Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Spotify Bluesky
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    • ANA SAYFA
    • YENİ
    • VİTRİN
    • PORTRE
    • GÜNCEL
    • GÖRÜŞ
    • RÖPORTAJ
    • YAZARLAR
    • ENGLISH
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    LABELS

    Güneş Memphis’te doğdu: Sun Records

    Motown genç Amerika’nın sesiydi. Atlantic müziği dünyaya taşıyan büyük köprüydü. Stax soul’un kalbinin attığı yerdi. Sun Records ise hepsinden önce kapısını açık bırakan küçük bir odaydı. Bir kamyon şoförü, bir mahkûm, bir pamuk işçisi ya da tanınmayan bir blues müzisyeni o kapıdan içeri girebilir ve birkaç dakika sonra dünyayı değiştirecek bir ses çıkarabilirdi.
    Mustafa Cem ÜnalBy Mustafa Cem Ünal20 Ağustos, 2026
    Güneş Memphis’te doğdu: Sun Records ve Sam Phillips

    Motown, Detroit’in üretim disiplinini pop müziğe taşımıştı. Atlantic Records, New York’un caz, blues ve rhythm & blues dünyaları arasında köprüler oluşturmuştu. Stax, Memphis’in kiliselerinden, sokaklarından ve siyah mahallelerinden yükselen soul müziğe kendi sesini vermişti. Sun Records ise bütün bu hikâyelerin biraz daha öncesinde duruyordu.

    Blues ile country’nin, siyah ile beyazın, kırsal Güney ile modern Amerika’nın birbirine temas ettiği yerde doğmuştu. Bu temas başlangıçta yeni bir müzik türü yaratmak amacıyla tasarlanmış değildi. Birkaç genç müzisyen, küçük bir stüdyo ve duyduğu sesteki farklılığı fark edebilen bir yapımcı, henüz adını tam olarak koyamadıkları bir şeyin peşinden gidiyordu.

    Sonradan bu müziğe rock and roll denecekti.

    Sun Records: 706 Union Avenue
    Sun Records: 706 Union Avenue

    Hikâyenin merkezindeki isim Sam Phillips’ti. Alabama’nın Florence kentinde doğan Phillips, gençlik yıllarında ailesiyle birlikte Memphis’e yaptığı bir yolculuk sırasında Beale Street’in müzikal dünyasıyla karşılaştı. Sokaklardan yükselen blues, barların önünde çalan müzisyenler ve şehrin siyah kültürü onda kalıcı bir iz bıraktı.

    Phillips müziğe yalnızca melodiler ve notalar üzerinden yaklaşmıyordu. Onu çeken şey, insanların seslerindeki kişilikti. Kusursuz şarkıcılardan çok, daha önce duyulmamış bir duygu taşıyan seslerle ilgileniyordu.

    1940’larda Alabama’daki WLAY radyosunda çalıştı. İstasyonun farklı türlerden siyah ve beyaz müzisyenlere aynı yayın akışında yer veren açık formatı, Phillips’in müziğe bakışını şekillendirdi. Müzik endüstrisinin sanatçıları ırk ve tür kategorilerine ayırdığı bir dönemde o, bu sınırların gerçekte sanıldığı kadar kesin olmadığını duyabiliyordu.

    1945 yılında Memphis’e taşındı ve WREC radyosunda spiker, teknisyen ve ses mühendisi olarak çalışmaya başladı. Fakat asıl amacı kendisine ait bir kayıt stüdyosu kurmaktı.

    Sam Phillips, Elvis Presley ve Marion Keisker
    Sam Phillips, Elvis Presley ve Marion Keisker

    3 Ocak 1950’de, 706 Union Avenue adresinde Memphis Recording Service kapılarını açtı.

    Burası büyük ve gelişmiş bir stüdyo değildi. Dar bir kontrol odası, tek bir kayıt alanı ve sokağa bakan küçük bir vitrinden oluşuyordu. Duvarında şirketin çalışma anlayışını özetleyen bir slogan vardı: “We Record Anything—Anywhere—Anytime.”

    Her şeyi, her yerde ve her zaman kaydediyorlardı.

