New York’un geceleri o yıllarda bugünkü gibi parlamıyordu. Harlem karanlıktı. Daha gerçekti. Sokak lambalarının altında terleyen insanlar, apartmanlardan sızan caz sesleri, yaz sıcağında açık bırakılmış pencereler vardı. Bir yerlerde biri Charlie Parker plağı çalıyor, başka bir apartmanda çocuklar merdiven boşluğunda top sektiriyordu. Şehrin üstünde hafif bir uğultu dolaşıyordu. Tren sesi, insan sesi, müzik sesi…
Ve o sokakların arasında uzun boylu, ince yüzlü genç bir adam yürüyordu. Koltuğunun altında tenor saksofonu vardı. Adı Theodore Walter Rollins’ti. Kimse ona böyle seslenmiyordu. Harlem insanı, birine gerçekten önem verdiğinde, ona yeniden isim verir, mahlas yaratırdı.

Bir gün sokakta birisi durup ona dikkatlice baktı? “Şuna bak… Don Newcombe’a benziyor.”
Don Newcombe sadece bir beyzbol oyuncusu değildi. Brooklyn Dodgers’ın yıldızıydı. Güçlüydü. Karizmatikti. Siyahi bir adamın Amerika’da büyük bir yıldız hâline gelmesi hâlâ başlı başına olaydı. Lakabı da “Newk”tü.
Aynı hafta biri daha aynı şeyi söyledi: “Hey… Newk!”
Kelime havaya bırakıldı ve sahibine iade edildi.
Sonny Rollins o sıralar henüz dünyanın en büyük tenor saksofonistlerinden biri değildi. Kulüplerde çalıyordu. Geceleri Harlem’den aşağı iniyor, sabaha kadar doğaçlama yapıyor. Müziğin içinde kayboluyordu. İçinde tuhaf bir his vardı. Sanki çaldığı her nota başka bir yere gidiyordu. İnsanlar onun saksofonunda karakter duyuyordu. Bu yüzden “Newk” ona bu kadar yakıştı.

Mahlasta sokak vardı. Mahalle vardı. Hafif bir sertlik, hafif bir muzırlık vardı. Sonny Rollins’in karakterli müziği vardı.
1950’lerin New York’u zaten biraz masal gibiydi. Bir gece Thelonious Monk’a rastlayabilirdiniz. Ertesi gün kaldırımda Miles Davis yürürdü. Bir apartmanın bodrumunda tarih yazılır, kimsenin haberi olmazdı. Genç müzisyenler sabaha kadar çalar, sonra gün doğarken kahve içip birbirlerine lakap takardı.
Esasen cazın resmi tarihi şöyle çalışır: Hangi albüm hangi yıl çıktı… Kim hangi orkestrada çaldı… Kim hangi ödülü aldı… Oysa gerçek caz tarihi arada bir böyle küçük detaylarda gizlidir. Falancanın filancaya “Newk” demesinde mesela…
Sonny’nin yüzü gerçekten Don Newcombe’a benziyordu belki. Zaman geçtikçe insanlar başka bir şeyi fark etti. Lakap artık beyzbolcuyu çağrıştırmıyordu. Sonny Rollins sahneye çıktığında odadaki herkesin aklında artık tek bir “Newk” vardı.
Özellikle tenor saksofonu eline aldığında…

Rollins’in sesi dev gibi duyulurdu. Sonra bir anda çocuk gibi şakalaşırdı. Melodilerle oynardı. Bir cümleyi yarıda bırakır, başka bir yere giderdi. Sanki sokakta yürürken aniden yön değiştiren biri gibi. İnsanlar onun neden bu kadar farklı olduğunu tam açıklayamıyordu. Sonny Rollins salt nota çalmıyordu, düşünüyor gibiydi. Saksofonun içinde konuşuyor, tartışıyor, kavga ediyor, hatta kahkaha atıyordu.
1957’de çıkan Newk’s Time albümü işte bu yüzden yalnızca bir plak adı değildir aslında. O isim biraz kader gibidir.
“Artık Newk zamanı.”
O noktada lakap tamamen Sonny’ye ait olmuştur. Don Newcombe’un gölgesinden çıkmış, Harlem gecelerinden geçmiş, tenor saksofonun içine yerleşmiştir.
Miles Davis’in anlattığı eski bir hikâye vardır hatta… Bir gün Sonny ile taksiye binerler. Şoför dikiz aynasından Sonny’ye uzun uzun bakar. Sonra heyecanlanır.
“Sen Don Newcombe’sun değil mi?”
Sonny gülümser. Bir anlığına cevap vermez. Sanki hikâyenin bozulmasını istemez gibi…

Bence bu hikâyenin en güzel tarafı da burada zaten. İnsanlar gerçek isimlerinden daha büyük anlama dönüşüyor. Mahlas artık şaka değildir. Kişi ile örtüşür. Bir karaktere, bir sese dönüşür.
Bugün biri “Newk” dediğinde insanların aklına artık bir beyzbol oyuncusu gelmiyor. Aklımıza köprü altında sabaha karşı saksofon çalışan bir adam geliyor. Harlem geliyor. 1950’lerin dumanlı kulüpleri geliyor. Tenor saksofondan çıkan o büyük, sıcak, insani ses…
Sonny Rollins’in sesi!…


