktada röportaj, resmi halinden çıkıp kelimenin gerçek anlamıyla bir sohbete dönüştü. Buradan Turgay’a da yürekten teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Çayların karıştığı, sigaraların yandığı, anıların birbirine açıldığı o masa etrafında Neşet Ruacan; cazın küçük mekânlarla, seyirciyle, doğaçlamayla, “alaylılıkla” ve en çok da insanın içindeki o vazgeçmeyen inatla kurduğu bağı tüm samimiyeti ile anlattı. Sözü Neşet Ruacan’a bırakıyorum.

■
Neşet Abicim, en başa gidelim mi? Gitarla ilk temas ettiğiniz anı hatırlıyor musunuz? O gün sizi en çok etkileyen şey neydi?
Neşet Ruacan: Tabii, hem de gününe kadar hatırlıyorum. O yıllarda bizim alt katta oturan komşularımızda bir gitar vardı. Benim elimdeyse o zamanlar bir ağız mızıkası vardı. Evde ayrıca halamın kemanı dururdu, ablam da mandolin çalardı. Ben sürekli ağız mızıkasıyla oyalanıyordum. Tam on yaşındaydım. Alt komşumuzun oğlunun birinci yaş günü için bahçede küçük bir kutlama yaptılar. Sanırım yıl 1958 falandı. Garden party gibi bir şeydi. Müzisyenler geldi; akordeon çalınıyor, müzik yükseliyor… O atmosfer beni inanılmaz etkiledi. Bahçede canlı müzik duyuyorum, insanlar eğleniyor. O sırada evde bulunan klasik gitarı gördüm. Komşuların ablaları klasik gitar dersi alıyordu. Gitarı elime aldım, resmen ona yapıştım. Kucağıma aldım ve bir daha bırakmadım diyebilirim. Her şey galiba o anda başladı.

O yıllarda caz Türkiye’de oldukça sınırlı bir alandı. Cazın çağrısı size nasıl ulaştı? Siz o dünyanın içine nasıl girdiniz?
Neşet Ruacan: Ben aslında popüler müzik çalarak başladım. Lise yıllarında “Vahşi Kediler” diye bir grubumuz vardı. O grupla sahneye çıkıyorduk. Erdek’te çaldığımız dönemlerde bazı profesyonel müzisyenlerle tanışma fırsatım oldu. Tatile gelirlerdi, bizi dinlerlerdi, sohbet ederdik. O dönemde beni en çok etkileyen isimlerden biri Ergun Özer olmuştu. Çok güçlü ve ciddi bir müzisyendi. Bir gün garsonla haber göndermişti: “Gitarına doyamadım, bir parça da benim için çalsın” diye. Ben tabii o an çok heyecanlandım, hatta biraz da titredim. Çünkü bizim çaldığımız parçalar belli; Shadows, Ventures repertuvarı… Sonra “Guitar Tango” çalalım dedik. Ardından sohbet etmeye başladık.
O dönem tanıştığım müzisyenler bana hep “Sende bu iş var” duygusunu verdiler. Ben de o sırada 15-16 yaşlarındaydım. Tabii insan düşünüyor; liseden sonra başka bir şey mi yapacağım, yoksa müziğe mi devam edeceğim diye. Ama bir noktadan sonra karar netleşti. Ben müzikte karar kıldım. Ondan sonrası da zaten öyle gelişti.
“Müzik gerçekten alayda öğreniliyor. O er meydanına çıkacaksın.”
1960’lar. Türkiye’de pop müziğin yeni yeni şekillendiği, gençlerin dünyaya başka bir kulaktan bakmaya başladığı dönemler. O yıllarda sizin repertuvarınız nasıldı? Hangi müzikler hayatınızı etkiliyordu?
Neşet Ruacan: O dönemde bizim için dünyada ciddi bir İngiliz hakimiyeti vardı. Tabii Amerika’da 50’lerde Everly Brothers gibi çok önemli gruplar vardı ama sonra Beatles çıktı, Shadows çıktı. Bir anda onlar her şeyi domine etmeye başladı. İtalya’da Domenico Modugno gibi isimler vardı, çok güzel müzikler yapılıyordu ama Beatles’ın gidip Amerika’yı bile fethetmesi başka bir olaydı. Büyük bir İngiliz etkisi vardı her yerde.
Enstrümanlarda bile bunu hissediyorduk. İngiliz yapımı gitarlar, ekipmanlar daha kıymetli görünürdü bize. Sonra ben 1966 yılında İngiltere’ye gittim. İngiliz bir kız arkadaşım vardı, o daha önce bizde bir yıl kalmıştı. Ben de gidip onların evinde kaldım. Tam o meşhur 66-67 dönemleri… O atmosferi yerinde gördüm, yaşadım. İngiltere’de müziğin gündelik hayatın içine nasıl yayıldığını hissetmek çok etkileyiciydi.
Daha sonra tekrar Amerikan müziğine, özellikle caza yönelişim ise hep o tanıştığım büyük müzisyenler sayesinde oldu. Onlar başka şeyler çalıyorlardı. Bizim alıştığımız müziklere benzemiyordu ama inanılmaz güzel geliyordu kulağa. Sanırım cazın kapısı da bana öyle açıldı.

1960’ların sonuna geldiğimizde dünyada caz çok hızlı değişiyordu. 1940’larda bebop, 50’lerde hard bop, 60’larda ise serbest caz yükseliyor. Peki bütün bu akımlar Türkiye’ye nasıl yansıdı? O dönemlerde örneğin John Coltrane ya da Miles Davis parçaları çalınır mıydı?
Neşet Ruacan: Onu tam olarak bilmiyorum açıkçası. Türkiye’de o akımlar birebir ve sırasıyla yaşandı diyemem. Daha çok bugün belki “kokteyl cazı” diyeceğimiz tarzda müzikler çalınıyordu. İlham Gencer’in Çatı’sı vardı mesela. Sonra Hasan Kocamaz’ın açtığı bir caz kulübü vardı ama ben orayı görmedim. Onun dışında caz biraz daha hafif müzik tarafında kalıyordu.
Ama Türkiye’de çok ciddi plak meraklıları vardı. Özellikle İstanbul’da, daha çok Kadıköy tarafında. Ankara’da da vardı böyle insanlar. Yeni çıkan plakları büyük heyecanla takip ederlerdi. Yurt dışından getirirlerdi, pahalı da olsa alırlardı. Evlerinde oturup onları dinleyen, koleksiyon yapan bir dinleyici kitlesi vardı. Yani iyi bir dinleyici vardı aslında ama aktif konser hayatı çok güçlü değildi.
Mesela bir dönem Duke Ellington Orkestrası geliyor Türkiye’ye ama Kennedy suikastına denk geldiği için konser veremeden geri dönüyorlar. Böyle talihsiz hikâyeler var. Çok fazla caz filmi de gelmiyordu Türkiye’ye. Ama Paul Newman ve Sidney Poitier’nin oynadığı Paris Blues filmi gelmişti. İki müzisyenin hayatını anlatan, caz temalı çok güzel bir filmdi. Onu hatırlıyorum.
Bizden önceki jenerasyon ise Amerikan müzikallerini ve caz filmlerini daha fazla izlemiş. O filmlerle büyümüşler. Yani cazın Türkiye’ye gelişi biraz plaklar, biraz filmler, biraz da kulaktan kulağa olmuş diyebilirim.