    Stüdyo yalnızca profesyonel müzisyenlere hizmet vermiyordu. İnsanlar birkaç dolar ödeyerek kendi seslerini plağa kaydettirebiliyor; Phillips düğünleri, cenazeleri, toplantıları ve amatör performansları da kayda alıyordu. Böylece stüdyo, büyük şirketlerin kapısından içeri giremeyen herkes için açık bir alan oluşturuyordu.

    Sam Phillips ve Johnny Cash
    Sam Phillips ve Johnny Cash

    Phillips’in yanında çalışan Marion Keisker, bu küçük işletmenin en önemli isimlerinden biriydi. Telefonlara bakıyor, randevuları düzenliyor, kayıt cihazını kullanıyor ve stüdyoya gelen yetenekleri dinliyordu. İleride Sun Records tarihinin en önemli karşılaşmalarından birinde de Keisker’ın dikkati belirleyici olacaktı.

    Memphis Recording Service’in ilk yıllarında Phillips’in asıl ilgisi siyah blues ve rhythm & blues sanatçılarına yönelmişti. Büyük plak şirketlerinin göz ardı ettiği yerel müzisyenleri kaydediyor, ortaya çıkan kayıtları Chess ve Modern gibi bağımsız şirketlere gönderiyordu.

    B.B. King, Howlin’ Wolf, James Cotton, Bobby “Blue” Bland, Little Milton, Rosco Gordon ve Rufus Thomas gibi isimler bu küçük stüdyodan geçti. Ike Turner yalnızca müzisyen olarak değil, çevredeki yetenekleri Phillips’e taşıyan bir tür yetenek avcısı olarak da çalışıyordu.

    Sam Phillips yıllar sonra Howlin’ Wolf’u keşfettiği en büyük sanatçı olarak tanımlayacak, Elvis Presley’i ise ikinci sıraya koyacaktı.

    Bu söz, Sun Records’ın hikâyesini yalnızca Elvis’le başlatmanın neden eksik olduğunu gösterir. 706 Union Avenue’daki müzikal devrim, beyaz gençlerin rockabilly çalmaya başlamasından önce siyah blues sanatçılarının kayıtlarıyla hazırlanmıştı.

    1951 yılında stüdyoya gelen Ike Turner ve grubu Kings of Rhythm, bu tarihin en önemli kayıtlarından birini yaptı. Grubun saksofoncusu ve solisti Jackie Brenston’ın adıyla yayımlanan “Rocket 88”, güçlü ritmi, otomobil kültürünü anlatan sözleri ve bozulmuş gitar sesiyle daha sonra pek çok tarihçi tarafından ilk rock and roll kaydı olarak gösterildi.

    “İlk rock and roll şarkısı” meselesi kesin bir cevabı olmayan uzun bir tartışmadır. Fakat “Rocket 88”in yeni bir şeyin yaklaşmakta olduğunu duyurduğuna şüphe yoktu. Blues hızlanmış, ritim öne çıkmış ve müzik gençlik kültürünün enerjisine yaklaşmıştı.

    Kayıt Chess Records tarafından yayımlandı ve rhythm & blues listelerinde bir numaraya yükseldi. Bu başarı Phillips’e kendi plak şirketini kurabilmek için ihtiyaç duyduğu mali ve manevi gücü verdi.

    Şubat 1952’de Sun Records doğdu.

    Phillips şirketine “Sun”, yani güneş adını verirken yeni bir günü ve yeni bir başlangıcı simgelemek istiyordu. Etiketin sarı zemin üzerindeki ışınlı logosu da bu iyimserliği taşıyordu. Ancak Sun’ın ilk yılları kolay değildi. Küçük bir bağımsız şirket olarak dağıtım ağı sınırlıydı ve her yeni kayıt ciddi bir mali risk anlamına geliyordu.

    Phillips buna rağmen türler arasında kesin sınırlar koymadı. Blues, gospel, country, hillbilly, boogie ve western swing kayıtları yaptı. Onun için önemli olan müziğin hangi kategoriye ait olduğu değil, canlı bir kişilik taşıyıp taşımadığıydı.

