Gözlemlediğim en güçlü, en karakteristik, en arıza menajerlerden biri Peter Grant. Bunu bir Led Zeppelin fanatiği olarak söylemiyorum. Bunu Grant’in müstesna karakteri için söylüyorum. Sahnede salınmazdı. Onu mikrofonun arkasında, baterinin başında, amfilerin önünde ya da ışıkların altında göremezdiniz. Fakat her zaman oradaydı. Perdenin arkasında, kuliste, otel lobisinde, turne otobüsünde… Gölge gibi… Tehditkâr bir gölge değil; koruyucu bir gölge… Sırtını dayayabileceğin türden. Peter Grant bir menajerden fazlasıydı. O, Led Zeppelin’in yumruğu, kalkanı ve zırhıydı.
Bir keresinde Grant, grup için “ben onların babası gibiyim” demişti. İş disiplini açısından baktığımızda, sıradan bir mecaz söylemi değildi. Bu sözlerini gerçekten harfi harfine uyguladı. “Led Zeppelin’i korumak için gerekirse yumruk atarım” cümlesi mottosuydu. Sahneye çıkmayan, sahneyi dövüş ringi kadar ciddiye alan bir adamdı.

Peter Grant’in hikâyesi, müziğin oldukça dışında başladı. Gücü sinema, güreş ve güvenlik camiasından geliyordu. Dünyaya hayatta kalma içgüdüsüyle adım atmış bir karakterdi. Boyu 1.96 metre, kilosu 150 kilogramın üzerindeydi. Ağırlığını rakamlar değil, durduğu yer ve etkisi belirliyordu.
Aslında her şey daha da gerilerde filizlendi. 1935 yılında Londra’nın güneyinde, South Norwood’da dünyaya geldi Peter Grant. Babası, II. Dünya Savaşı sırasında cephede görev aldığı için annesi Peter’ı zor koşullarda büyüttü. Küçük yaşta babasını kaybedince, annesi çalışmak zorunda kaldı. Çocukken hayata karşı sertleşti. Koruyup kollama dürtüsünü neredeyse genetik bir içgüdü gibi edindi. Okul hayatı kısa sürdü. Sert mizaçlı, iri yapılı bu genç çocuk, okuldan çok sokaklara, sinema salonlarına, dövüş kulüplerine ilgi duydu. 15 yaşındayken sahne işçiliği yaparken taş taşıdığı sette, bir film ekibi tarafından fark edildi. Dev cüssesi, sinema ve televizyon için bulunmaz bir figürdü. Bu sayede arka arkaya küçük rollerde oynamaya başladı. Hitchcock’un 1959 yapımı The Man Who Knew Too Much filminde figürandı. Hatta birkaç İngiliz dizisinde de figüran olarak kamera karşısına geçti. Dublörlük yaptı, güvenlik görevlisi oldu. Profesyonel güreş ringlerinde Count Massimo sahne adıyla mücadele etti.

Bahsettiğim dönem, onun kas yapısını geliştirmekle kalmadı, karakterini de şekillendirdi. Eğilmez, bükülmez, dik durur oldu. Bu dik duruşu yıllar sonra müzik dünyasında başka türden yumruklar olarak kendini gösterecekti.
Jimmy Page, bir röportajında onun için şöyle dedi: “Peter bir devdi. Fiziksel olarak da ruh olarak da. Asla bizi sömürmeye çalışan biri olmadı. Bilakis, bizi bizden bile çok korudu.” (Page – Classic Rock Magazine, 2005)
Bu sözleri nostaljik bir methiye olarak algılamayın. Page bir gerçeğin altını çiziyor esasen. Peter Grant, İngiliz müzik endüstrisinde grubu kâr amaçlı kullananlardan olmadı. Müzisyenler için mücadele eden bir figürdü.
Grant’in Led Zeppelin’le yolları kesiştiğinde yıl 1968’di. Jimmy Page, The Yardbirds’ün dağılmasının ardından yeni bir grup kuruyordu. Henüz adı bile yoktu. Takdir edersiniz ki, Jimmy Page’in vizyoner kimliği büyüktü. Öngördüğü vizyonun gerçekleşebilmesi için bir kılavuz gerekiyordu. İşte Peter Grant tam da o anda devreye girdi. Ona göre müzik endüstrisi, sanatçının sırtından geçinen yapımcılarla doluydu. Ve bu düzen değişmeliydi.
Robert Plant şöyle anlatır: “Peter’a ilk baktığınızda korkarsınız. Onu tanıyınca, sizi asla bırakmayacak birini görürsünüz. Bizim için her şeye göğüs gerdi.” (Plant – BBC Radio 2 interview, 2010)