Tabii o dönemde Türkiye’den çıkıp yurt dışında da belli ölçüde tanınmaya başlayan caz müzisyenleri vardı. Mesela (Muvaffak Falay) Maffy… Galiba 50’lerde Türkiye’den ayrılıyor. O kuşak sizin için nasıl bir etki yaratıyordu?
Neşet Ruacan: O kadar eski miydi gerçekten? Bak, şimdi söyleyince düşündüm… Evet, demek o yıllara denk geliyor.
Ya da İsmet Sıral?
Neşet Ruacan: İsmet abiler daha çok 60’ların sonuna doğru, 70’lere yaklaşırken İsveç’e gittiler. Ondan önce de Türkiye’den çıkıp Amerika’ya ya da Avrupa’ya giden müzisyenler vardı. Mesela Celal İnce… Çok erken dönemde Amerika’ya gitmişti. Müthiş bir şarkıcıydı. Orada bir dönem şarap uzmanı olarak çalışmıştı hatta. Türkiye’ye geldiğinde biz ona eşlik etme fırsatı bulmuştuk.
Sonra tabii Erdoğan Çaplı var. O da çok eski kuşaktan, 50’lerde Amerika’ya gidiyor. Aslında kemancıdır ama orada piyano çalmaya başlıyor. Hatta ona “Piyano Paşa” diyorlar.
Bir de Hulki Saner vardı. Sonradan çok ünlü bir rejisör oldu ama aslında iyi bir caz klarnetçisiydi. Amerika’ya giderken “Ben orada Benny Goodman gibi olacağım” diye çıkıyor yola. Ama sonra kendini sinema dünyasının içinde buluyor ve rejisörlüğe yöneliyor. O dönemde böyle ilginç hikâyeler çoktu.
Cüneyt Sermet ile tanışıklığınız olmuş muydu?
Neşet Ruacan: Çok tabii. Hatta onunla yaptığım bir röportaj da var. TRT adına Didim’deki evine gitmiştik. Orada uzun uzun sohbet etme fırsatımız olmuştu. Tabii aramız öyle her gün görüşecek kadar yakın değildi ama sonuçta abimizdi. Büyük saygı duyduğumuz bir isimdi. Muvaffak Falay’a “Muvaffak Abi” diye hitap ettiğim yakınlıkta değil belki ama birbirimizi tanır ve görüşürdük.

Nükhet Ruacan’a gelmek istiyorum. Aranızda üç yaş fark var sanırım. Siz müziğin içine girdiğiniz dönemlerde o da müzikle ilgilenmeye başlamış mıydı? Müzikal ilişkiniz nasıldı?
Neşet Ruacan: Evet, aramızda üç yaş vardı. O dönem Nükhet de müzikle ilgilenmeye başlamıştı ama aslında akademide grafik okuyordu. Sonra Beatles hayranlığı başladı. Hatta benden daha büyük bir Beatles hayranıydı diyebilirim. Şarkıları ezbere bilir, sürekli söylerdi.
Bir gün, sanırım üçüncü sınıftaydı, “Ben şarkıcı olacağım” dedi. Okulu bırakmayı düşündü çünkü akademide de bazı şeyler değişmişti. Hocalarından biri Almanya’ya dönmüştü, moralleri biraz bozulmuştu. O dönem Tatbiki Güzel Sanatlar’daki ortam da onu çok tatmin etmiyordu sanırım. Sonra konservatuvara başvurdu ama orada da istediği gibi bir süreç olmadı.
En sonunda kendi kendine, bizimle birlikte şarkı söylemeye başladı. Aslında onun müziğe geçişi biraz doğal bir akış içinde oldu diyebilirim.

Siz aslında müziğe klasik gitarla başlıyorsunuz değil mi?
Neşet Ruacan: Evet, klasik gitarla başladım ama çok uzun sürmedi. Aslında hocam da benden memnundu, iyi gidiyordum. Fakat bir noktadan sonra mızrabı elime alıp pop müziğine yönelmeye başladım. Bir de klasik gitardan çıkardığım tonu hiç sevmezdim. Tabii iyi bir klasik gitarım da yoktu o yıllarda.
Radyoda Andrés Segovia dinliyorum; yumuşacık, pamuk gibi sesler geliyor. Sonra kendi gitarımı çalıyorum, “cız cız” diye bir ton çıkıyor. O zaman anladım ki benim duyduğum şeyle elimdeki arasında büyük bir fark var. “Bu aynı şey değil” dedim kendi kendime. Sonra da klasik gitarı bıraktım.
İlk elektro gitarınız neydi? O enstrümanla ilk temasınızı hatırlıyor musunuz?
Neşet Ruacan: İlk elektro gitar aslında benim değildi. Haluk Kunt’undu. Vahşi Kediler’de bizim şarkıcımızdı. Onun bir elektro gitarı vardı ve ben ilk kez onun gitarını çalarak başladım.
Sonra benim gitarım Almanya’dan geldi. Eniştem göndermişti. “Klira” marka bir gitardı. Gayet güzel bir enstrümandı o dönem için. Ondan sonra da zaten kendi gitarlarımızı yapmaya başladık.
Klasik gitarda aradığınız tonu bulamadığınızı söylüyorsunuz. Peki elektro gitara geçtiğinizde o his değişti mi? Kafanızdaki sese yaklaşabildiniz mi?
Neşet Ruacan: İşte o zaman benzemeye başladı. Radyodan duyduğum seslerle benim gitardan çıkan ses birbirine yaklaşınca her şey değişti. O anda yakalandık zaten, iş orada bitti diyebilirim. Çünkü bir anda “Oluyor galiba” hissi geliyor insana. O çok önemli bir duygu.
Bir şeyin gerçekten karşılık verdiğini hissedince devam etmek istiyorsun. Hem çaldığın müzik seni heyecanlandırıyor hem de kafandaki müziğe daha rahat yaklaşmaya başlıyorsun.
Klasik müzik eğitiminizin size bıraktığı şeyler neler oldu? Nota bilginiz o dönemden mi geliyor?
Neşet Ruacan: Tabii. Klasik gitarla başladığım için nota tarafı da işin içindeydi. Ama klasik müzikteki o ezbercilik, sayfalarca notayı birebir çalışmak, dakikalarca aynı şeyi tekrar etmek… O taraf bana çok uygun değildi galiba. Ben gitarı elime alınca biraz daha özgürleşmek, başka yerlere gitmek istiyordum.
Notayı tabii okuyorum. Birçok gitarist gibi ben de notayı çözüyorum ama öyle senfoni orkestrasındaki müzisyenler gibi, gazete okur gibi anında deşifre edip çalma işi gitaristlerde biraz daha azdır. Özellikle gitarda o refleks daha farklı gelişiyor. Kemandan gelen müzisyenlerde bu konuda çok güçlü isimler olur mesela. Biz gitarcılarda o taraf biraz daha zayıftır.
Ama tabii nota bilgim vardı. Yazdım, çizdim, düzenlemeler yaptım. Orkestrada şeflik de yaptım, çaldım da. Yani nota hayatımın hep içindeydi aslında.