    1953 yılında Sun, alışılmadık bir projeyle ilk büyük başarılarından birini elde etti. Tennessee Eyalet Hapishanesi’nde ceza çeken mahkûmlardan oluşan The Prisonaires, gardiyanların gözetiminde Memphis’e getirilerek “Just Walkin’ in the Rain”i kaydetti. Şarkı bölgesel bir hit oldu ve Sun’ın yalnızca müzikal değil, insani açıdan da ana akımın dışında kalan seslere alan açtığını gösterdi.

    Aynı yılın 18 Temmuz günü stüdyoya 18 yaşında, çekingen bir genç geldi. Adı Elvis Presley’di.

    Elvis dört dolar ödeyerek “My Happiness” ve “That’s When Your Heartaches Begin” şarkılarını bir asetata kaydettirdi. Anlatılan hikâyeye göre plağı annesine hediye etmek istiyordu; fakat aynı zamanda kendi sesinin bir kayıtta nasıl duyulduğunu merak ediyor ve fark edilme ihtimalini de arıyordu.

    O gün stüdyoda Sam Phillips yoktu. Kaydı Marion Keisker yaptı. Elvis’e nasıl bir şarkıcı olduğunu sorduğunda genç adam, kimseye benzemediğini söyledi. Keisker, sesinde ve görünüşünde alışılmadık bir şey fark etmiş olmalıydı; adını ve telefon numarasını not etti.

    Elvis Ocak 1954’te ikinci kez stüdyoya geldi. Phillips bu kez onu dinledi fakat aradığı şeyin ne olduğunu henüz bulamamıştı. Birkaç ay sonra Elvis’i yerel gitarist Scotty Moore ve kontrbasçı Bill Black ile bir araya getirdi. Amaç, genç şarkıcının profesyonel müzisyenlerle nasıl duyulacağını görmekti.

    5 Temmuz 1954’te yapılan ilk çalışmalar pek umut verici değildi. Grup farklı baladlar deniyor, fakat ortaya sıradanlığın ötesine geçen bir şey çıkmıyordu. Seansın ilerleyen saatlerinde verilen bir ara sırasında Elvis, blues sanatçısı Arthur “Big Boy” Crudup’ın “That’s All Right” şarkısını hızlandırılmış ve serbest bir üslupla söylemeye başladı. Bill Black ona katıldı, ardından Scotty Moore gitarıyla parçaya girdi.

    Sam Phillips kontrol odasından ne yaptıklarını sordu. Müzisyenler bilmiyordu. Phillips aynı şeyi yeniden çalmalarını istedi ve kayıt cihazını çalıştırdı.

    O anda ortaya çıkan müzik ne bütünüyle blues ne de alışılmış anlamda country idi. Elvis siyah rhythm & blues’un rahatlığını ve bedensel enerjisini, beyaz Güney’in country söyleyişiyle birleştiriyordu. Scotty Moore’un gitarı blues ile country arasında dolaşıyor, Bill Black’in kontrbası parçayı ileri itiyordu. Davul bile yoktu; fakat kayıt durdurulması güç bir ritme sahipti.

    Plağın diğer yüzü için bu kez Bill Monroe’nun bluegrass klasiği “Blue Moon of Kentucky” aynı yaklaşımla dönüştürüldü. İlk şarkıda beyaz bir genç siyah blues söylüyor, ikincisinde beyaz country geleneğinin şarkısı rhythm & blues enerjisiyle yeniden kuruluyordu.

    Sun sound tam da bu karşılaşmada doğdu.

    Phillips, “That’s All Right” asetatını Memphis radyosunun etkili DJ’i Dewey Phillips’e götürdü. Şarkı WHBQ’da ilk kez çalındığında telefonlar susmadı. Dinleyiciler kaydı tekrar duymak istiyor, şarkıcının siyah mı beyaz mı olduğunu soruyordu.

    Dewey Phillips aynı gece plağı defalarca çaldı.