Led Zeppelin’in kısa sürede patlaması salt müziğe bağlı değildi. Grant’in uyguladığı stratejiler dönemin çok ötesindeydi. Örneğin plak şirketiyle yapılan anlaşmalarda, Peter Grant, gruba inanılmaz bir kontrol ve gelir kazandırdı. Ünlü Atlantic Records anlaşmasında, henüz albüm bile çıkmadan 200.000 dolarlık bir avans almayı başardı.
Bu noktada devreye giren bir başka figür de Ahmet Ertegün’dü. Atlantic Records’un kurucusu ve dönemin en vizyoner yapımcılarından biri olan Ertegün, İngiliz rock sahnesinin geleceğini görebilen nadir isimlerden biriydi. Jimmy Page ile daha önceden tanışıklığı olan Ertegün, Led Zeppelin projesi hakkında ilk fikirleri Grant’ten duyduğunda henüz grubun adı bile netleşmemişti. Peter Grant, karşısında Atlantik Records gibi dev bir şirket olsa bile, geri adım atmadı. Ahmet Ertegün’le yaptığı toplantılarda, masaya koyduğu şartlar neredeyse o güne kadar eşi benzeri görülmemiş cinstendi. Grup tam yaratıcı özgürlük istiyordu, gelirlerin çoğunu da ellerinde tutacaklardı.
Ertegün, daha sonra bu süreci şöyle anlatacaktı: “Peter çok zeki bir adamdı. Onun kadar kararlı ve stratejik bir menajer görmemiştim. İlk albüm daha çıkmadan 200.000 dolar vermek çılgınlıktı, ama ona ve Page’e inandım.” (Ahmet Ertegün – Rolling Stone arşivi, 1988)

Bizzat Grant’in bir gazeteciye söylediği şu cümle unutulmaz: “Ben sanatçının parasını başkasının yemesine tahammül edemem. Eğer biri Led Zeppelin’i kandırmaya kalkarsa, karşısında beni bulur.” (NME arşivleri, 1973)
Bu sözler tehdit değil, yıllarca uyguladığı bir politikaydı. Konser gelirlerinin %90’ını gruba aldırmak, o dönem adeta hayal bile edilemeyecek bir talepti. Grant işte bunu yaptı. Çünkü onun gözünde menajerlik, sanatçının üzerinden geçinmek değil, onun önünde bir set olmaktı.
John Paul Jones da Grant’in etkisini şöyle özetler: “Peter sahnede değilmiş gibi görünürdü ama aslında oradaydı. Seyirciyi, sesi, ışıkları kontrol eder gibi her şeyi izlerdi. O olmadan kendimizi güvende hissetmezdik.” (Jones – Q Magazine, 1999)
Peter Grant’in sahne arkasındaki rolü parayı yönetmekle sınırlı kalmadı. Adeta grubun namusunu koruyan bir “baba” figürüydü. Basına karşı, korsan kayıtlara karşı, haksız plak şirketlerine karşı… Hatta şöyle söyleyeyim, sosyal medyada, aklınıza gelen, herhangi bir Led Zeppelin parçasını çalamıyorsunuz. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar şarkıya izin var sadece. Grant etkisiyle, telifi basıyor platform. Peter Grant grubun, kendi içlerindeki çatışmalarda da devreye girdi. Öfkesinin ana nedeni, müzisyenlerin sömürülmesine tahammülü edememesiydi. Hatta bazen fazla ileri gittiği de oldu.

