Michael Jackson’ın hayatını anlatan Michael filmi yeniden tek bir soruyu gündeme getiriyor: Dünyanın en büyük pop yıldızı nereden çıktı?
Bu sorunun cevabı yalnızca Gary, Indiana’da ya da Jackson ailesinin oturma odasında değil; Detroit şehrinde, West Grand Boulevard üzerindeki mütevazı bir binada saklı. Kapısında “Hitsville U.S.A.” yazan bu bina, 20. yüzyılın en etkili müzik kurumlarından birinin doğduğu yerdi: Motown Records.
Bugün Motown adı çoğu insanın zihninde Michael Jackson, Stevie Wonder, Marvin Gaye ya da Diana Ross gibi yıldızlarla özdeşleşmiş durumda. Oysa Motown’un hikâyesi birkaç büyük sanatçının kariyerinden çok daha fazlasını anlatır. Bu hikâye, Amerikan müzik endüstrisinin dönüşümünü, siyah müziğin ana akıma yükselişini ve Detroit’in üretim kültürünün müziğe nasıl taşındığını anlamak için eşsiz bir pencere sunar.

Motown’un kurucusu Berry Gordy Jr., müzik sektörüne girmeden önce Detroit’in endüstriyel dünyasının bir parçasıydı. Otomobil fabrikalarının şekillendirdiği bir şehirde büyümüş, bir dönem Ford’un üretim hatlarında çalışmıştı. 1959 yılında önce Tamla Records‘u kurdu, ardından şirketini Motown Record Corporation adı altında yeniden yapılandırdı. Şirketin adı, Detroit’in uzun yıllardır kullanılan lakabı olan “Motor Town“dan geliyordu.
Berry Gordy’nin asıl dehası ise bir plak şirketi kurmuş olmasında değil, bir üretim modeli tasarlamış olmasındaydı. Detroit’te otomobiller üretim bantlarından çıkıyordu; Gordy ise hit şarkıların da benzer bir sistemle üretilebileceğine inanıyordu. Şarkı yazarları besteleri hazırlıyor, yapımcılar onları şekillendiriyor, stüdyo müzisyenleri kayıtları tamamlıyor; her hafta yapılan kalite kontrol toplantılarında hangi parçaların yayımlanacağına karar veriliyordu. Gordy’nin temel sorusu basitti: Bu şarkı, o hafta Amerika’nın en çok satan plaklarıyla yarışabilir miydi?

Bu yaklaşım Motown’u kısa sürede benzersiz bir yapıya dönüştürdü. Şirket yalnızca müzik üretmiyor, aynı zamanda yıldızlar yaratıyordu.
Motown’un merkezi olan Hitsville U.S.A., sıradan bir stüdyodan çok daha fazlasıydı. Berry Gordy’nin satın aldığı küçük bina zamanla tüm bir kampüse dönüştü. Komşu evler satın alındı; muhasebe, telif hakları, sanatçı geliştirme, prova stüdyoları ve yönetim ofisleri için kullanıldı. 1966 yılına gelindiğinde Motown 450’den fazla çalışanı bulunan ve yaklaşık 20 milyon dolar gelir üreten büyük bir organizasyon haline gelmişti.
1950’lerin sonu ve 1960’ların başı Amerika Birleşik Devletleri’nde sivil haklar mücadelesinin yükseldiği yıllardı. Irksal ayrımcılık yalnızca siyasette değil, müzik sektöründe de hissediliyordu. Berry Gordy ise müziğin bu sınırları aşabileceğine inanıyordu. Bu nedenle şirketin sloganı olarak “The Sound of Young America” seçildi.
Mesaj açıktı: Bu müzik yalnızca siyah Amerika’nın değil, bütün genç Amerika’nın müziğiydi.

Motown’un başarısı tam da burada yatıyordu. Şirket, Afro-Amerikan sanatçıları ana akım popüler kültürün merkezine taşıdı. 1960 ile 1969 yılları arasında Motown etiketiyle yayımlanan 79 şarkı Billboard Hot 100 listesinde ilk ona girmeyi başardı. Bu rakam yalnızca ticari bir başarıyı değil, Amerikan kültüründe yaşanan dönüşümü de gösteriyordu.
Bu başarının arkasında yalnızca iyi sanatçılar yoktu. Motown zamanla kendine özgü bir ses yarattı. Güçlü ritimler, belirgin tamburin kullanımı, gospel kökenli çağrı-cevap vokalleri, akılda kalıcı melodiler ve hareketli bas yürüyüşleri bu sesin temel unsurlarıydı. Şarkılar karmaşık görünmüyordu; aksine son derece erişilebilirdi. Ancak bu sadeliğin arkasında dikkatle planlanmış bir müzikal mimari bulunuyordu.

1971 yılında müzik yazarı Jon Landau, Motown sesini basit yapılı ama sofistike melodilere sahip, yaylı ve nefesli düzenlemelerle desteklenen, radyoda etkili duyulacak şekilde mikslenmiş kayıtlar olarak tanımlıyordu. Berry Gordy’nin benimsediği “Keep It Simple, Stupid” yaklaşımı, şirketin üretim anlayışının merkezindeydi.
Bu sesin yaratılmasında The Funk Brothers‘ın payı büyüktü. James Jamerson, Benny Benjamin, Earl Van Dyke, Robert White ve daha birçok stüdyo müzisyeni yüzlerce Motown kaydının görünmeyen kahramanı oldu. Yıllar sonra çekilen Standing in the Shadows of Motown belgeseli, bu müzisyenlerin The Beatles, Elvis Presley, The Rolling Stones ve The Beach Boys’un toplamından daha fazla kayıtta yer aldığını hatırlatacaktı.

