20. yüzyıl kendi müziğiyle geldi. Nehirlerinde buharlı gemiler işlemeye başlamadan önce ortalama insan ömrünün 40 yaşın altında olduğu New Orleans’tan, batakhanelerden, fuhuş evlerinden geldi. Afrika’dan kaçırılmış siyahilerin binlerce yıllık gelenekleri, dinsel olan/olmayan ritüelleri ve tutsaklığın ve ona direnmenin acılarından geldi. Sonra beyaz adamın ordularında dünyanın dört bir yanına gönderilen askerlerle, göçlerle, radyolarla, gramofonlarla gezegenin her köşesine ulaştı. 2026’yı yaşayan bizler, adına caz dediğimiz bu müziğin kısa ömründe tarihsel kırılmalar yaratmış iki büyük ustanın, John Coltrane ve Miles Davis’in doğumlarının 100. yılını kutluyoruz. Bu yazı, hayatları ve müzikleri bir süreliğine birleşse de bambaşka yönlere savrulan bu iki ustadan benim gönül ve zihin bağı kurduğum bir tanesine John Coltrane’e bir şükran ve saygı denemesidir.
Bu Wikipedia, Google ve yapay zeka çağında klavyenin başına geçip şöyle parlak ve iddialı cümlelerle afili bir Coltrane yazısı hazırlamak kaç dakikamızı alır? Ben diyeyim on, siz deyin on beş dakika. Mesela şöyle yazsak: “Coltrane yalnızca yenilikçi değil, aynı zamanda geleneği içeriden dönüştüren efsanevi bir caz müzisyenidir.” Ya da “O, yaşadığı dönemde cazı kökten dönüştürmekle kalmadı, kendisinden sonra gelen kuşaklara da ilham olmaya devam ediyor.” Kim yazmıştı bu cümleleri? Siz mi, o mu, ben mi? Nerede görmüştük? Bir müzik dergisinde mi, bir festival broşüründe mi, bir caz mecrasında mı? Yoksa bir blogda veya gazete haberinde mi?
Oysa bu yapaylık, bu gösteri, tam da Coltrane’in hayatı ve müziğiyle yapmak istediği ne varsa onu anlamayı sonsuza dek erteleyendir. Evrenin hepimizi çalkalayan bitmez karmaşası içinde, olanca sadeliğiyle kendi sesini ve ruhunun ferahlığını arayan Coltrane’in temsil ettiği her şeyin cepheden karşıtıdır. Bu nedenle bu yazı da afili cümlelerle noktası konmuş, yargısı tamamlanmış, bütün soruları evelallah cevaplamış bir metin değildir. Kırık dökük cümleleriyle Coltrane’in müziğine doğru bir yönelişten, onun kabına sığmayan ruhunun arayışlarıyla aynı frekansı tutturma çabasından başka bir şey değildir. Muhakkak ki esiktir, azdır, tamamlanmamıştır. Zorunlu olmadıkça, internette köşe bucak bulunabilecek bilgiler yer verilmemiştir. Koruyucu maddeler, gıda boyası içermez, raf ömrü kısadır. Yanlışlanabilir fikirlerden çok gayet öznel ve kimileyin spekülatif yorumlarla doludur.
John William Coltrane beni caza çağırandı. Daha cazı bilmezken Pink Floyd’lu, King Crimson’lı psychedelic yurt gecelerinin Billie Holiday ile birlikte caza davet eden sesti. Sonra onun sarı sıcak saksafonunu takip ederek ve el yordamıyla her adımda biraz daha açılan bir dünyanın içinde yitip gittim. En ünlüsünden en az bilinenine, Amerikalısından Güney Afrikalısına belki yüzlerce caz müzisyeni tanıdım ve onları çoğun severek uzun uzun dinledim. Ama kılavuzun sesini hiç kaybetmedim. Tersine bu sesi sadece onda değil, mesela Linda Sikhakhane’de, mesela Albert Dailey’de, Pharoah Sanders’da, Mal Waldron’da ve daha nicelerinde duydum. Onlar Coltrane müziğini ve tavrını ikame etmediler, tamamladılar. Beni gene ona ittiler. Coltrane nasıl kendinden öncekilerin ve hatta çağdaşlarının tedrisatından geçtiyse onlar da Coltrane tedrisatından geçtiler.