Norveç döneminize gelelim mi? Sanırım 1975 civarında, Emin Fındıkoğlu ile birlikte önce İsviçre’ye, ardından Norveç’e gidiyorsunuz. O süreç nasıl başladı? Norveç’e gitme fikri sizde nasıl oluştu?
Neşet Ruacan: Aslında fikir benden çıkmadı. Emin Hoca vardı, Nükhet vardı, Cankut vardı, İzmirli gitarist Tuğrul vardı, bir de Onno Tunç… O dönem Türkiye biraz durgun ve tatsız bir dönemden geçiyordu. 1975 civarı işte; Kıbrıs Harekâtı sonrası ambargolar, ekonomik sıkıntılar falan… Böyle bir atmosfer vardı.
Emin Hoca bir grup kuruyor ve Norveç’ten kontrat alıyor. Ondan önce İsviçre’nin Bern kentinde bir kulüpte çalınacak. Fakat Onno gelemeyeceğini söylüyor. İki çocuğu var o sırada. Canan da “Bir kere Trinity ile gittiler, bir daha böyle bir şeyi iki çocukla yaşayamam” deyince Onno vazgeçiyor. Sonra Emin Hoca, Tuğrul’la konuşmuş. Tuğrul da “Neşet abi gelirse ben bas çalarım” demiş.
O sırada ben İngiltere’deydim, Leeds Üniversitesi’ndeydim. Emin Hoca bana mektup yazdı. Ben de orada biraz sıkılmış durumdaydım açıkçası. “Tamam,” dedim, “geleyim.” İsviçre’de buluştuk ve çalmaya başladık. Sonra Norveç’e geçtik. Yani aslında benim kafamda böyle bir plan yoktu. Tamamen Emin Hoca’nın bağlantılarıyla gelişti her şey.
Daha sonra grup dağıldı ama biz Norveçli müzisyenlerle birleşip devam ettik. Sonra Fatih de geldi bize katıldı. Grup güçlendi, güzel işler çıkmaya başladı. Uzun süre oralarda çaldık. Ama bir noktadan sonra ben bunun sonunun olmadığını düşündüm. Çünkü iş sürekli uzuyordu. O sırada Amerika’dan da bursum vardı. Berklee’den yaz dönemi için burs almıştım. Sonra yavaş yavaş geri dönmeye karar verdim.

Ne kadar kaldınız Norveç’te?
Neşet Ruacan: Galiba bir buçuk sene kadar kaldım. Sonra ben döndüm ama Nükhet devam etti. Fatih yıllarca kaldı orada. Davulcu Cankut da kaldı. Emin Hoca ise daha sonra İsveç’e geçti, ardından Türkiye’ye döndü.
Norveç’te geçirdiğiniz o yıllar bugünkü Neşet Ruacan üzerinde nasıl bir iz bıraktı? Orada yaşamak ve çalmak size ne kattı?
Neşet Ruacan: Açık söylemek gerekirse müzikal anlamda çok büyük bir etkisi olmadı. Ama ülke inanılmazdı tabii. Doğası muhteşemdi. İnsan ilişkileri, hayatın akışı… Gençtik zaten; kızlar, eğlenceler… Bir anda kendimizi Beatles gibi hissetmeye başlamıştık. Kulübün kapısında kızlar bekliyor, biz arka kapıdan çıkıyoruz falan. Eğlenceli zamanlardı.
Yaptığımız müzik de düzgündü ama tam anlamıyla caz değildi aslında. Bir yandan da kazandığımız parayı gidip biraya, eğlenceye harcıyorduk. “Biraz para biriktireyim” gibi bir disiplin de olmadı açıkçası. O yüzden dönüp baktığımda, Norveç dönemi bana Amerika’ya hazırlanmışım gibi bir his bırakmadı. Daha çok hayatın akışına kapıldığımız bir dönemdi diyebilirim.
“Az notayla daha fazla şey anlatabilmenin başka bir tarafı varmış.”
Sizi dinleyenler genellikle “az çalıp çok söyleyen” bir gitarist olarak tanımlıyor. Siz bu tarife katılıyor musunuz?
Neşet Ruacan: O biraz bugünkü Neşet tabii. İhtiyar Neşet diyelim.
Peki gençlik yıllarında nasıldınız?
Neşet Ruacan: Gençken tam tersiydim. Fırtına gibiydim. Ne bulursam çalıyor, çok konuşuyordum gitarla. Çok hızlıydım, çok fazla nota basardım. Hakikaten makinalı gibi çaldığım dönemler oldu. İçim çok doluydu yani. Şimdi yaş ilerledikçe o da süzülüyor.