Şirketin yaratıcı omurgasını oluşturan başka isimler de vardı. Holland–Dozier–Holland üçlüsü, Smokey Robinson, Norman Whitfield, Barrett Strong ve William “Mickey” Stevenson gibi yapımcı ve söz yazarları, Motown’un hit fabrikasının motorunu oluşturuyordu. Özellikle Holland–Dozier–Holland tarafından yazılan şarkılar, 1960’ların pop müzik standartlarını yeniden tanımladı.
Ancak Motown’u farklı kılan yalnızca müzik değildi. Şirket sanatçılarını adeta birer kültür elçisi gibi yetiştiriyordu. Genç müzisyenler sahne performansından diksiyona, kıyafet seçiminden sosyal davranış kurallarına kadar kapsamlı eğitimlerden geçiriliyordu. Maxine Powell sanatçılara zarafet ve görgü kuralları öğretiyor, Cholly Atkins sahne koreografilerini hazırlıyor, Harvey Fuqua ise performans gelişimini yönetiyordu.

Amaç yalnızca iyi şarkılar söyleyen sanatçılar yaratmak değildi. Motown, ulusal televizyonlara çıkabilecek, büyük konser salonlarını doldurabilecek ve dönemin önyargılarını yıkabilecek yıldızlar yetiştirmek istiyordu.
Bu sistemin içinden The Supremes, The Temptations, Four Tops, Smokey Robinson & The Miracles, Marvin Gaye, Stevie Wonder, Gladys Knight & The Pips ve Jackson 5 gibi isimler çıktı. Motown bir anlamda yıldız üretmeyi kurumsallaştırmıştı.
Şirketin büyümesiyle birlikte farklı alt markalar da oluşturuldu. Tamla, Gordy, Soul ve V.I.P. gibi etiketler aynı yaratıcı ağın farklı parçaları olarak faaliyet gösteriyordu. R&B ve soul kayıtlarının yanı sıra caz, country, rock ve hatta konuşma albümlerine kadar uzanan geniş bir katalog oluşturuldu. Buna rağmen tüm bu yayınlar ortak bir kimlik taşıyordu: Motown ruhu.

1967 yılı ise şirket için bir dönüm noktası oldu. Detroit’te yaşanan toplumsal olaylar, yaratıcı anlaşmazlıklar ve özellikle Holland–Dozier–Holland ekibinin ayrılığı Motown’un ilk büyük krizlerinden birini yarattı. Aynı dönemde Berry Gordy’nin ilgisi film ve televizyon sektörüne yönelmeye başlamıştı.
1972 yılında şirket operasyonlarının tamamı Los Angeles’a taşındı. Bu karar Motown’un yeni alanlara açılmasını sağladı. Diana Ross’un başrolünde oynadığı Lady Sings the Blues ve Mahogany gibi filmler bu dönemin ürünleri oldu. Ancak birçok müzik tarihçisi için Motown’un Detroit yılları, şirketin yaratıcı zirvesini temsil etmeye devam etti.
1970’lerde Marvin Gaye’nin What’s Going On albümü ve Stevie Wonder’ın yaratıcı kontrolü ele aldığı kayıtlar, Motown’un değişen yüzünü ortaya koydu. Artık şirket yalnızca hit üretmeye odaklanan bir fabrika değil, sanatçıların kendi vizyonlarını gerçekleştirebildiği bir platform haline geliyordu.

Bu dönüşüm kolay olmadı. Ancak Motown’un uzun ömürlü olmasının nedenlerinden biri de buydu. Şirket değişen müzik dünyasına uyum sağlamayı başardı.
Motown’un etkisi Amerika sınırlarını çoktan aşmıştı. EMI ile yapılan anlaşmalar sayesinde İngiltere’de yayımlanan Tamla Motown plakları büyük ilgi gördü. Özellikle Kuzey İngiltere’de ortaya çıkan Northern Soul hareketi, Detroit’te kaydedilmiş Motown plaklarını kült statüsüne taşıdı. Böylece şirket yalnızca Amerikan müzik tarihinin değil, küresel popüler kültürün de önemli aktörlerinden biri haline geldi.
1988 yılında Berry Gordy şirketi sattığında Motown bağımsız yapısını kaybetti. Daha sonra MCA, PolyGram ve Universal Music Group çatısı altında faaliyet göstermeye devam etti. Bugün hâlâ varlığını sürdüren şirket, artık farklı kuşak sanatçılarla yoluna devam ediyor.

Ancak Motown’un gerçek mirası şirketin kurumsal varlığından çok daha büyük.
Motown, siyah müziğin ana akıma ulaşabileceğini kanıtladı. Pop müziğin üretim süreçlerini yeniden tanımladı. Sanatçı geliştirme anlayışını değiştirdi. Irksal bariyerlerin aşılmasında kültürel bir köprü görevi gördü. Ve bütün bunları yaparken yüzlerce unutulmaz şarkıyı dünyanın ortak hafızasına kazandırdı.
Bugün Hitsville U.S.A.’nın önünde duran ziyaretçiler yalnızca eski bir stüdyoya bakmıyor. Modern pop müziğin inşa edildiği yerlerden birine bakıyorlar.
Motown’un hikâyesi birkaç yıldızın değil; yıldızlar üretmeyi başaran bir kurumun hikâyesidir. Ve belki de müzik tarihinde çok az şirket, bıraktığı iz bakımından Motown kadar etkili olmuştur.
■
Mustafa Cem Ünal’ın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da yayınlanmış diğer portre yazıları
Dark Blue Notes’da Plak Şirketleri dosyası