Caz böyledir, alışverişler, etkilemeler, etkilenmeler müziğidir. Geçmişi değersizleştirmeden kendini yenileme imkanını ancak böyle bulur. Coltrane’in kısa ama o çok yoğun geçen hayatı da caz müziğinin bir mikro kozmosu gibidir. Doğrusal değil, kendi içine çekilerek ve sonra kendinden taşarak, dönüp dolaşarak sürekli yeniyi arar. Gün gelir yeni tavırla eskide kalmış gibi olana döner. Örneğin spiritüel ve serbest caza koşar adım yaklaşırken Ballads, Duke Ellington & John Coltrane ve John Coltrane and Johnny Hartman albümlerini yapıverir. Miles’ın gruplarında hard bop ve modal caza nefes verirken tezgahından geçerek geldiği bebop’u katman katman açtığı ve aştığı Giant Steps’i kaydeder. Eleştirmen Ira Gitler, boşuna onun müziğini yeni fikirlerin durmaksızın aktığı ses tabakaları “sheets of sound” olarak tanımlamamıştır. Bu müzikte bir kere çalınan ve sonra geride bırakılan bir tavır yoktur. Örneğin 1965’te yayınlanmış The John Coltrane Quartet Plays albümünü açan Chim Chim Cheree bebop mudur? Spiritüel caz mıdır? Hard bop’a ait sesler tavırlar barındırmaz mı? Yahut tüm bu tavırların birlikte duyulduğu bir Coltrane şöleni midir?
Öyle sanırım ki Coltrane için müzik ne sadece bir kalp/duygu ne de sadece bir akıl/matematik işidir. Bunların birlikte var oldukları ama en çok da insan ruhunun özgürleşme iradesiyle şekillenen bir arayıştır. Kendini ve yaptıklarını hep eksik duyumsayan yahut yapılandan çok yapılmayanı düşünmeye eğilimli tüm huzursuz ruhlar gibi Coltrane de sürekli arar. 1957’de bağımlılıkla mücadelesi sırasında yaşadığı ruhsal uyanış, bu arayışa hayatında da yeni bir yön verdi. Yıllar sonra A Love Supreme, bu dönüm noktasına duyduğu şükranı müziğe taşıdı. Her arayıp duran gibi Coltrane de etkilemeye ve etkilenmeye çok açıktır. Parker’dan bebop’un kıvrak dilini, Ellington’dan sesin zarafetini, Monk’tan geleneğe başka bir açıdan bakmayı öğrenir. Ornette Coleman ise ona armoninin, yerleşik biçim ve kuralların ötesinde de bir müzik kurulabileceğini gösterir.
Üstelik arayışın ve öğrenmenin sınırları Batı epistemolojisiyle ve kültürüyle sınırlı değildir onun için. Belirli bir mistisizm ve dinsellik barındırma riskini göze alarak şu söylenebilir: Coltrane için o ruhsal arayış veya bir sükûna erişme çabası evrenseldir. Yani bu gezegende iki ayak üstünde yürüyen, konuşup düşünen tüm mahlukat için geçerlidir. Başta Hint kültürü ve ruhaniliği olmak üzere Doğu’nun düşünce ve inanç dünyalarına açılması, bir süre sükunu oralarda araması da ondandır. Elinde müzik gibi gene tüm o iki ayaklı mahlukatı istisnasız avucuna alan bir şey vardı. Belki müzik, insanın kendi sınırlarından kurtulmasının da bir yolu haline geldi. Belki de Doğu’da ve Batı’da filizlenen bütün anlam arayışlarının, cazının yalın ve sözsüz dilinde aynı kaynağa akabileceğine inanıyordu.
Coltrane, “Müziğim, olduğum şeyin ruhsal ifadesidir: inancımın, bilgimin, varlığımın,” diyordu. Yani saksafonuna içinde ne varsa onu üflüyordu. Kurtlar piyasasında her şeyi kuralına göre oynayan biri değildi. İçe dönük, hatta zaman zaman çekingen bir insan olduğu söylenir. İnsan onda bir Oğuz Atay, bir Edip Cansever duyarlılığı olduğunu tasavvur eder. Onlar da kalemlerinin kuvvetini, bu işlerini bilenler dünyasında kendi iç seslerini, başka bir toplumsallık, başka bir insanilik arayışlarını duyurmak için kullandılar. İçlerinde ne varsa kâğıda onu üflediler. Çok iyi müzisyenler vardır. Lakin yetenek, kalp, ruh ve akıl iyiliğini garanti etmez. Coltrane bu kadar seviliyorsa bunda iyi insan olduğundan duyulmayan şüphenin de bir payı vardır elbette. Müziğin imkânlarını gördükçe insanlık için iyi bir şey yapmak, insanların kendi içlerindeki engelleri aşmalarına yardım etmek istiyordu. Dinleyicinin yalnızca kulağına ya da aklına değil, ruhuna da seslenmekti arzusu.
