Ahmet Kaya: Emre Topak kimdir? Müzik tutkun nasıl başladı?
Emre Topak: 1979 yılında Ankara’da doğdum. Müziğe lise yıllarında klasik gitar ile başladım. 1995-98 yılları arasında TRT Çoksesli Gençlik Korosu’nda koristlik yaptım. Hem klasik gitar eğitimim hem de TRT korosunda aldığım eğitim sağlam bir temel oluşturmam adına bana çok şey kattı. Bas gitara ile Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken başladım. 2007 yılında Tuna Ötenel ile çalışma şansım oldu. Bu dönem benim için bir dönüm noktasıdır. 2016 yılında, bir süredir üzerinde çalıştığım ve Türkçe kaynak eksikliğini kapatmayı hedeflediğim “Elektrik Bas Metodu” yayımlandı. Bugün hala aynı sevgi ve tutku ile birçok proje ve grup ile müzik yapmaya devam ediyorum.

Ahmet Kaya: Bugünlerde kimlerle çalışıyorsun?
Emre Topak: Şuan dahil olduğum birçok proje ve grup var, bir kaçını saymam gerekirse, Hermanos, Dilek Sert Erdoğan, Sercan Debelec Sextet, Meriç Çalışan, Su İdil, Görkem Baharoğlu gibi. Bunlar dışında birçok farklı isime de konserlerinde eşlik ediyorum.
Ahmet Kaya: Bir müzisyen olarak günlük rutininden bahseder misin?
Emre Topak: Hiçbirimiz Türkiye’de müzisyen olarak çok rahat bir hayat yaşamıyoruz, diye düşünüyorum. Bu yüzden bazılarımız müzisyenliğin yanında başka işler ya da eğitmenlik vs yaparak hayatını sürdürmeye çalışıyor. Bu da maalesef müziğe ayırdığımız zamandan çalıyor. Ben de, özellikle pandemi sonrasında vaktimin bir kısmını, geçimimi sağlayacak başka bir işe ayırarak geçiriyorum. Bunun artı yanı, müziğe sadece bir geçim kaynağı olarak yapmak değil; zevk alarak ve bazen daha mutlu olacağım projeleri seçmeme olanak sağlaması. Eksi yanı ise zamanımızı kısıtlaması.
Bu yüzden çok sabit, belirli bir günlük rutinden bahsetmem de zor. Ama bu zamansız günlerde bazen kendimi zorlayarak ya da başka yerlerden çalarak da olsa, elime mutlaka enstrümanı almaya çalışıyorum. Haftanın bir çok günü sahne alıyor olsam da, evde bir şeyler üzerinde düşünerek pratik yapmanın yerini tutmuyor. Arabada giderken veya bir yere yürürken dinlemek istediğim albümleri dinliyorum. Yoğun günleri bu şekilde değerlendirmeye çalışıyorum. Vaktim olduğunda ise, sevdiğiniz birine özenle hazırlanan bir yemek gibi, çalışacaklarımı planlayıp, güzel bir kahve yapıp yanına bu çalışma sürecinden mümkün olan en yüksek keyfi ve kazancı elde etmeye çalışıyorum.
Evde yapılan pratik, bu işin bence en önemli kısmı, bu zaman diliminden keyif almıyorsanız müziğe olan sevginizi ve tutkunuzu da bir daha sorgulamak gerekir bence.
Ahmet Kaya: Dünyada ve Türkiye’de müzik en durumda, nereye doğru yol alıyor?
Emre Topak: Bence dünyada da ve Türkiye’de de müzik çok hızlı bir dönüşüm döneminden geçiyor. Dijitalleşme zaten uzun süredir müziğin üretim ve tüketim biçimlerini değiştiriyordu, ancak yapay zekânın ortaya çıkması bu değişimi daha da hızlandırdı.
Yapay zekânın müzik açısından önemli avantajları olduğunu düşünüyorum. Özellikle üretim süreçlerini kolaylaştırması, müzisyenlere yeni yaratıcı araçlar sunması ve daha önce teknik bilgi veya imkân eksikliği nedeniyle ortaya çıkamayan fikirlerin hayata geçirilmesine yardımcı olması değerli gelişmeler… Düzenleme, miks, eğitim ve bestecilik aşamalarında sanatçılara destek olabilecek güçlü bir teknolojiyle karşı karşıyayız.
Ancak aynı zamanda bazı endişelerim de var. Müzik sadece seslerin bir araya gelmesi değil; yaşanmışlıkların, duyguların, hataların, risklerin ve insan deneyiminin bir yansıması. Yapay zekâ, teknik olarak çok başarılı işler üretebilir, fakat sanatın özündeki insani hikâyeyi ve özgünlüğü tamamen taklit edebileceğinden emin değilim. Eğer sektör sadece hızlı ve kolay üretime yönelirse, müziğin ruhunu oluşturan bireysel ifade ve özgün karakter zarar görebilir.
Bu nedenle yapay zekâyı bir rakipten çok bir araç olarak görmek gerektiğini düşünüyorum. Nasıl ki geçmişte yeni enstrümanlar, kayıt teknolojileri veya dijital yazılımlar müziği yok etmediyse, yapay zekâ da tek başına müziği yok etmeyecek. Ancak onu nasıl kullandığımız belirleyici olacak. İnsan yaratıcılığını destekleyen bir yardımcı olarak kullanılırsa müziği zenginleştirebilir; insanın yerine geçmeye çalışan bir sistem hâline gelirse sanatsal çeşitliliği ve özgünlüğü azaltma riski taşıyabilir.
Sonuç olarak, geleceğin müziğinin teknolojiyi kullanan ama insan duygusunu merkezde tutan sanatçılar tarafından şekillendirileceğine inanıyorum. Çünkü insanlar yalnızca mükemmel sesler değil, kendilerinden bir parça bulabildikleri hikâyeler de dinlemek isterler.