    Elvis, Scotty Moore ve Bill Black kısa süre içinde bölgesel turnelere başladı. Başlangıçta sahnedeki heyecanını kontrol edemediği için titreyen Elvis’in hareketleri seyircilerin, özellikle de genç kadınların dikkatini çekiyordu. Bu fiziksel performans müziğin yarattığı etkiyi daha da büyüttü.

    Sun Records yalnızca yeni bir şarkıcı bulmamıştı. Savaş sonrası Amerika’nın gençlik kültürünü değiştirecek bir figür ortaya çıkarmıştı.

    Elvis’in başarısı büyüdükçe Sun’ın mali imkânları yetersiz kalmaya başladı. Sam Phillips büyük bir yıldızı ulusal ölçekte tanıtacak dağıtım ağına sahip değildi. Elvis’in menajerliğini üstlenen Albay Tom Parker da sanatçıyı daha büyük bir şirkete taşımak istiyordu.

    Kasım 1955’te Elvis Presley’nin sözleşmesi RCA Victor’a toplam 40 bin dolar karşılığında satıldı. O güne kadar bir sanatçı sözleşmesi için ödenmiş en yüksek rakamlardan biriydi.

    Phillips sık sık Elvis’i satmakla büyük bir hata yapmakla suçlanacaktı. Ancak bu para Sun Records’ın borçlarını kapatmasını, dağıtım ağını geliştirmesini ve Johnny Cash, Carl Perkins, Jerry Lee Lewis gibi yeni sanatçılara yatırım yapmasını sağladı. Phillips bir yıldızı kaybetmiş, fakat onun karşılığında şirketine birkaç yıl daha sürecek yaratıcı bir alan açmıştı.

    Johnny Cash, Sun’ın kapısını gospel müziği söyleme isteğiyle çaldı. Phillips ise gospel plaklarının sınırlı bir pazarı bulunduğunu düşünerek ondan farklı bir şarkı getirmesini istedi. Cash kısa süre sonra Luther Perkins ve Marshall Grant ile birlikte geri döndü.

    “Cry! Cry! Cry!”, “Folsom Prison Blues” ve “I Walk the Line”, Cash’in sade fakat güçlü müzikal kişiliğini ortaya koydu. Luther Perkins’in ekonomik gitarı, Marshall Grant’in bası ve Cash’in derin sesi, Sun estetiğinin başka bir yönünü temsil ediyordu: Az sayıda enstrümanla büyük bir karakter yaratmak.

    Carl Perkins ise blues ile country arasındaki birleşimin en doğal temsilcilerinden biriydi. Yoksul bir ortakçı ailesinde büyümüş, siyah ve beyaz işçilerin şarkılarını aynı çevrede dinlemişti. 1955’in sonunda kaydettiği “Blue Suede Shoes”, country, rhythm & blues ve pop listelerinde aynı anda başarı kazandı.

    Bu yalnızca ticari bir zafer değildi. Amerikan müzik endüstrisinin birbirinden ayrı kabul ettiği üç dinleyici kitlesi aynı şarkıda buluşuyordu.

    Perkins geçirdiği trafik kazası nedeniyle şarkının yarattığı ulusal fırsatı tam anlamıyla değerlendiremedi. Elvis’in RCA için kaydettiği yorum daha geniş bir kitleye ulaştı. Fakat “Blue Suede Shoes”, rockabilly’nin en temel kayıtlarından biri ve Sun Records’ın ilk büyük ulusal hiti olarak tarihe geçti.

    Sun’ın bir başka yıldızı, Louisiana’dan gelen Jerry Lee Lewis oldu. Lewis şirkete geldiğinde Sam Phillips şehir dışındaydı. Onu dinleyen ve ilk kayıtlarını yöneten kişi, Sun’ın yapımcılarından Jack Clement’tı.

    Jerry Lee Lewis piyanoyu bir eşlik enstrümanı gibi çalmıyordu. Ona saldırıyor, tuşları yumrukluyor ve gerektiğinde ayağını klavyenin üzerine çıkarıyordu. Country, boogie-woogie, gospel ve rhythm & blues onun ellerinde tehlikeli bir enerjiye dönüşüyordu.