Bugün gerçekten daha az çalarak daha çok şey söylediğinizi düşünüyor musunuz?
Neşet Ruacan: Evet, onu hissetmeye başladım. Az notayla daha fazla şey anlatabilmenin başka bir tarafı varmış. Onu şimdi daha iyi anlıyorum.
Bu yaklaşımınızda etkili olan müzisyenler kimlerdi? Mesela ilk akla gelen isimlerden biri Jim Hall. Ona büyük hayranlık duyduğunuzu biliyorum.
Neşet Ruacan: Tabii, mesela Jim Hall çok önemliydi benim için. Bir de Ben Webster, Clifford Brown… Bunlar benim çok sevdiğim müzisyenlerdi. Çünkü çoğu cazcı, özellikle Charlie Parker, John Coltrane gibi isimler ya da Miles Davis dışında kalan birçok büyük isim çok hızlı çalar, çok virtüöz ve biraz da asabi müzisyenlerdir. Benim esas sevdiğim ise daha az konuşanlardı.
Ben Webster’ı Londra’da canlı izlediğimde 19 yaşındaydım. Ronnie Scott’s Jazz Club’da sahnedeydi. Karşımda Ben Webster çalıyordu. Bunlar insanı çok etkileyen anlar tabii.
Bir de bizim yapımıza yakın geliyor bu yaklaşım bana. Türk müziği de böyledir aslında. Bizim kültürde o “şakır şakır” sürekli nota dökme hali çok yoktur. Bir taksim dinlersin mesela… Benim dedem dinlediği anda bütün geçkileri anlardı. “Şimdi Rast oldu, şimdi başka makama geçti” derdi. O makamların arasındaki geçişleri takip etmek muazzam bir medeniyet aslında. Çok entelektüel bir şeydir. Ne söylediğin önemlidir o müzikte.
Ben cazda da aynı şeyi hissettim. O yüzden mesela Bill Evans’ın yaklaşımını çok severim. Daha içe dönük, daha derin bir tarafı vardır. Açıkçası ben çok Oscar Peterson’cı değilimdir. Biz daha çok Bill Evans, Red Garland tarafını severdik.
Doğaçlama yaparken ne hissediyorsunuz? Her şey o anda mı oluşuyor, yoksa kafanızda bir hikâye mi kuruyorsunuz?
Neşet Ruacan: İkisi birden aslında. Zaten öyle olması lazım. Şimdi biz burada konuşuyoruz ya… Siz bir soru soruyorsunuz, ben de ona göre bir şey anlatmaya başlıyorum. Konu bizi nereye götürürse oraya gidiyoruz. Müzikte de aynı şey oluyor.
Ben burada konuşurken nasıl kelimeleri seçiyor, bir fikir anlatmaya çalışıyor ve cümleleri ona göre kuruyorsam, doğaçlama da onun müzikteki karşılığı aslında. Hiçbir farkı yok. Sonuçta insanlar birbirine bakıp “Ne kadar hızlı konuşuyor” diye etkilenmiyor. Ne söylediğine bakıyor. Müzikte de mesele sadece hızlı çalmak değil.
Tabii dünyada başka türlü çalışan insanlar da var. Büyük anlatıcılar, yorumcular… Klasik müzikte de böyledir. Ortada yazılmış bir eser vardır ve onu en doğru şekilde canlandırmak gerekir. O da çok başka bir yetenek. Ama ben o taraftan biri değilim. Bana bir metin verip “Bunu oku” dediklerinde hep zorlanmışımdır. TRT’de, radyoda, televizyonda çok oldu bu. Metni okuyamıyorum. “Kapat şunu” diyorum, çünkü ben onu kendi cümlelerimle daha iyi anlatıyorum.
Bir hata olursa da başka türlü anlatıyorum. Bir daha olursa başka bir ifadeyle tekrar söylüyorum. Yani mesele hazır bir şeyi birebir tekrar etmek değil benim için. İnsan karakteriyle de ilgili biraz. Bazıları çok hazırlanıp onu okumayı sever. Bazıları ise o anın içine girip orada üretmeyi sever. Ben ikinci taraftayım.
“Bazen müzik tam o an gördüğün şeye, hissettiğin şeye akar.”
Dolayısıyla caz sizin için sadece sahnede yapılan bir müzik değil. Sanki Neşet Ruacan’ın hayatı algılama biçiminin de bir parçası…
Neşet Ruacan: Evet, kesinlikle öyle. Bunu kendimi özel bir yere koymak için söylemiyorum ama iyi cazcıların çoğunda vardır bu duygu. Hayatla, anla, çevreyle kurulan bir ilişki aslında.
Mesela Don Cherry Türkiye’ye gelmişti. Açık havada konser veriyor. Bir anda yukarıdan bir uçak geçti. Akşam olmuş ama gökyüzü hâlâ bembeyaz. Adam tam o anda dönüp ona çalmaya başladı. Çünkü gerçekten o an doğru olan oydu. O görüntü oradan geçerken başka türlü davranamazsın zaten.
Benzer bir şeyi ben de yaşadım. Deniz Kulübü’nde çalıyoruz. Gökyüzü bomboş. Bir tane yarım ay var. Tam önünden de küçücük bir bulut geçiyor. Başka hiçbir bulut yok gökyüzünde. Sadece o ikisi… Bulut ayın önüne girip çıkıyor. Ben de kafamı kaldırıp ona çalmaya başladım.
Sonra biri gelip “Sen ona çaldın değil mi?” dedi. “Hayır” dedim ama tabii anlıyor insanlar. “Bize çalmadın, oraya çaldın” dedi. Evet, gerçekten öyleydi. Çünkü bazen müzik tam o an gördüğün şeye, hissettiğin şeye akar. Bunun başka türlü olması mümkün değil zaten.
“Caz dediğin şey tam olarak bu karşılıklı akışın içinde ortaya çıkıyor.”
O zaman doğaçlamacı dediğimiz kişi aslında sadece çalan değil, çok iyi dinleyen biri de olmak zorunda diyebilir miyiz?
Neşet Ruacan: Tabii, kesinlikle. Açık olmak lazım önce. Zaten bu tamamen iki yönlü bir şey. Hem çalacaksın hem dinleyeceksin. Karşındaki insanın seni nasıl dinlediği bile senin çalımını değiştirebilir. Dinleyişindeki enerjiye göre senin müziğin başka bir yere gider.
Aynı şekilde senin çaldığın şey de karşıdakinin dinleme biçimini değiştirir. Sonra ona sıra gelir, o başka bir şey söyler. Bu döngü böyle devam eder. Yani sadece müzisyenler değil, o anda çevrede olan her şeyin işin içine dahil olması gerekir. Ortamdaki enerji, insanlar, sesler, hisler… Hepsi.
Yoksa caz olmaz zaten. Caz dediğin şey tam olarak bu karşılıklı akışın içinde ortaya çıkıyor.
Seyircinin etkisi ne kadar önemli sizin için?
Neşet Ruacan: Çok önemli. Hem de çok. Biz seyirciyi yakın hissetmeye alışmış insanlarız. O yüzden mesela büyük konser salonları beni çok yoruyor. Hiç sevmem. İnsanları göremiyorsun. Işıklar gözünün içine vuruyor, karşında karanlığın içinde sana bakan birtakım insanlar var sadece.
O bakış hissi bazen çok rahatsız edici olabiliyor. Ama insanlar yakında olduğunda başka bir şey oluşuyor. Arada bir dostluk, bir iletişim hissediyorsun. Küçük kulüplerde ya da yakın çalınan yerlerde o enerji çok başka.
Öbür türlü bazen “Bu adam ne yapıyor?” diye uzaktan izleniyormuşsun gibi bir his oluyor. O da beni çok rahatsız ediyor açıkçası.
O halde sizce caz, doğası gereği küçük mekânların müziği mi?
Neşet Ruacan: Evet, bence öyle. Cazın çıktığı yerlere baktığınız zaman da bunu görüyorsunuz zaten. Amerika’daki o eski “saloon”lar, küçük kulüpler… Yukarıda odaların olduğu, aşağıda insanların içki içtiği, konsomatrislerin dolaştığı yerler. Biraz kenarda kalmış, biraz karanlık, biraz dağınık mekânlar… Kumarın da olduğu, şehrin hafif “arka tarafı” diyebileceğimiz yerler.
Zaten cazın ruhunda da biraz o var. Klasik müzik gibi kusursuz kıyafetler içinde, çok steril bir dünyanın müziği değil. Daha hayatın içinden, biraz kirli, biraz dağınık ama çok gerçek bir tarafı var. O yüzden cazın içinde biraz “şehir çöplüğü” dediğim o ruh hep vardır bence.

