Besteci ve piyanist Çağrı Sertel‘in 27 Mart’ta digital müzik platformlarında yerini alacak olan, dördüncü solo piyano albümü Following The White Rabbit, bir yere ait olma duygusundan çok, yolda olma hâlini anlatan bir yerden konuşuyor. Dinleyicisini sürekli değişen bir ruh hâline davet eden bu çalışma, köksüzlük, merak ve dönüşüm duygularını sezgisel bir anlatıya dönüştürüyor. İsmini Lewis Carroll’ın dünyasındaki o meşhur “beyaz tavşanı takip etme” metaforundan alan albüm, bilinmeyene doğru atılan adımların yarattığı hem heyecanı hem de tedirginliği müziğin içine ustalıkla yerleştiriyor. Bu anlamda Following The White Rabbit, yalnızca bir dinleme deneyimi sunmuyor. Aynı zamanda dinleyenin kendi iç yolculuğuna açılan bir kapı gibi işlev görüyor.

Albümün merkezinde aidiyet meselesi var. Klasik mânâda anladığımız bir “yer bulma” hikâyesi değil. Aksine, ait olamama hâlinin içindeki hareket, arayış ve kabul duygusu üzerine kurulu bir anlatı bu. Sertel’in piyanosu kimi zaman içine kapanıyor. Kimi zaman yön arıyor. Kimi zaman da kendini akışa bırakıyor. Bu dalgalı yapı, albüm boyunca hissedilen duygusal zemini sürekli değiştiriyor. Dinlerken tek bir duyguya tutunamıyorsunuz. Çünkü albüm de zaten buna izin vermiyor. Her dinleyişte başka bir duygunun kapısı aralanıyor. Sanki parçalar değil, ruh hâlleri birbirini takip ediyor.
Following The White Rabbit, büyük ölçüde sanatçının Amsterdam’da geçirdiği dönemde şekillenmiş. Bu fiziksel değişim, müziğe mekânsal bir arka plandan ziyade, zihinsel bir kırılma ve yeniden kurulum alanı olarak yansıyor. Altını çizmeliyim ki, bu bir “şehir albümü” değil. Daha çok, şehirler arasında gidip gelen bir zihnin, yabancılıkla kurduğu ilişkinin ve yeni ihtimallerle temas hâlinin kaydı. Özellikle “A Fellow in Amsterdam” parçasının doğrudan orada, Netherlands Institute for Advanced Studies’e bağlı Fellows House’ta kaydedilmiş olması, albümün bu geçiş hissini somutlaştıran önemli bir detay. İstanbul’daki stüdyodan Amsterdam’daki o geçici mekâna uzanan bu kayıt hikâyesi, albümün ruhundaki “arada kalmışlık” hissini de güçlendiriyor.

Müzikal olarak ise Çağrı Sertel, minimalist bir dil kuruyor. Notalar kadar suskunlukların da anlam taşıdığı bir alan bu. Piyano burada sadece bir enstrüman değil elbette. Düşüncenin, sezginin ve hatta kararsızlığın sesi gibi. Parçalar ilerledikçe, boşlukların da en az melodiler kadar konuştuğunu fark ediyorsunuz. Bu da albümü dinlerken oluşan o “içsel yürüyüş” hissini güçlendiriyor. Sertel’in dokunuşu, gösterişten uzak ama derin; teknikten çok hisse, yapıdan çok akışa yaslanan bir yaklaşım.
Albüm, baştan sona bir akış duygusu üzerine kurulu. Açılış parçası “Following The White Rabbit” ile başlayan yolculuk, “Belonging”, “My Beloved Cup” ve “Elsewhere” ile aidiyet ve uzaklık arasında gidip gelen bir çizgi çiziyor. “Sooth” ve “Some Mornings” daha kırılgan ve dingin anlara alan açarken, “Ephemera” geçiciliğin izini sürüyor. “Perpetual Motion” ve “Continuum” ise hareket ve süreklilik fikrini müzikal bir dile çeviriyor. Bu parçaların her biri, kendi başına küçük bir hikâye gibi… Bir araya geldiklerinde daha büyük bir anlatının parçaları hâline geliyorlar. Böylelikle albüm, başı ve sonu olan bir hikâyeden çok, içinde dolaşılan bir alan hissi yaratıyor.
Albümün tek konuklu parçası ise “Ki Sen”. Yalın’ın bu tanıdık bestesi, Sertel’in yorumunda tamamen başka bir form kazanıyor. Daha önce büyük orkestra için düzenlenmiş olan bu eser, burada sadeleşmiş bir yapıyla yeniden hayat buluyor. Bu karşılaşma, albümün genel yalnızlık hissini bozmadan, ona ince bir temas ve hatırlama katmanı ekliyor. Tanıdık bir melodinin bu kadar farklı bir bağlamda yeniden duyulması, dinleyici için de beklenmedik bir karşılaşma yaratıyor.

Teknik tarafta ise albümün neredeyse tamamı Sertel’in imzasını taşıyor. Kayıt, mix ve mastering süreçlerinin büyük bölümü sanatçının kendi üretimi. İstanbul’daki stüdyosunda kaydedilen albüm, bu yönüyle de oldukça kişisel ve içe dönük bir üretim alanını yansıtıyor. Sadece “Ki Sen” parçasında farklı bir dokunuş hissediliyor. O parçanın mix ve mastering’i Sabi Saltıel’e ait. Albüm kapağındaki fotoğrafın da Sertel tarafından çekilmiş olması ve tasarımın Selim Çotal imzası taşıması, bu bütünlüğü görsel olarak da tamamlıyor. Albümün kendi ismiyle, kendi label’ı üzerinden yayımlanması bu bağımsız ve kişisel üretim anlayışını daha da belirgin kılıyor.
Dünya Piyano Günü’nde yayımlanan Following The White Rabbit, zamanlama açısından da oldukça anlamlı bir yerde duruyor. Piyanonun evrensel diliyle bireysel iç yolculuğu kesiştiren bu albüm, dinleyicisine kesin cevaplar sunmuyor. Aksine, soruların peşinden gitmeyi, yön değiştirmeyi ve bazen de bilinmeyenin içinde kalmayı öneriyor. Çünkü bu albümde asıl mesele varmak değil. Yolda kalmayı, kaybolmayı, gerekirse risk almayı ve yeniden bulmayı göze alabilmek. Yaşamda beyaz tavşanı takip etmek, işte bunun için gerekli.
■
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da 2026 Albümleri
Not: Bu içeriğin kapak görseli olarak kullanılan fotoğraf Selim Çotal tarafından çekilmiştir.