    “Whole Lotta Shakin’ Goin’ On” ve “Great Balls of Fire”, Lewis’i 1957 yılında rock and roll’un en büyük yıldızlarından biri yaptı. Ancak ertesi yıl İngiltere turnesi sırasında 13 yaşındaki kuzeni Myra Gale Brown ile evlendiğinin ortaya çıkması büyük bir skandala yol açtı. Konserler iptal edildi, radyolar plaklarını çalmamaya başladı ve Lewis’in yükselişi aniden durdu.

    Sun Records’ın hikâyesi yalnızca keşfedilen yıldızlardan değil, gerçekleşmeyen ihtimallerden de oluşuyordu.

    Roy Orbison Sun’da rockabilly kayıtları yaptı; ancak kendisini asıl büyük başarıya götürecek dramatik baladlara başka bir şirkete geçtikten sonra ulaştı. Charlie Rich’in caz, blues ve country arasında dolaşan yeteneği Sun’ın ticari kalıplarına kolayca sığmadı. Conway Twitty henüz gerçek adı Harold Jenkins ile kayıtlar yaptı. Billy Lee Riley, Sonny Burgess, Warren Smith ve Barbara Pittman gibi isimler ise rockabilly tarihinin önemli parçaları olmalarına rağmen Elvis, Cash ve Lewis’in gölgesinde kaldı.

    Bu yoğun dönemin en ünlü anlarından biri 4 Aralık 1956’da yaşandı.

    Carl Perkins yeni bir kayıt için stüdyodaydı. Henüz fazla tanınmayan Jerry Lee Lewis piyanoda ona eşlik ediyordu. RCA’ya geçmiş olan Elvis Presley eski stüdyosunu ziyarete geldi. Johnny Cash de o gün 706 Union Avenue’daydı.

    Dört müzisyen piyanonun çevresinde toplanarak gospel, country ve pop şarkıları söylemeye başladı. Sam Phillips kayıt cihazını çalıştırdı; yerel bir gazeteci çağrıldı ve dört genç sanatçının fotoğrafı çekildi.

    Ertesi gün gazetede onlardan “Million Dollar Quartet” diye söz edildi.

    Million Dollar Quartet
    Million Dollar Quartet

    Bu plansız buluşma, Sun Records’ın ulaştığı yaratıcı yoğunluğu simgeliyordu. Birkaç yıl önce tanınmayan dört genç, artık Amerikan müziğinin geleceğini temsil ediyordu.

    Sun sound’un teknik açıdan en belirgin özelliklerinden biri Sam Phillips’in kullandığı kısa bant gecikmesiydi. “Slapback echo” olarak bilinen bu yöntem, sesin hemen ardından gelen hızlı bir yankı yaratıyordu. Elvis’in sesi ve Scotty Moore’un gitarı, küçük stüdyonun sınırlarından çıkarak daha geniş ve gizemli bir alanda duyuluyordu.

    Fakat Phillips için teknik kusursuzluk hiçbir zaman temel amaç değildi. Aradığı şey, kendi ifadesiyle “perfect imperfect”, yani kusursuz biçimde kusurlu kayıttı. Bir performans küçük hatalar içerebilir, ses yer yer bozulabilir ve müzisyenler ölçünün sınırlarına yaklaşabilirdi. Eğer kayıt şarkının duygusunu canlı biçimde taşıyorsa doğru olan oydu.

    Sun’ın büyüsü biraz da buradaydı.

    Motown’ın ayrıntılı düzenlemeleri, Atlantic’in teknik yenilikleri ya da Stax’ın güçlü stüdyo grubuyla karşılaştırıldığında Sun kayıtları oldukça çıplak duyuluyordu. Bir gitar, kontrbas, piyano, bazen bir davul ve odanın içindeki yankı…

    Fakat bu sadelik yoksunluk değil, özgürlük yaratıyordu. Müzisyenlerin kişiliğini saklayacak hiçbir şey yoktu.

    1950’lerin sonuna gelindiğinde rock and roll artık küçük bağımsız şirketlerin çevresinden çıkarak büyük müzik endüstrisinin merkezine yerleşmişti. Elvis RCA’ya, Johnny Cash Columbia’ya geçti. Carl Perkins ve Roy Orbison başka şirketlerde yollarına devam etti. Jerry Lee Lewis’in kariyeri yaşadığı skandalın ardından ağır bir darbe aldı.