1970’lerin ortasında, bir röportajda, korsan albümleri basan bir firmaya girip, tüm kopyaları kutularından çıkararak yere fırlattığını anlatırken şöyle der: “İyi müzik çalmak kadar, o müziğin kimse tarafından çalınmamasını sağlamak da benim görevim.”
Kavgacı mıydı? Evet. Ama nedenini anlayan biri için bu, saldırganlıktan çok, savunma refleksiydi. Oğlu Warren Grant, yıllar sonra babasını şöyle anlatacaktı: “Babam dev gibiydi. Ama içten içe çok hassas bir adamdı. Grup için öyle bir sevgiyle yanardı ki, onu inciten şeylere karşı patlaması da ondan olurdu.”
Robert Plant bir başka röportajda şöyle anlatır: “O bazen aşırıya kaçar, evet. Ben 23 yaşındayken kimse bana o özgüveni vermedi, Peter dışında. Ona çok şey borçluyum.” (Plant – Rolling Stone, 2012)
1977’de Oakland Coliseum’daki konser sırasında yaşanan tartışma, bu sert mizacın bir örneğiydi. Güvenlik görevlilerinden biriyle yaşanan gerilim, olayların büyümesine yol açtı. Grant’in olaya fiziksel müdahalede bulunduğu, hatta oğlu Warren’ın da karıştığı iddia edildi. Bu, onun kariyerinde kara bir leke olarak görülse de, hayranları için hâlâ “gerektiğinde yumruğunu masaya koyan baba figürü” imajının bir uzantısıydı.

Grant’in bir başka dikkat çeken yanı, Led Zeppelin’in imajını medyadan ustalıkla uzak tutmasıydı. “Müzik konuşsun. Onları fazla göz önüne koyarsak, gizemlerini kaybederler” derdi.
Jimmy Page de aynı görüşteydi: “Peter olmasaydı, belki müziğimiz aynı olurdu ama etrafımızdaki dünya bizi tüketirdi.” (Page – Guitar World, 2001)
Peter Grant, Led Zeppelin’le değil, The Yardbirds, Gene Vincent, Bo Diddley, Little Richard, Chuck Berry ve hatta the Rolling Stones gibi birçok dev isimle çalıştı. Ama asıl ruhunu, tüm kanını ve terini Led Zeppelin’e verdi. Grubun isimsiz beşinci üyesiydi. Sahneye çıkmıyor, sahneyi kuruyordu. Onun gölgesi sahne ışıklarından daha güçlüydü. Klasik bir söylem olacak, Grant olmadan Led Zeppelin yine olurdu, ama asla aynı olmazdı.
John Bonham’ın 1980’deki ölümü, bir dostu değil, Grant’in inşa ettiği dünyayı da yerle bir etti. Grubun dağılmasıyla birlikte Grant kendini geri çekti. Bir dönem alkol ve kilo sorunlarıyla mücadele etti. Ancak hiçbir zaman gruba kırgınlık yaşamadı. “Ben hâlâ onların yanındayım. Hatta artık daha bile fazla,” dediği bilinirdi. (Ek kaynak: Led Zeppelin – Hammer of the Gods, Stephen Davis)
1995 yılında Rock and Roll Hall of Fame gecesinde sahneye çıktığında gözleri yaşlıydı. Orada hâlâ dev gibi duruyordu. Bu kez devliği, öfkesinden ziyade, geçmişe olan sadakatindendi.

1995’in sonlarında, kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Arkasında milyonlarca dolarlık anlaşmalar, efsanevi konserler ve müzik tarihinin en saygı duyulan menajer figürünü bırakarak. Daha önemlisi, arkasında koruduğu bir grup ve o grubun efsanesini bıraktı.
Grant efsanesi ve hikâyesi, gücün nasıl kullanılacağına dair bir ders gibidir. Zorbalıkla değil, sadakatle. Kurnazlıkla değil, sezgiyle. Endüstrinin en karanlık döneminde, sahnenin ışığına sırtını dönüp sanatçının yanında duran bir adam… Peter Grant. Dev gibi bir kalbin, dev gibi bir adamı.
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Portreler
Wikipedia