Oğlunuz Nedim Ruacan’la birlikte sık sık çalıyorsunuz. O süreç nasıl gelişti? Birbiriniz üzerinde nasıl etkileriniz oldu?
Neşet Ruacan: Çok seviyorum onunla çalmayı. Gerçekten bayılıyorum.
Biz onu önce konservatuvara keman bölümüne verdik. Bir süre keman çalıştı ama sevmedi. Sonra yaklaşık altı-yedi yıl sonra vurmalı sazlara geçti. Zaten dayısı Murat Verdi de Berklee çıkışlı bir davulcudur. Nedim de “Ben vurmalılara geçeceğim” dedi ve kemanı bıraktı.
Sonra düz lisede okurken yarı zamanlı olarak konservatuvara devam etti. Daha sonra biz İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki müzik bölümünü kurunca doğrudan oraya geçti. Eğitimini de orada tamamladı.
Türkiye’de cazın gelişimi sürecine göz önüne alırsak, siz bu dönüşümü en yakından yaşayan isimlerden birisiniz. Sizce bugün bu kadar fazla insanın cazla ilgilenmesine giden yolda hangi kırılmalar yaşandı?
Neşet Ruacan: Ben aslında “şu cazdır, bu değildir” gibi kesin tanımlara çok takılan biri değilim. Benim için mesele kaliteli müzik. İçeriği dürüst ve güçlü olan her müzik değerlidir. Senfoni de olabilir, başka bir şey de olabilir. Sonuçta senfoni dediğimiz şey de yüzlerce yıldır kendini kanıtlamış bir yapı. Ona uygun salon yapılmış, orkestra kurulmuş, her şey kusursuz hazırlanmış… Ama yine de bazen hiçbir şey çıkmayabiliyor içinden.
Yani sadece şartları yerine getirmek yetmiyor. Müzik dediğin şey her seferinde yeniden sorgulanan bir şey. Orada çalan insanların samimiyeti, kalbini açabilmesi, risk alabilmesi önemli. Bir de “Benim dediğim doğrudur” tavrı vardır ya… İşte o müziği öldürür. Özellikle cazı öldürür. Çünkü caz zaten dikteden kaçan bir müzik. Otoriteye, baskıya, ezilmeye karşı doğmuş bir müzik aslında.
“Cazın kendisi arıza! Arıza olması lazım. Yani, bu arızayı biz her gün, kendi içimizde belli bir şekilde müzik dışında da yaşamak zorundayız. Bizi besleyen budur.”
Bakın askeri müziklere; marşlara… Hep güçlü vuruşlar vardır. Düzenlidir, otoritelidir. Caz ise tam tersini yapıyor. O güçlü vuruşları bırakıp ikiyle dördün üstüne yük bindiriyor. Ritmi başka yere çekiyor. Kuralları bozuyor. Dili bozuyor. Yapıyı kırıyor. Bir bakıma bizim bozlak geleneğinde de vardır bu. İçinde bir isyan taşıyor. Patrona, otoriteye karşı bir itiraz hali. Cazın müzikal tarafında da bu var.
O yüzden cazı çok katı, buyurgan bir yerden tarif etmeye kalktığınız anda ruhunu kaybediyorsunuz. Ama tabii yıllar içinde bu hataya düşen çok insan oldu. “En iyi cazcı benim”, “Ben ne diyorsam odur” tavrına girenler çıktı. Yine de insanlar onları tamamen bırakmadı. Sevenleri oldu. Ama müzikte esas mesele o değil.
Müzik biraz su gibi aslında. Karıştırıyorsun ama onunla beraber dönen başka bir şey daha var. Bir çevre, bir akış, bir zaman duygusu… Onu zorlayamazsın. O kendi zamanında oluyor.
Caz biraz arızalı çalma hali değil mi?
Neşet Ruacan: Kendi arıza canım. Arıza olması lazım. Yani, bu arızayı biz her gün kendi içimizde belli bir şekilde müzik dışında da yaşamak zorundayız. Bizi besleyen budur. Ben kimseye gidip de açılamazsam, derdimi anlatamazsam, eee ondan sonra içimi dökemezsem bu nasıl olacak, nasıl yaşayacağız yani? Sabah kalktım bunu yapacağım. İşte, işe gideceğim, oradaki görevlerim bu. Orada şunu yapacağım, bunu yapacağım… Bu yetmiyor insana. İnsan donanımına bu, bu haberleşme yetmiyor.

TRT yıllarınız. Önce müzisyen olarak giriyorsunuz, ardından orkestranın şefliğini üstleniyorsunuz. O süreç nasıl gelişti?
Neşet Ruacan: Tabii. Ben TRT’ye önce gitarist olarak girdim. 1985 yılında başladı o süreç. Uzun süre gitarist olarak çalıştım. Sonra 1996 ya da 1997 civarında şeflik meselesi ortaya çıktı. Ondan sonra yaklaşık 15 yıl da orkestra şefi olarak devam ettim. 2011’de emekli oldum.
TRT Orkestrası’nda daha çok caz ve hafif müzik çizgisinde çalışıyordunuz değil mi?
Neşet Ruacan: Evet, hafif müzik tarafı ağırlıklıydı. Zaten orkestra ilk kurulduğunda adı da “Hafif Müzik ve Caz Orkestrası”ydı. Ben de hep öyle kalmasını istedim. Çünkü o dönem TRT’nin şöyle bir ihtiyacı vardı: Türkiye’de popüler olan sanatçıların canlı performans yapabilecekleri büyük bir orkestraya ihtiyaç duyuluyordu. Bu yapı biraz o yüzden kuruldu.
Uzun yıllar boyunca Süheyl Denizci gibi isimler yönetti orkestrayı. Sonra Süheyl Abi şefliği bana önerdi. Açıkçası ben de yapmak istemiyordum. “Beni karıştırmayın bu işe” diyordum. Aranjör Kamil falan “Ya sen yapsan olmaz mı?” diye ısrar etti. Ben de “Kardeşim, ben ayağımdaki pabucun yerini bilmiyorum, benden şef mi olur?” diyordum.
Ama sonra başladık. Güzel de geçti aslında. Ağır sorumluluklar benim hoşuma gider. Yük almak bana iyi gelir. Bir şekilde yaptık, becerdik yani.
İstanbul Bilgi Üniversitesi müzik bölümü nasıl ortaya çıktı ve sizce Türkiye’de neleri değiştirdi?
Neşet Ruacan: Bilgi Üniversitesi’nin kuruluş fikrinde çok ileri görüşlü insanlar vardı. Oğuz Özerden, Halit Kakınç gibi isimler müzik bölümünü klasik bir konservatuvar mantığıyla düşünmüyordu. Onların hayal ettiği şey “şehirli müzik”ti.
Kafalarındaki örnekler de aslında Türkiye’de bunu gerçekten yapabilmiş insanlardı: Erkin Koray, Barış Manço, Cem Karaca gibi isimler… Yani bu ülkenin kültürünü, geleneğini alıp onu özgür bir biçimde modern şehir müziğine dönüştürebilen insanlar. Daha “urban” diyebileceğimiz bir müzik anlayışı hayal ediyorlardı.
Sonra gidip Can Kozlu, Ali Perret gibi isimlerle konuşuyorlar. Ama onların çoğu da “Biz böyle bir yapıyı sıfırdan kuramayız, siz kurun; biz gelir ders veririz, masterclass yaparız” diyor. Sonra fikir biraz şekil değiştiriyor. Can filan da “Dünyada bunun oturmuş sistemi caz eğitimi üzerinden kuruluyor. İnsan önce bunu öğrenir, sonra istediği yere gider” deyince iş başka bir yere evrildi.
Ondan sonra bana geldiler. Benim de hiç öyle bir niyetim yok açıkçası. “Bu iş imkânsız” diyordum. Ama “Sen merak etme, birlikte yaparız” dediler. Sonunda kurucu bölüm başkanlığı bana kaldı.
Tabii çok zor bir işti. Sürekli akademik toplantılar, YÖK işleri, burs meseleleri, evraklar… Bölüm başkanısın çünkü. Düşünsene, insanların profesörlüklerini onaylıyorum ama benim yüksek lisans diplomam yok. (Gülüyor.) Resmen Kızılderili reisi gibiydim orada.
Ama bir şekilde yürüdü. Zamanla kalite arttı, öğrencilerin seviyesi yükseldi. Sonuçta çok hayırlı bir iş oldu bence. Gerçekten çok iyi müzisyenler yetişti oradan.