    Sam Phillips’in dikkati de giderek başka yatırımlara yöneldi. Memphis’te yeni ve daha gelişmiş bir stüdyo kurdu; radyo istasyonları satın aldı ve farklı iş alanlarına yatırım yaptı. Sun’ın ilk yıllarındaki yaratıcı yoğunluk yavaş yavaş azaldı.

    Phillips, 1969 yılında Sun Records’ı yapımcı Shelby Singleton’a sattı. Singleton şirketi Sun International adı altında yeniden yapılandırdı ve eski kataloğu yeni derlemelerle tekrar yayımladı. Böylece Sun, yeni müzik üreten küçük bir Memphis şirketinden, geçmişi sürekli yeniden keşfedilen tarihsel bir markaya dönüşmeye başladı.

    Fakat 706 Union Avenue sessiz kalmadı.

    Bina 1980’lerde yeniden kayıt stüdyosu olarak kullanılmaya başlandı ve zamanla Memphis’in en önemli müzik duraklarından birine dönüştü. U2, 1987 tarihli “Rattle and Hum” albümünün bazı parçalarını burada kaydetti. Def Leppard, John Mellencamp ve Chris Isaak gibi farklı kuşaklardan sanatçılar da Sun’ın odasında kendi seslerini aradı.

    Bugün Sun Studio hâlâ ayakta. Gündüzleri müze olarak ziyaret ediliyor, geceleri ise kayıt stüdyosu kimliğini sürdürüyor. Zemindeki izler, duvarlardaki akustik paneller ve odanın ortasında duran eski mikrofon, rock and roll tarihinin dekorları olmaktan çok, hâlâ yaşayan bir mekânın parçaları.

    Sun Records markası da el değiştirmesine rağmen varlığını korudu. 2021 yılında müzik şirketi Primary Wave tarafından satın alınan katalog, yeni baskılar, belgeseller ve derlemelerle farklı kuşaklara ulaşmaya devam ediyor.

    Ancak Sun’ın gerçek mirası şirketin bugünkü sahipliğinden ya da kataloğunun ticari değerinden çok daha büyüktür.

    Sam Phillips rock and roll’u tek başına icat etmedi. Böyle bir müzik, tek bir insanın ya da tek bir stüdyonun eseri olamazdı. Blues, gospel, country, boogie-woogie, jump blues ve rhythm & blues yıllardır birbirine yaklaşıyordu. Güneyin yollarında, kiliselerinde, radyo istasyonlarında ve dans salonlarında yeni bir dil zaten oluşuyordu.

    Phillips’in yaptığı, bu dili duyabilmekti.

    Büyük şirketlerin gürültü olarak gördüğü şeyi müzik, kusur olarak değerlendirdiği şeyi kişilik, birbirinden ayrı tuttuğu gelenekleri ise aynı hikâyenin parçaları olarak algıladı. Siyah blues sanatçılarının sesini kaydetti; ardından bu seslerle büyüyen beyaz Güneyli gençlerin müziğine alan açtı.

    Bu tarih elbette sorunsuz değildi. Siyah müzisyenlerin yarattığı müzikal dilin beyaz sanatçılar aracılığıyla çok daha büyük ticari karşılık bulması, Amerikan müzik endüstrisinin eşitsizliklerinden bağımsız düşünülemez. Howlin’ Wolf ve Arthur Crudup gibi isimler, etkileriyle orantılı ekonomik başarıya hiçbir zaman ulaşamadılar.

    Fakat Sun’ın kayıt odasında yaşanan karşılaşma yine de Amerikan kültürünü geri dönülmez biçimde değiştirdi. Elvis Presley blues ile country’yi aynı bedende buluşturdu. Johnny Cash sadeliği bir ahlaki ağırlığa dönüştürdü. Carl Perkins rockabilly’nin dilini kurdu. Jerry Lee Lewis piyanoyu rock and roll’un merkezine taşıdı.