Coltrane’in müziğinin art arda dönüşümler geçirdiği o 1955-1965 arasındaki on yıl, siyahilere yönelik baskıcı ve ayrımcı pratiklere karşı mücadelenin gittikçe yükseldiği bir dönemdi. Otobüsler, parklar, kiliseler ve üniversite kampüsleri değişen ve çeşitlenen yöntemleriyle bu mücadelenin mekanları haline gelirken o da bu büyük çalkantının hep içindeydi. Belki Max Roach ya da Charles Mingus gibi açıkça politik başlıklar kullanmadı. Irkçılık ve siyah özgürlük mücadelesi üzerine konuşurken de genellikle doğrudan siyasal sloganlar yerine insanlık, sevgi, ruhsal özgürleşme ve iyilik dilini tercih etti. Ama 15 Eylül 1963’te Birmingham, Alabama’daki bir kiliseye saldıran Ku Klux Klan, dört siyahi kız çocuğunu öldürünce artık o da bir çığlık attı, “Alabama” ağıdını besteledi. Tıpkı siyahi özgürlük mücadelesi gibi onun müziği de zamanla başkalaştı, yeni katmanlarla örüldü, Africa/Brass’te olduğu gibi çoğul haykırışlarla zenginleşti. Ve en sonunda Ascension, Meditations gibi albümlerde ana akımla bağını neredeyse tümüyle kopardı. Bir kurallar/normlar bütünü olarak sisteme içerikle değil, biçimsel devrimle zarar verilebileceğini düşündü.
Hemen tüm ustalarda olduğu gibi Coltrane müziği de tatlısı, tuzlusu, ekşilisi, acılısıyla zengin bir sofra gibidir. Hem tüm sofra tadılabilir ve tatların birbirlerine göreli olarak aldıkları anlamlar fark edilebilir ve hem de aralarından bazıları daha fazla tercih edilebilir. Benim de Coltrane’in Miles Davis’in gruplarında başlayan ve kabaca 1958 ile 1965 arasında olgunlaşarak quartet kayıtlarıyla sesini bulan modal caz dönemi en çok sevdiğimdir. McCoy Tyner’ın piyanosu, Elvin Jones’un davulları ve Jimmy Garrison’ın basıyla kurulan o quartet sesinde, arayış tek bir kişinin değil, birlikte çalan dört müzisyenin işidir. Bu dönem blues da hiç eksik olmaz müziğinden. Çoğun tek bir akor içinde bir fikre, bir duyguya ama her seferinde bir başka yordamla temas eden blues’lu modal caz tavrı, kimilerine yavan gelebilir.
Ama işte benim bu güneşin sofrasından dikkatlere sunmak istediğim şarkılar genellikle bu tavırdakilerdir: Village Blues, Like Sonny, Blues to Elvin, Spiritual, Softly As In A Morning Sunrise, India (bu son üçü canlı Village Vanguard kayıtlarından), A Love Supreme Part I – Acknowledgement, Greensleeves (Africa/Brass’teki versiyon), Out Of This World, You Don’t Know What Love Is, Wise One, Chim Chim Cheree, Naima, Equinox, Bahia, Ole Coltrane ve My Favorite Things. Bu şarkılar Coltrane deyince ilk aklıma düşenlerdir, aralarında bir öncelik sırası yoktur ve muhakkak ki bunlara niceleri eklenebilir. Onun Miles Davis’le, Red Garland, Milt Jackson, Tadd Dameron, Pharoah Sanders ve Mal Waldron’la yaptığı kayıtlar içinden nice güzellikler bulunabilir.
Medeniyetimiz gün geçtikçe daha gürültülü hale geliyor. Bir zamanlar coşkun dalgaların, fırtınaların, avlayan ve avlananın çığlıklarından başka bir şeyin duyulmadığı gezegenimiz, şimdi gürültüye teslim olmuş durumda. Şehirler kalabalıklaşıyor; her neviden motorlu araç, karada, denizde, havada çoğalıp duruyor; kakofoni içinde seslerini duyuramadıkça herkes daha çok bağırıyor; dronların, topların, tüfeklerin patırtısı fetihçi otoriterlerin buyurgan gürültüsüne karışıyor. Bu hengame içinde bir lahza ahenk arayanlar için, bir zamanların iyimser insan ruhundan bir esinti duymak isteyenler için algoritmanın, piyasanın kurallarına rehin kalmamış, insani kusurları ve dahilikleriyle bir müzikle gönül ve zihin eylemek arzusunda olanlar için Coltrane külliyatı yerli yerinde duruyor.
Selam sana büyük usta, yüzüncü doğum yılın hepimize kutlu olsun.
■
John Coltrane@100
John Coltrane resmi web sitesi
Dark Blue Notes’ta Alper Kaliber