Ahmet Kaya: Senin için caz ne?
Emre Topak: Ben uzun yıllardır caz tarzı ile içiçeyim. Müziği bir meslek olarak yapıyorsanız, özellikle Türkiye’de sadece bir tarza odaklanmak, sadece onu icra etmek oldukça zor. Bu sebeple sadece caz çalıyorum, ben bir caz müzisyeniyim diyemem fakat geçmişten bugüne çaldığım her tarz müzik ve her farklı müzisyen, bugünkü ben olmamda büyük katkı sağlamıştır.
Caz müziği benim için sadece bir müzik türü olmadı; hayata bakışımı şekillendiren bir okul gibi oldu. Müziğin teknik tarafını öğrenmenin ötesinde, insan ilişkilerine ve yaşamın kendisine dair birçok şeyi caz sayesinde keşfettim.
Cazın temelinde dinlemek var. İyi bir caz müzisyeni olmak için sadece kendi enstrümanınızı iyi çalmanız yetmez; birlikte çaldığınız insanları da dikkatle dinlemeniz gerekir. Zamanla bunun sahnenin dışında da geçerli olduğunu fark ettim. İnsanları anlamanın, sağlıklı ilişkiler kurmanın ve birlikte üretmenin temelinde de dinlemek yatıyor.

Doğaçlama ise bana hayatın her zaman planladığımız gibi gitmediğini öğretti. Cazda hata gibi görünen bir nota bile bazen yeni bir fikrin başlangıcı olabilir. Hayatta da beklenmedik durumlarla karşılaştığımızda onları bir engel olarak değil, yeni bir yön arayışı olarak değerlendirmeyi öğrendim.
Ayrıca caz, bireysellik ile birlikte hareket etmenin mükemmel dengesini gösteriyor. Her müzisyen kendi sesini ortaya koyar ama aynı zamanda grubun bir parçası olarak hareket eder. Bu da bana hem kendim olabilmenin hem de başkalarıyla uyum içinde çalışabilmenin değerini öğretti.
Bugün geriye dönüp baktığımda, cazın bana sadece müzisyenlik kazandırdığını değil; sabrı, empatiyi, iletişimi, özgürlüğü ve sorumluluğu da öğrettiğini düşünüyorum. Bu yüzden caz benim hayatımda bir meslekten ya da bir müzik tarzından çok daha fazlası; dünyayı anlamama yardımcı olan bir yaşam biçimi oldu.

Ahmet Kaya: Türkiye’de caz?
Emre Topak: Türkiye’de cazın önemli bir dinleyici kitlesi ve çok değerli müzisyenleri olmasına rağmen, hâlâ hak ettiği ölçüde anlaşıldığını düşünmüyorum. Bunun temel sebeplerinden biri, cazın doğduğu kültürel ve tarihsel arka planın Türkiye’deki müzik geleneğinden farklı olması. Bizim müzikal hafızamız daha çok Türk Halk Müziği, Türk Aanat Müziği ve yerel kültürler etrafında şekillenmiş durumda. Bu nedenle caz, geniş kitleler için zaman zaman daha uzak ve anlaşılması daha zor bir dil olarak algılanabiliyor.
Oysa cazın özü aslında çok evrensel. Doğaçlama, karşılıklı iletişim, anlık yaratıcılık ve bireysel ifade gibi unsurlar, bizim kültürümüzde de var; farklı biçimlerde olsa da. Ancak dinleyicinin bu dili tanıması ve içine girmesi için zamana ve daha fazla görünürlüğe ihtiyaç var.
Bugün Türkiye’de çok nitelikli caz müzisyenleri yetişiyor, uluslararası düzeyde işler üretiliyor ve son derece değerli albümler kaydediliyor. Buna rağmen bu üretimlerin çoğu zaman hak ettiği kadar geniş bir dinleyiciye ulaşamadığını görüyoruz. Popüler müzik endüstrisinin dinamikleri içinde caz daha sınırlı bir alan bulabiliyor.
Türkiye’de caz hiçbir zaman en popüler müzik türü olmayabilir; ancak sanat değeri, ifade gücü ve yetiştirdiği müzisyenlerin niteliği açısından çok önemli bir yerde duruyor. Asıl ihtiyaç duyulan şey, bu müziğin daha fazla dinleyiciyle buluşabilmesi ve hak ettiği kültürel görünürlüğü kazanabilmesi.