Bugün Türkiye’de caz denince akla gelen birçok nitelikli müzisyen ya İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden geçti ya da bir şekilde sizin öğrenciniz oldu. Peki siz kendinizi nasıl bir eğitimci olarak tanımlıyorsunuz?
Neşet Ruacan: Ben açıkçası müfredatçı biri değilim. Hatta müfredattan nefret ederim diyebilirim. Dead Poets Society vardır ya, biraz öyle bakıyorum meseleye. Tabii okulun belli sistemleri vardı ama o işleri Ali Perret, Can Kozlu gibi insanlar çok iyi hallettiler. O syllabus’lar, akademik taraflar onların sayesinde yürüdü.
Benim yaklaşımım daha farklıydı. Öğrenciyi karşıma aldığım zaman ona özel bakıyordum. Her öğrencinin başka bir eksiği, başka bir tarafı vardı çünkü. Birinin tekniği eksik, birinin kulağı güçlü, biri yanlış yere enerji harcıyor… Ben biraz onları görüp ona göre yönlendirmeye çalışıyordum.
Bir de mutlaka birlikte çalmak lazım. Benim için eğitim dediğin şey sadece kağıt üstünde olmaz. Müzik işitsel bir şey çünkü. Hep söylüyorum ya, “tınılar ortamı” diye… O tınının içinde olmadan, uzaktan sadece “Şuraya bas, bunu yap” diyerek müzik öğretilmez. Öğrenci senin yanında çalacak, seni duyacak, o seslerin birleşimini hissedecek. Başka türlü eksik kalır. Bence müzik eğitimi dediğin şeyin özü bu.
Şunu fark ediyor musunuz Neşet Abi? Okulda okuyarak caz öğrenenlerle, sizin tabirinizle “alaylı” yetişen müzisyenler arasında ciddi bir yaklaşım farkı var. Sizce en büyük fark ne?
Neşet Ruacan: En büyük fark şu bence: Eğitim insana zaman kazandırır. “Ben neyim, bu enstrüman nedir, onunla ilişkimi nasıl daha verimli hale getiririm?” bunları iyi hocalarla daha kısa sürede öğrenirsin. Bu çok kıymetli bir şeydir. Ama bu işin sadece başlangıç vuruşudur.
Ondan sonra çıkıp hayatın içine girmen lazım. Yani alaylı olman lazım. Türkçedeki o ayrım aslında çok güzel: “mektepli” ve “alaylı.” Çünkü müzik gerçekten alayda öğreniliyor. O er meydanına çıkacaksın. İnsanlarla çalacaksın. Mücadele edeceksin.
Orada mesele karşındaki müzisyeni ezmek ya da ondan daha iyi çalmak değil. Onu tamamlayabilmek. Beraber bir yere varabilmek. “İşte şimdi birlikte olduk” hissine ulaşmak. Alay dediğin şey biraz budur.
İstediğin kadar okul bitir, sadece evde oturarak olmaz bu iş. Ama okul da çok önemli tabii. İnsana ciddi zaman kazandırıyor.
Peki sizce cazda “alaylılık”, klasik müzikteki gibi okul eğitiminden daha mı önemli?
Neşet Ruacan: Şimdi meseleye bugünün dünyasından bakalım. Diyelim ki biri “Ben Almanca öğrenmek istiyorum” diyor. Bugün ne diyorlar? “Aman kardeşim, önce gramere takılma. Git konuşmayı öğren. ‘Gelirim, giderim, yemek yerim, korkarım’ gibi gündelik kalıpları öğren. Gramer sonra gelir.” İşte bu aslında akademik yaklaşım ile alaylılığı çok güzel anlatıyor. Seni önce sokağın içine sokuyor.
Şimdi düşünün; 1930 doğumlu bir müzisyensiniz. 1950’lerde New York’tasınız ya da Kansas City’de… Cazın kaynadığı dönemin içindesiniz. Bir kulübe gidiyorsun birini dinliyorsun, başka yere gidiyorsun başka birini. Sokakta öğreniyorsun her şeyi. Bunun okulu neresi? Hangi akademi bunu verebilir?
“Yanında çalacaksın. Seni duyacak. O sesin içine birlikte gireceksiniz. O titreşimi hissedecek. Başka türlü gerçek müzik eğitimi olmaz bence. Okul dediğin yerin de böyle olması lazım.”
O yüzden aslında iki tarafın birbirine ihtiyacı var. Akademik dünya da bugün bunun sancısını çekiyor biraz. Adam müthiş eğitimli ama önünden notayı alınca çalamıyor. Çünkü refleksi başka türlü gelişmiş.
Mesela Yehudi Menuhin, Stéphane Grappelli için “Allah’ım, keşke onun gibi çalabilsem” diyor. Düşünsenize, Menuhin inanılmaz zor klasik eserleri kusursuz çalıyor ama Grappelli’nin doğaçlama özgürlüğüne hayran kalıyor. Öbür tarafta da Grappelli onun tekniğine bakıp etkileniyor.
Yani aslında biri eksikse öbürü de eksik. İkisi birleşince başka bir şey çıkıyor ortaya.
Bir eğitmen olarak nasıl bir yönteminiz var? Öğrenciyle ilişkinizi nasıl kuruyorsunuz?
Neşet Ruacan: Benim yaklaşımım hep kişiye özel oldu. Öğrenciyi karşıma aldığım zaman önce onun neye ihtiyacı olduğunu anlamaya çalışırım. Çünkü herkes farklı. Birinin tekniğinde eksik vardır, biri yanlış yere enerji harcıyordur, birinin kulağı çok iyidir ama başka bir tarafı geridedir. Ona göre yönlendiririm. “Şuraya yüklen, burayı bırak, burada iyisin ama burada vakit kaybediyorsun” gibi… Benim kafam hep böyle çalışıyor.
Bir de mutlaka öğrenciyle birlikte çalmak gerektiğine inanıyorum. Çünkü müzik dediğimiz şey bir “tınılar ortamı.” Sen o tınının içine girmeden, sadece karşıdan “Şuraya bas, bunu yap” diye anlatarak müzik öğretemezsin. O eksik kalır.
Yanında çalacaksın. Seni duyacak. O sesin içine birlikte gireceksiniz. O titreşimi hissedecek. Başka türlü gerçek müzik eğitimi olmaz bence. Okul dediğin yerin de böyle olması lazım.
Doğaçlama. Bir zamanlar klasik müziğin de içinde varmış.
Neşet Ruacan: Evet, çok acı bir şey aslında. Çünkü o doğaçlama kültürü klasik müziğin içinde gerçekten vardı. “Figured bass” geleneğinde insanlar anlık çalıyorlardı. Aynı eşliği birebir tekrar etmiyorlardı. Ama zamanla o taraf tamamen kaybolmuş. Artık onu öğreten hoca da yok, o refleksi taşıyan müzisyen de çok az. Sanki sistemin içinden sökülüp atılmış gibi.
Üstelik figured bass’in en büyük ustalarından biri de Johann Sebastian Bach’mış. Tamamen emprovize çaldığı söyleniyor. Ortada bir konu, bir kurgu var ama onun üstünde özgürce dolaşıyor. Bizim cazdaki şifreler gibi düşünün. Harmonik bir akış var ve o, duyduğuna cevap veriyor. Duyduğu şeye karşılık çalıyor. Ertesi gün aynı parçayı başka türlü çalıyor. Çünkü o an başka bir şey hissediyor.

