Amaç mı? Araç mı? İkisi de mühim. Genellikle matematik sayılardan ibaret sayılır. Oysa sayılar matematik içerisindeki aritmetiğin somut amalgam dolgusu bence. Aritmetik matematik için bir araç nezdimde. Amaç başka. Bambaşka!… Aritmetiği yeteri kadar, gerektiği ölçüde, kompozit ve doğru bir şekilde hayata entegre edilebilme işidir matematik. Şahsi tanımlarıma takılmayın. Bir misyon ile doğduğumuzu düşünürüm. Yaşadıkları her anı, her manzarayı, her aşkı şarkıya, satıra dönüştürebilen görev adamları vardır. Leonard Cohen böyle bir adam benim için. Ve onun içli, huzurlu, tatlı, belki de en yaratıcı dönemi, uzak bir Yunan adasında geçti: Hydra’da.

1960 yılıydı. Cohen daha 26 yaşındaydı. Montreal’de doğup büyümüş, edebiyat okumuş, birkaç şiir kitabı çıkarmış, İngilizceyi doğru kullanan bir adamdı. Ama Kanada… Soğuktu… Hem kelime anlamıyla, hem mecazıyla. Havası soğuk, insanı mesafeli, ritmi donuktu. Cohen’in içindeki hayatla dışındaki şehir hiç uyuşmuyordu. Bunu da saklamıyordu zaten. Sürekli kaçmak istiyordu. Başka yerlere, başka hâllere. Bir gün çantasını toparladı, şiirlerini aldı, cebinde birkaç dolar ve kalbinde sonsuz bir melankoliyle Avrupa’ya geçti.
Bir süre dolaştı Avrupa’da. Londra, Paris… Tam aradığı şeyi bulamıyordu. Sonra biri Hydra’yı önerdi. “Bir ada var” dediler Cohen’e. “Elektrik yok, araba yok… Ama deniz var, güneş var, ilham var.” Kulağa bir hayal gibi geliyordu. Bir sabah Atina’dan küçük bir tekneye atladı. Dalgaların üzerine savrularak Hydra’ya vardı.

Adaya ayak bastığı anı anlatırken gözleri uzaklara dalardı. “Her şey yavaşladı.” derdi. “Saatler daha uzun, nefesler daha derin, gökyüzü daha açık geldi.” O zamanlar Hydra, sanatçılar için bir sığınaktı. Ressamlar, yazarlar, çevirmenler… Dünyanın gürültüsünden kaçan ne kadar hayalperest varsa, o adanın taş sokaklarında bir şekilde birbirini buluyordu.
Cohen de orada kendine bir ev satın aldı. Küçük bir taş evdi. Ne elektrik vardı, ne sıcak su. Ama camdan içeri giren ışık yetiyordu. Gün doğarken, penceresinden süzülen o altın ışık, daktilosunun başına oturması için bir davet gibiydi. 1500 dolara almıştı evi. Kanada’daki edebiyat bursundan artan parayla. İçeride bir masa, bir sandalye, bir yatak… Birkaç kitap. Gerekli olan her şey ama fazlası değil.
Ve o evde bir kadın girdi hayatına. Adı Marianne. Norveçliydi. O da bir başka hikâyenin kırılmış parçasıydı. Eşi Axel Jensen, onu ve oğlunu Hydra’da terk etmişti. Cohen onunla markette karşılaştı. Marianne’in kucağında küçük oğlu Axel vardı. O anı tarif ederken hep şöyle derdi: “Gözlerinde bir yalnızlık, içinde bir hayat vardı. O gözlerden içeri yürümek istedim.”

Onların aşkı farklı bir hikayeydi. Kimseye anlatılmayan, adanın her köşesinde iz bırakan bir aşk. Bazen bir sandalda birlikte açılırlardı. Bazen taş sokaklarda dolaşırlar, bazen de sadece sessizce aynı masada otururlardı. Marianne, Cohen’in yalnızlığını bölmedi. Onu değiştirmedi. Sadece yanında durdu. Bu yüzden Cohen, yıllar sonra onun için So Long, Marianne’i yazarken bile içinde buruk bir huzur vardı. Çünkü aşk dediğin bazen gitmeyi bilmektir. Giderken dahi o aşkın içinde kalmaktır.
Hydra’da geçen günler bir rüyaydı sanki. Sabahları erkenden kalkardı Cohen. Kahvesini içer, daktilosuna oturur, saatlerce bir satırla uğraştığı olurdu. Öğleden sonraları limana inerdi. Küçük bir kafede oturur, gelen geçeni izlerdi. Adadaki diğer sanatçılarla -ki çoğu Avrupa’dan kaçmış ama hayatın peşine düşmüş insanlarla- uzun sohbetler ederdi. Kimi zaman Henry Miller konuşulurdu, kimi zaman Seferis. En çok, hayat konuşulurdu. Çünkü oradaki herkes bir şeylerden kaçmıştı.
Cohen’in gitarı yanındaydı. Müzisyen değildi henüz, ama melodiler onun içinden sızıyordu. Yazdığı şiirler, zamanla ritim bulmaya başladı. Gece mum ışığında mırıldanırdı onları. Gitar tıngırdar, kelimeler dans ederdi. O dönemde yazdığı pek çok satır, yıllar sonra ilk albümünde karşımıza çıkacaktı.
Bird on the Wire örneğin. Hydra’da yazıldı. Adaya ilk kez elektrik hattı çekilmişti. O tellere konan bir kuşu gördü pencereden. O görüntü, içindeki özgürlük arzusunu simgeledi. O kadar sade ama o kadar derindi ki… Şarkı bir kuşun tel üstünde duruşundan doğdu: “Like a bird on the wire, like a drunk in a midnight choir” O satırlar Hydra’nın taş evlerinden yükseldi ilk kez.

Zaman denilen büyük bileşen, orada geçiyordu. Marianne’le ilişkisi zamanla değişti. Cohen bir yandan müziğe yöneliyor, bir yandan içsel olarak başka yerlere doğru yürüyordu. 1967 yılında ilk albümü yayımlandı: Songs of Leonard Cohen. Artık dünya onu tanıyordu. Ama o, o eski taş evi, mum ışığını, sabah kahvelerini, Marianne’in sessizliğini ve Axel’in kahkahasını içinde taşıyordu hâlâ.
Yıllar sonra, Marianne ölüm döşeğindeyken Cohen ona bir mektup yazdı. Ve o mektup, belki de aşkın, dostluğun, zamanın ve vedanın en sade hâliydi:
“Marianne, geldiğim yoldayım. Bu kadar yakında olduğumu bilmek sana huzur veriyorsa… Biliyorum, elini uzatırsan, sana ulaşacağım.”
İnsanın özel yerleri olur hayatta. Gideceğini bilmediği, ama gittiğinde “işte burası” dediği yerler. Hydra, Leonard Cohen için öyle bir yerdi. O adada bir ev aldı ama aslında kendini buldu. Bir aşk yaşadı ama aynı zamanda hayatı yazdı. Dinledi, içini kalemiyle dışarıya açtı. Ve sonra bütün bunları şarkılara dönüştürüp dünyaya fısıldadı.
Bir gün Hydra’ya giderseniz, o taş sokaklarda yürürken, o küçük evin önünde dururken, limanda bir kahve içerken… Belki o rüzgâr hâlâ kulağınıza bir melodi taşır. Belki de bir cümle:
“There is a crack in everything. That’s how the light gets in.”
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Portreler
Songs of Leonard Cohen


