Vitrin

Yeni Oğuz Büyükberber solo albümü Continuity, müziğin maksimalitesi için yalnızca iki şeyin yeterli olduğunu gösteriyor: müzisyenin kendisi ve enstrümanı.

Mehmet Ali Sanlıkol, yirmibirinci yüzyılda, artık bu Oryantalizm’in ötesine geçiyor. Bir Türk olarak Boston’da Osmanlı tarihinden, Türk müziğinden yola çıkarak hem bugüne hem de geçmişe, klişe olacak ama hem Batı’ya hem Doğu’ya ait başka bir müzik yaratıyor.

Portre

Mert Çakırcalı’dan şahsi bir David Lynch vedası: “senin gibi büyük dönüştürücülerin ölümü her zaman ani olmak zorundadır.”

Dağılmasının üzerinden otuz yıl geçmesine rağmen Weather Report, cazın sınırları zorlayan doğaçlamaları ve unutulmaz performanslarıyla hala müzik dünyasını onurlandıran eşsiz bir hazine gibi.

Röportaj

John Coltrane ve Albert Ayler geleneğinin çağdaş temsilcilerinden biri olarak görülen James Brandon Lewis, bugün cazın en özgün seslerinden biri. Ancak o kendisini geçmişin mirasçısı olmaktan çok kendi yolunun haritacısı olarak görüyor. Buffalo’dan Howard Üniversitesi’ne, Molecular Systematic Music teorisinden Mahalia Jackson’a uzanan bu söyleşide Lewis; müziği, kimliği, yaratıcılığı ve hiç bitmeyen arayışını anlatıyor.

Görüş

Şimdi bir düşünsenize, bir caz müzisyenisiniz; konsere saatler kalmış, bir diş ağrısı tutuyor ya da konserde sahneye çıkalı 1 saat olmuş, belinizde bir ağrı başlamış!… Ne yaparsınız ya da ne yapıyorlar? Burada değinmek istediğim konu, caz müzisyenlerinin yaşamlarını caz müziğine adamaları ve o uğurda yaptıkları fedakarlıklar! Fakat burada söz konusu olan Damien Chazelle’in yönettiği 2014 yapımı Whiplash filminde abartılan, daha iyi davul çalabilmek için kanayan/soyulan parmaklar değil! Daha gerçek anları yakalamak istiyorum.

Hâlâ umumiyetle müzikal derinliğin duygu yoğunluğuyla, icracının çalgısındaki ustalığının duygulu çalmayla ölçüldüğü; herhangi bir çalgıyla çalınan şarkıların, türkülerin enstrümantal müzik diye sunulduğu; birçok müzisyenin, ifade açısından vazgeçilmez bir unsur olan müzikal dinamiklerden habersiz olduğu; niteliğin somut ölçütler yerine türlü pespayeliğe kapı aralayan soyut, ölçülebilir olmayan öznel yargılara dayandırıldığı bir toplumda, aslında sadece çalgısal müziğin değil, bizzat müziğin kendisinin ağır aksak durumda olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Peki bugün dünya müziğinden bize kalan ne? Dünyanın ücra yerlerindeki kendi kabuğunda kalmış müzisyenleri keşfedip parlatarak vitrine çıkaran; birçoğunu oryantalist zihnin bitmeyen fantezisi “sentez” güdüsüyle melezleyen; aynı şeyleri dinlemekten sıdkı sıyrılmış dinleyicilerin kulaklarının pasını silen ve kuraklaşan sektörü taze kan temin ederek canlandıran bu oluşumu çoğunluğun yapıcı ve faydalı gördüğü muhakkak. Sadece bu yönlerden bakıldığında kimsenin bir itirazı da olamaz. Fakat mesele bundan ibaret değil.

Düşünsenize, şöhretli bir sanatçısınız. Kimliğinizin en bilinen parçası, doğaldır ki, ürettikleriniz. Bir gün başınıza bir dert musallat oluyor ve kendinize geldiğinizde zanaatınız hakkında hiçbir şey hatırlamıyorsunuz. Hiç-bir-şey! Geride bıraktığınız yaşamınızı anlamlandıran en temel olgu artık yok. Mecazi anlamda siz artık yoksunuz. Nasıl hissederdiniz?