Dolayısıyla caz biraz da o anı yaşamak…
Neşet Ruacan: Evet, tam olarak o. O anın içinde olmak. Bence klasik müzik de bunu 19. yüzyılda büyük ölçüde kaybetti.
Düşündüğümüzde oldukça az albüm kaydınız var. Bir stüdyo albümü olarak Rüya Gibi, bir de TRT Caz Orkestrası’yla kaydedilmiş canlı albüm Nedense var. Bu kadar az kayıt bırakmanızın özel bir nedeni var mı?
Neşet Ruacan: Valla ben hiçbir zaman “Şunu kaydedeyim, bunu arşivleyeyim, ileride bir işe yarar” kafasında biri olmadım. Çünkü müzisyen dediğin adam biraz sormayan adamdır. Onu bütün zorluklara rağmen müzikte tutan şey de o sorgulamayan tarafı, o inadı bence. Eğer sürekli “Acaba yapsam mı yapmasam mı?” diye soruyorsa insan, başka bir yere gitmeli zaten. Müziği hobi gibi yapabilir tabii ama caz başka bir şey.
Caz yapacak adam çok düşünmez. Gider ve içine düşer. Bana kimse “Caz yap” demedi. Ben de kimseye sormadım. “Acaba pop mu yapsam, başka bir şey mi yapsam?” diye düşünmedim. Girdik içine ve çarpıldık. O kadar. Ondan sonra da bitiyor zaten. Karşına bir ordu çıksa “Yapma” dese yine yaparsın. Çünkü seni yürüten şey başka bir enerji. İnat gibi bir şey. Zaten bu müziğin zorluklarına başka türlü katlanamazsın.
O yüzden ben hiçbir zaman “Şunu mutlaka kaydedelim, tarihe kalsın” gibi düşünmedim. Biraz da bizim kuşakta eşlikçi olmak başka türlü bir şeydi. “Eşlikçi için konsere gidilir mi?” diye bakılırdı. Halbuki insanlar bazen sahneye tam da o müzisyen için geliyordu. Bunların hepsini yaşadık yani.

Bir caz müzisyeninin kendini daha doğrudan ifade edebilmesinin arkasında sürekli çalmak da var sanırım. Çünkü klasik müzisyen çoğu zaman konserden konsere seyirciyle buluşuyor ama caz müzisyeni, imkân varsa, neredeyse her akşam sahnede…
Neşet Ruacan: Tabii, bunun etkisi büyük. Ama klasik müzikte de kendi içinde sürekli çalan insanlar var. Kendi arkadaş çevrelerinde kuartet kurup çalıyorlar, aile gibi grupları oluyor, mahallelerinde bir araya geliyorlar. Yani onların da kendi akışları var aslında.
Fakat klasik müzikte protokolsüz, rahat girip çıkılan, gündelik hayatın içinde çalınan yerler çok yok. Cazda ise bu var. Kulüp kültürü var. İnsanlar her akşam bir araya gelip çalabiliyor. O süreklilik de müzisyeni başka türlü geliştiriyor tabii.

Çok uzun yıllardır sahnedesiniz, çok yoğun bir canlı müzik hayatınız oldu. Ama kayıtlarınıza baktığımızda bu üretim tam yansımıyor. Bu bilinçli bir tercih miydi, yoksa dönemin koşulları mı böyleydi?
Neşet Ruacan: Hayır hayır, tamamen ülkenin şartlarıyla ilgiliydi. Mesela 70’ler, 80’ler bizim en yoğun çaldığımız dönemlerdi. Nükhet Ruacan’la sürekli sahnedeyiz, farklı orkestralarla çalıyoruz ama o yıllardan doğru düzgün canlı kayıt yok. Amerika’da ya da İngiltere’de olsan, teneke tava çalsan bile kayda alırlar. Bizde öyle bir kültür yoktu.
Bak mesela Jim Hall… Adamın diskografisine bakıyorsun, ilk kırk albümünün çoğu başka projelerde müzisyen olarak yer aldığı canlı kayıtlar. Bir yerde “Jimmy Giuffre Quintet”, başka yerde Ben Webster ile çalmış, başka yerde Barney Kessel ile… Hepsi kayıt altında. Biz ise onları ancak dernek hevesiyle, zor bulup dinliyorduk.
Ben kendi imkânlarımla kayıt yapmaya çalışıyordum aslında. Koca bir teyp taşıyorum, bantlar, kulaklıklar… Ama hem çalıp hem bunları takip etmek mümkün değildi. Düşünsene, benim profilimde bir müzisyenin en az otuz tane kaydı olması gerekirdi. Erol Pekcan Orkestrası, Süheyl Denizci ile işler, Nükhet’le yaptığımız konserler… Bunların çoğu yok. Bir iki tane bulup çıkarınca baş tacı ediyoruz şimdi.

Ama mesele biraz da dönemin ekonomik koşullarıydı. Bant pahalıydı, teyp pahalıydı. Benim büyük bir Akai teybim vardı. Scotch bantlara dünyanın parasını veriyorduk. Sonra düşün: O bandı silip üstüne kayıt yaparsan eskisi gidiyor. Böyle bir denge vardı.
Mesela Cüneyt Sermet inanılmaz titizdi bu konuda. Adam bir plak alıyor diyelim, mesela Coltrane albümü. Plağı pikaba koyuyor, Revox teybi hazırlıyor, plağı bir kez çalıyor ve banda kaydediyor. Sonra plağın üstündeki bilgileri yazıyor ve plak kaldırılıyor. Bir kere çalınmış sadece.
Ben gidip “Pikapta iğneyi eskiteceğine banttan dinlesene” diye dalga geçiyordum. Çünkü bantta geri sarıp tekrar tekrar dinleyebiliyorsun. Ama onun için mesele plağı korumak. Sonra yıllar geçiyor, bant eskiyor, bir kez daha plağı çalıyor. Yani plak hayatı boyunca iki kez çalınmış oluyor. İşte bu başka bir ciddiyet.
“10 Usta 10 Albüm” projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Neşet Ruacan: Ha evet, evet… Güzel bir şey bence. Sonuçta bir şeyin var olmasıyla hiç olmaması arasında büyük fark var. Bu proje en azından var. Yapılmış bir şey. Benim de var içinde çalışmam, Nilüfer Verdi’nin de var.
Tabii insanın kafasında hep başka bir “en iyisi” oluyor. “Tam istediğimiz gibi oldu mu?” desen, hiçbir zaman tam olmuyor zaten. Ama bu kötü olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü bana sorarsan “en ideal” dediğimiz şey belki de hiç gelmeyecek. Gelen şeyi kabul edip onun içindeki hayatı görmek lazım biraz. Benim karakterim böyle.
Mesela biri bana “Tam istediğin bütçeyi verelim, tam istediğin projeyi yap” dese bile ben ne isteyeceğimi tam bilmiyorum aslında. Çünkü müzik biraz yaşanan bir şey. Havada uçan bir kuşu durdurup “En iyi uçuşun bu muydu?” diye sormak gibi geliyor bana. Kuş sana “Bırak uçayım” der sadece. Müzik de biraz öyle. Kayıt dediğin şey de sonunda “Uçtum işte” deme hali belki.