Ahmet Kaya: Müziğin ya da konserlerin daha ulaşılabilir olması için neler yapılabilir?
Emre Topak: Bence bugün sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde müziğe ve özellikle canlı müziğe ulaşmak eskisine göre daha zor hâle geldi. Bunun en önemli sebeplerinden biri genel ekonomik koşullar. İnsanların temel ihtiyaçlara ayırdığı bütçe arttıkça, kültür ve sanat harcamaları doğal olarak ikinci plana düşüyor. Konser biletleri ve diğer maliyetler bir araya geldiğinde canlı müzik birçok kişi için lüks bir tüketim kalemi gibi algılanmaya başlıyor.
Diğer taraftan müzik sektörünün kendisi de büyük bir dönüşüm yaşadı. Geçmişte sanatçılar gelirlerinin önemli bir kısmını albüm satışlarından elde ederken, bugün dijital platformlar bu gelir modelini büyük ölçüde değiştirdi. Birçok müzisyen için konserler artık sadece müziği paylaşma alanı değil, aynı zamanda en önemli gelir kaynaklarından biri hâline geldi. Bu da kaçınılmaz olarak bilet fiyatlarına yansıyor. Artan teknik ekipman maliyetleri, organizasyon giderleri, personel ücretleri ve enflasyon da bu süreci daha da zorlaştırıyor.
“Bugün sorun müziğe erişememek değil; bu kadar büyük bir müzik okyanusunun içinde gerçekten dinlemeye değer olanı keşfetmek.”
Ancak müziğin erişilebilirliğini sadece ekonomik bir mesele olarak görmüyorum. Aynı zamanda kültürel bir mesele. İnsanların müzikle daha erken yaşlarda tanışması, konser kültürünün desteklenmesi ve sanatın günlük hayatın doğal bir parçası hâline gelmesi gerekiyor. Bir toplum, sanatı ihtiyaç olarak görmeye başladığında, ona ulaşmanın yollarını da daha fazla arıyor.
Çözümün tek bir tarafı yok. Kültür-sanat etkinliklerini daha fazla desteklenmesi, bağımsız sahnelere alan açılması, öğrencilere ve gençlere yönelik uygun fiyatlı konser programlarının artırılması önemli adımlar olabilir. Bunun yanında müzisyenlerin, festivallerin ve organizatörlerin de sadece büyük şehirlerde değil, daha farklı bölgelerde dinleyiciyle buluşabilmesi gerekiyor.

Ancak konuya başka bir açıdan baktığımızda, müziğe erişim konusunda tarihin belki de en avantajlı döneminde yaşadığımızı da kabul etmek gerekiyor.
Ben müziğe başladığım yılları düşündüğümde, bir albümü dinlemek için onu satın almak, sipariş vermek ya da bulabileceğiniz sınırlı müzik mağazalarını dolaşmak gerekebiliyordu. Özellikle caz gibi daha spesifik türlerde bazı albümlere ulaşmak gerçekten zordu. Bugün ise bir telefon veya bilgisayar aracılığıyla dünyanın herhangi bir yerinde kaydedilmiş milyonlarca albüme birkaç saniye içinde erişebiliyoruz. Bu, müzik tarihi açısından çok büyük bir dönüşüm.
Bu nedenle bence bugün sorun müziğe erişememek değil; bazen bu kadar büyük bir müzik okyanusunun içinde gerçekten dinlemeye değer olanı keşfetmek. Teknoloji müziği ulaşılabilir hâle getirdi ama aynı zamanda dikkatimizin çok daha kolay dağılmasına da neden oldu.
Canlı müzik tarafında erişilebilirliği artırmak elbette önemli. Ancak kayıtlı müzik açısından bakarsak, tarihin en zengin dönemlerinden birini yaşıyoruz. Bugün bir müzisyen ya da dinleyici, küçük bir abonelik ücretiyle ya da bazı durumlarda ücretsiz olarak, geçmişte ancak büyük koleksiyoncuların sahip olabileceği kadar geniş bir müzik arşivine erişebiliyor.
Bence asıl mesele artık müziğe ulaşmak değil; müzikle derin bir ilişki kurabilmek. Çünkü teknoloji bize sınırsız erişim sağladı ama müziği anlamak, keşfetmek ve onunla bağ kurmak hâlâ insanın kendi merakı ve ilgisiyle mümkün oluyor.
Ahmet Kaya: Başarılar dilerim Emre.
Emre Topak: Teşekkür ederim.
■
Emre Topak Instagram
Dark Blue Notes’da Röportajlar
Ahmet Kaya’nın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları


