Müzik-Görsel İlişkisinde Öncü Yaklaşımlar – 1

Müzik ve görseli bir araya getirme düşüncesi yüz yıldan fazla bir geçmişe sahip. Geriye dönük ilk örneklere 19. Yüzyıl sonlarında rastlanıyor. 1892 yılında nota yayıncıları promosyon amaçlı şarkı slaytları hazırlıyorlar. Slaytlarda, şarkı sözleri öyküleştirilerek resmediliyor ve şarkının notasıyla birlikte satılıyor. 20. Yüzyılla beraber müzik, yedinci sanatın vazgeçilmez unsuru oluyor. Salona yerleştirilen piyanoda müzisyenler, klasik ve dönemin popüler eserlerini çalarak beyaz perdede seyredilene eşlik ediyorlar. Bellini’nin Casta Diva’sı, Schubert’in Bitmemiş Senfoni’si, Beethoven’in çeşitli uvertürleri sıklıkla seslendiriliyor. Piyanistler, giderek görseldeki olaylara, ifadelere uygun doğaçlamalar yapmaya başlıyorlar. Ayrıca müzik, makara değişimi sırasında boşluğu doldurma görevi de üstleniyor.

Film süresince birebir çalmanın yarattığı zorluklar karşısında, kaydedilmiş müziklerin kullanılması düşüncesi, müzik-sinema ilişkisinde önemli bir dönüm noktası. 1925 yılında Western Electric firması ve Bell telefonları, projektör makinasıyla bağlantılı pikap sistemiyle seslendirme fikrini geliştiriyorlar. Plak-tabanlı film projesi için 40 cm çapında 33 devirli plaklar üretiyorlar ve sisteme canlı ses anlamına gelen vitaphone adını veriyorlar. 1926-30 yılları arasında Warner Bros şirketi, Spooney Melodies adıyla ortalama altı dakika süren, fonda Art Deco üslubunu hatırlatan içinde animasyon benzeri görüntülere de rastlanan, şarkıların söylendiği, dansların yer aldığı yaklaşık 2000 adet vitaphone üretiyor.

20’li ve 30’lu yıllarda özellikle Paris, Berlin ve Münih gibi büyük kentlerde yaşayan resim, fotoğraf ve film sanatçıları, Dada Hareketi, Kübizm, Gerçeküstücülük, Fütürizm, Dışavurumculuk gibi dönemin sanat akımlarından etkilenerek, neden-sonuç ve zaman-mekân ilişkisinden bağımsız, müzik ve görselin bir araya gelmesiyle oluşan avangard filmler üretiyorlar. Fernand Léger’nin Le Ballet Mécanique’yi (1924), Viking Eggeling’in Diyagonal Senfoni’si, Hans Richter’in Rhytmus’ları (1923), Ruttmann’ın Opus I-IV’ü (1921-1923), Oskar Fischinger’in, Wagner ve Bach’ın eserleri üzerine renk ritimleri ile gerçekleştirdiği Daireler’i, Study 8’i (1931), Norman McLaren’ın Oscar Peterson Trio’nun yorumları üzerine kullandığı Begone Dull Care’i (1949) gibi çalışmalar bu türde öne çıkan örnekler.

Aynı dönemde popüler sanat ürünleri olarak müziğin ön plana çıktığı ilk müzikaller gündeme geliyor. Müzikallerin özellikle ABD’nde ilgi görmesi, o yıllarda ekonomik krizin yol açtığı buhranın eğlenceli filmlerle hafifletilmesi ve müziğin filmin duygu ve düşünsel dünyasına kattığı algı boyutuyla ilişkilendirilmekte. Dönemin revaçta olan caz müziği için Al Jolson’ın vitaphone tekniği ile seslendirilen The Jazz Singer’ı (1927), Bessie Smith için Dudley Murphy tarafından çekilen St. Louis Blues (1929), başrollerini Fred Astair ve Ginger Rogers’ın paylaştığı Top Hat (1935) filmleri ilk akla gelenler.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra müzik-görsel ilişkisinde yeni bir evre başlamakta. Teknolojik yenilikler, olayı sinema salonlarının dışına çıkarıyor. Yine ABD’nde 40’lı yıllarda bar, restoran ve gece kulüplerine konan panoram adlı bir cihaz geliştiriliyor. Cihaz, dolap görünümünde ve bir de ekrana sahip. Panoram için Soundies adı verilen ve 2000 adetten fazla çekilen görüntüler, grup/solistin belli bir mizansen içinde playback ya da canlı kaydedilen performanslarından oluşuyor.

1950’li yıllarda televizyonun gündeme gelmesiyle yeni bir platform ortaya çıkıyor. Yayın akışını doldurmak amacıyla, yapımcısı George Snader’ın adını taşıyan Snader Telescription’lar, Soundies’e benzer bir yapıda performans ve mizansen görüntüleri içermekte.

60’lı yıllarda bu defa Fransızlar panorama benzeyen scopitone’u yapıyorlar. Scopitone için hem Avrupa’da hem ABD’nde pek çok çekim gerçekleşiyor.

Bu yıllarda bir yandan müzikaller de son hız devam etmekte. Beatles’ın A Hard Day’s Night, Help albümlerindeki şarkıların içinde yer aldığı aynı adlı, konulu filmler Richard Lester’ın yönetmenliğinde beyaz perde boy gösteriyor.

1940-80 arası dönem benzer içeriklerin gelişen teknolojilerle sunulduğu bir zaman kesiti. 80’lerle beraber müzik-görsel ilişkisinde radikal bir dönüşüm başlamakta. Bugün artık başlı başına bir kavram haline gelen video klip, kökenlerinde spoony melodie’ler, soundie’ler, Snader Telescription’lar, müzikaller, 50’lerde ortaya çıkan Video Art, 60’larda Pop Art ve postmodernizm gibi pek çok akımın karışımını barındırmakta.

Böylelikle ilk bölümün sonuna gelmiş olduk. Yazının ikinci bölümünde 1980 sonrasını inceleyeceğiz. Sizi, Norman McLaren’ın Oscar Peterson Trio icrası üzerine hazırladığı görsel şölenle baş başa bırakayım.

*** Yazının ikinci bölümü için buraya tıklayın.

Canan Aykent

    Memur müzisyenlerden. Çeşitli vurmalılar çalıyor. Cazla içli dışlı. Son yıllarda yazmaya merak saldı.

    Canan Aykent 'in 2 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Canan Aykent ait tüm yazıları gör

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.