Bir de şöyle bir şey var. Kurukahveci Mehmet Efendi bu projelerin üniversitelerde canlı olarak dolaşmasını istiyormuş.
Neşet Ruacan: Öyle mi? Çok güzel fikir o zaman. Zaten Babylon’da bir tane yapılmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Eğer bunu üniversitelerde dolaştırıp gençlerle buluşturacaklarsa çok iyi olur. Sponsor olup destek vermeleri de çok değerli. Böyle işlerin devam etmesi lazım bence.
Aslında tam da burada şunu sormak istiyorum. Dünyanın her yerinde, hem klasik müzikte hem cazda, büyük sanat hareketlerinin arkasında hep sponsorlar ve hamiler olmuş. Bu destek olmadan işler yürümüyor gibi…
Neşet Ruacan: Tabii ki öyle. Mesela Amerika’daki en büyük örneklerden biri Fisher ailesi. Destekledikleri yerlerden biri de Juilliard School. Düşün, Juilliard bir Mozart haftası yapıyor, milyonlarca dolar harcıyor. Metropolitan Opera aynı şekilde dev bütçeler ayırabiliyor.
Ama bunun arkasında Amerika’nın çok akıllıca kurduğu bir sistem var. “Tax deductible” dedikleri vergi düşme sistemi. Yani devlet diyor ki: “Sen bu projeyi destekle, ben de bunu verginden düşeyim.” Böylece insanlar kültüre yatırım yapıyor. Amerika burada çok akıllıca davrandı. Yoksa dünyada kültür sanat uzun süre hep devlet eliyle yürüdü.

Türkiye’deki en büyük eksiklerden biri de aslında bu sponsor ve hami kültürünün yeterince güçlü olmaması galiba.
Neşet Ruacan: Evet ama düşününce şirket için de müthiş bir reklam aslında bu. Bundan daha iyi tanıtım olur mu? Reklam yapmak zaten çok zor bir iş. İnsanlar türlü türlü “gimmick” buluyor, dikkat çekmeye çalışıyor. Halbuki kültür sanatın içine girsen zaten çok güçlü bir şey yaratıyorsun.
Ama bizde özellikle içki ve tütün sponsorluğu meselesi çıkınca işler çok değişti. Eskiden Efes Pilsen sponsorluğunda festivaller vardı, Parliament destek verirdi. Çok büyük katkıları oluyordu. Sonra yasaklar geldi.
Hatta biz bir ara Polonya’daki bir festivale gidecektik. Sponsor içki firmasıydı. Her şey hazırdı, sonra bir anda “Sponsor olamaz” kararı çıktı ve iş iptal oldu. O dönem birçok festivalin dengesi değişti böyle.

Neşet Abi, bugün geriye dönüp baktığınızda hayatınızın neredeyse tamamını müziğe vermiş birisiniz. Bir müzisyen olarak sizi en çok tatmin eden şey ne oldu?
Neşet Ruacan: Benim hiçbir zaman büyük hedeflerim olmadı açıkçası. En çok hoşuma giden şey, birlikte çaldığım insanlarla bir şey yakalayabilmek. Çünkü ben evde tek başıma da çalıyorum. Hatta bazen çok güzel şeyler çıkıyor ama onları kaydetmiyorum bile. Çünkü benim için esas mesele birlikte çalarken oluşan şey.
Bir de buna seyirci katıldığı zaman başka bir enerji doğuyor. Seyirci benim için önemli. Bazıları “Sen müzisyensin kardeşim, kimse olmasa da çalarsın” der. Evet çalarım ama benim çocukluğumdan beri seyirciyle kurduğum bir ilişki var. Onun enerjisini seviyorum. Orada bir alışveriş oluyor. Ama bu “Kalabalık olsun, herkes beni alkışlasın” gibi bir şey değil. Bugün 20 kişi olur, yarın 10 kişi olur, önemli değil. Mesele sayı değil.
Benim en sevdiğim şey gerçekten birlikte bir şey yaratabilmek. Bir anda orada bir tını oluşuyor. Tarif edemeyeceğin bir şey. Sana bir anda geliyor. Böyle bir vitamin gibi… Sodyum mu, potasyum mu bilmiyorum ama insanın içine işleyen bir şey. Çok güçlü bir duygu.
Dün geceki Samm’s Bistro seyircisini nasıl buldunuz?
Neşet Ruacan: Çok iyiydi. Çünkü burası öyle ayaküstü girilen bir yer değil. İnsanlar tesadüfen uğramıyor. Buraya gelen biri önceden karar veriyor: “Ben bu konsere gideceğim” diye düşünüp geliyor. O çok belli oluyor zaten. Dinleyicinin süzgeçten geçmiş olması hissediliyor.

Son olarak şunu sormak istiyorum. Genç bir müzisyen size gelip “Ben caz yapmak istiyorum” dese ona ne söylersiniz?
Neşet Ruacan: Bana sormasın derim önce. Hatta tavsiyem yapmaması olur. Çünkü biri bana bunu soruyorsa, bence başka bir şey yapmalı. Pop yapabilir, başka türler yapabilir. Ama caz başka bir şey. Çok zor bir yol. Eğer bütün zorluklara rağmen içinden gelen o inat, o direnç yoksa çok zor dayanılır.
Mesela bana çok geldi böyle sorular. “Boğaziçi’nde psikoloji okuyorum” ya da “İşletme okuyorum ama bir yandan da caz yapıyorum, hangisini seçeyim?” diyorlar. Bence bunun cevabı çok kolay. Soruyorsan öbür tarafa git. Çünkü gerçek müzisyen dediğin adam çok sormaz. Onu ayakta tutan şey o sorgulamadan devam edebilme hali.
Biz kimseye sormadık çünkü. Bana kimse “Caz yapmalı mıyım?” diye düşündürmedi. Ben de kimseye sormadım. Girdik içine ve çarpıldık. O kadar. Karşına bir ordu çıksa “Yapma” dese yine yaparsın. Çünkü seni götüren şey başka bir enerji. Başka türlü bu kadar zorluğa dayanılmaz zaten.
Neşet Abi çok teşekkür ederim.
Neşet Ruacan: Ben teşekkür ederim.
■
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Röportajlar


