Portre

Mert Çakırcalı’dan şahsi bir David Lynch vedası: “senin gibi büyük dönüştürücülerin ölümü her zaman ani olmak zorundadır.”

Röportaj

Görüş

Bir görsel (visual-media) ile karşılaştığımızda onu önce konusuna göre mi algılarız yoksa sahip olduğu renk, desen gibi (doğası gereği) görmeye dair unsurlarıyla mı baskın oluyorlar? Sonuçta, durdurmayı sürdürdüğümüz anda bütün bu esneyen ‘durum’ belirli aşamalardan sonra kendi tanımlarımızı oturttuğumuz bir anlamlar silsilesine dönüşüyor.

Müzik ve görseli bir araya getirme düşüncesi yüz yıldan fazla bir geçmişe sahip. Geriye dönük ilk örneklere 19. Yüzyıl sonlarında rastlanıyor. 1892 yılında nota yayıncıları promosyon amaçlı şarkı slaytları hazırlıyorlar. Slaytlarda, şarkı sözleri öyküleştirilerek resmediliyor ve şarkının notasıyla birlikte satılıyor. 20. Yüzyılla beraber müzik, yedinci sanatın vazgeçilmez unsuru oluyor. Salona yerleştirilen piyanoda müzisyenler, klasik ve dönemin popüler eserlerini çalarak beyaz perdede seyredilene eşlik ediyorlar. Bellini’nin Casta Diva’sı, Schubert’in Bitmemiş Senfoni’si, Beethoven’in çeşitli uvertürleri sıklıkla seslendiriliyor. Piyanistler, giderek görseldeki olaylara, ifadelere uygun doğaçlamalar yapmaya başlıyorlar. Ayrıca müzik, makara değişimi sırasında boşluğu doldurma görevi de üstleniyor.

Bir sarmaşık gibi günlerimize dolanmıştı müzik. Her caz parçasını dinlediğimizde hücrelerimizde kimyamızı bozan akorların dolaştığını hissediyorduk. Böyle yaşayabilir ve bu şekilde ölebilirdik. Bazen ruhumuz canlanıyor bazen de derinlerde bir kederle baş başa kalıyorduk. Zaten kaya gibi “Rock” müziği vardı hayatımızda. Her zaman olduğu gibi çok az kişiydik. Sevdiğimiz film kahramanlarını izlercesine mutlu ediyordu cazın varlığı bizleri. Anlamadan dinliyor, içindeki cevheri fark ediyor ama yüzük taşı olarak bir türlü parmağımızda görmeyi beceremiyorduk.