    Bütün bunların öncesinde ise Howlin’ Wolf’un sesi, Ike Turner’ın ritmi, B.B. King’in gitarı ve “Rocket 88”in bozulmuş amplifikatörü vardı.

    Motown genç Amerika’nın sesiydi. Atlantic müziği dünyaya taşıyan büyük köprüydü. Stax soul’un kalbinin attığı yerdi. Sun ise hepsinden önce kapısını açık bırakan küçük bir odaydı. Bir kamyon şoförü, bir mahkûm, bir pamuk işçisi ya da tanınmayan bir blues müzisyeni o kapıdan içeri girebilir ve birkaç dakika sonra dünyayı değiştirecek bir ses çıkarabilirdi.

    Şirketin adı güneşti. Çünkü Sam Phillips için her yeni ses, yeni bir günün başlangıcıydı.

    Ve modern müzik tarihinin en uzun günlerinden biri, Memphis’teki 706 Union Avenue’da doğdu.

    ■

    Mustafa Cem Ünal’ın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
    Stax Records: Soulsville U.S.A.
    Genç Amerika’nın sesi: Motown Records
    Son Sultan: Ahmet Ertegün ve Atlantic Records

    706 Union Avenue Albay Tom Parker Atlantic Records B.B. King Bill Black Bobby “Blue” Bland Carl Perkins Dewey Phillips Elvis Presley Howlin’ Wolf Ike Turner Jackie Brenston James Cotton Jerry Lee Lewis Johnny Cash Labels Little Milton Marion Keisker Memphis Recording Service Million Dollar Quartet Motown Rosco Gordon Roy Orbison Rufus Thomas Sam Phillips Scotty Moore Stax Sun Records The Prisonaires
    Share. Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Telegram Email Bluesky Copy Link
    Previous ArticleJoseph Tawadros – Conversations with Jack DeJohnette: Bir konuşmanın son cümleleri
    Next Article Miles Davis ve John Coltrane 100 yaşında
    Avatar fotoğrafı
    Mustafa Cem Ünal
    • Instagram

    Müzik ve tarih tutkunu bir bankacı.

    Related Posts

    Stax Records: Soulsville U.S.A.

    30 Temmuz, 2026

    Genç Amerika’nın sesi: Motown Records

    8 Temmuz, 2026

    Son Sultan: Ahmet Ertegün ve Atlantic Records

    14 Mayıs, 2026
    Yazarlar
    Kimiz?

    Dark Blue Notes müziği sevenlerin, sevdiklerini neden sevdiğini anlama çabasından doğan bir oluşum. DBN, müziği yaşamlarının dekoratif bir deseni değil, aksine, yolculuklarının yoldaşı olarak görenlerin; tür farkı gözetmeksizin iyi müziğin peşinde olanların; aktüel olandan kopmadan kalıcı olanı arayanların dergisi.

    DBN, müzikle ciddi olarak ilgilenenlere özgün içerik sunmayı, bu yolla benzer bakışa sahip insanların arasındaki iletişimi arttırmayı hedefliyor. Sayfaları, sıfatları ne olursa olsun fikri olanlara, bunu paylaşmayı isteyenlere açık.

    Her türlü eleştiriniz, öneriniz ve katkılarınız için bize [email protected] adresinden erişebilirsiniz ve eğer destek olmak isterseniz bunu Patreon aracılığıyla yapabilirsiniz.

    İçeriklerden makul miktar alıntı yapabilirsiniz ama lütfen kaynağına bağlantı koyma (hatta DBN’e haber verme) nezaketini gösteriniz.

    Yazıların telifi yazanlara aittir.

    Yayın Kurulu: Burak Sülünbaz, Bülent Seyitdanlıoğlu, Mine Gürevin, Murat Küpeli, Turgay Yalçın.

    Yayın Yönetmeni: Turgay Yalçın.

    Reklam: [email protected]

    Copyright © 2026 Dark Blue Notes. All rights reserved. Powered by MOBCODES.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

    Dark Blue Notes’da yayımlanan içeriklere doğrudan erişmek için Whatsapp Kanalımıza abone olun!

    Kanalı Görüntüle