Türkiye’de cazın gelişim hikâyesi anlatılırken adı mutlaka anılması gereken isimlerden biri Şenova Ülker. Çocuk yaşta Ankara Devlet Konservatuvarı’na adım atan, yıllar boyunca İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın önemli trompetçilerinden biri olarak görev yapan Ülker, aynı zamanda caz sahnesinde yetişen kuşakların da tanıklığını üstlenen bir müzisyen. Joe Henderson’dan Randy Brecker’a uzanan uluslararası sahneler, Emin Fındıkoğlu ile kurduğu uzun soluklu dostluk, konservatuvarda yetiştirdiği öğrenciler ve bitmeyen öğrenme arzusu onu yalnızca başarılı bir trompetçi değil, Türk cazının yaşayan hafızalarından biri hâline getiriyor.
Şenova Ülker ile çocukluk yıllarından bugüne uzanan müzik serüvenini, ustalarını, cazın Türkiye’deki dönüşümünü ve müziğin ona hâlâ her gün öğrettiği yeni şeyleri konuştuk.

■
Mine Gürevin: Şenova abicim çok teşekkürler öncelikle söyleşiye sıcak baktığınız için… isterseniz şöyle başlayalım. Ankara Devlet Konservatuvarı yıllarınıza döndüğünüzde, bugün hâlâ kulağınızda çınlayan ilk müzikal heyecan neydi?
Şenova Ülker: 13 ya da 14 yaşındaydım. Müzisyen ağabeylerim beni bir etkinlikte çalmam için davet etmişlerdi. İlk kez sahnede tecrübeli müzisyenlerle birlikte çalıyor olmak beni inanılmaz heyecanlandırmıştı.
Mine Gürevin: Konservatuvar yıllarında hocanız Mehmet Erten’in sizi trompetle buluşturduğu anlatılır. Peki geriye dönüp baktığınızda, hayatınızın yönünü değiştiren o karşılaşmayı ve Mehmet Erten’in müzikal kişiliğiniz üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şenova Ülker: Mehmet Erten benim için bir azizdir. Ankara Devlet Konservatuvarı’na girdiğimde 10 yaşındaydım ve henüz ilkokul 5. sınıf öğrencisiydim. Bana boyumun neredeyse yarısı kadar, çarklı (rotary) bir trompet vermişlerdi. Çok çekingen bir çocuktum. İlk hocam Fransızdı; oldukça melankolik ve ilgisizdi. İlk yılın sonunda okuldan atılma noktasına gelmiştim. Tam o sırada Mehmet Hoca bana sahip çıktı, beni öğrencisi olarak kabul etti ve hayatımı kurtardı. Benim için bir baba gibidir. Kendisini rahmet ve minnetle anıyorum.
Mine Gürevin: Çocuk yaşta başladığınız bu yolculukta trompet ne zaman bir enstrümandan çıkıp hayatınızın merkezine yerleşti?
Şenova Ülker: Yine aşağı yukarı 13 yaşındaydım. Mehmet Hocam beni Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda bir konserde yanında çaldırmıştı. Eser, Paul Dukas’ın “Sihirbazın Çırağı” adlı senfonik şiiriydi. O gün kendi kendime, “Benim hayatım artık bu,” diye düşündüğümü hiç unutmuyorum.

Mine Gürevin: Kariyeriniz boyunca hem klasik müzik ç, hem de caz dünyasının içinde yer aldınız. Bu iki disiplin size birbirinden farklı olarak neler öğretti?
Şenova Ülker: Klasik eğitim bana güçlü bir trompet tekniği ve müzikal hâkimiyet kazandırdı. Caz ise kökleri Bach dönemine kadar uzanan doğaçlama geleneğini öğreterek sınırlarımı genişletti ve beni özgür kıldı.
Mine Gürevin: İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda geçen uzun yıllar müzisyen kimliğinizi nasıl şekillendirdi?
Şenova Ülker: İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası bana profesyonel sanatçı ve müzisyen kimliğimi kazandırdı. Tecrübemi artırarak yıllar içinde daha olgun ve daha iyi çalmamı sağladı. Aynı zamanda öğretmenlik yönümü de geliştirdi.
Mine Gürevin: Sahnede ilk kez “Evet, ben artık bir caz müzisyeniyim” dediğiniz bir an hatırlıyor musunuz?
Şenova Ülker: Benim cazcı kimliğimi bulmamda çok önemli bir payı olan hocam, meslektaşım, ağabeyim ve arkadaşım Emin Fındıkoğlu, beni Ankara’da hazırlanan önemli bir caz programına solist olarak göndermişti. O yıllarda TRT henüz siyah beyaz yayın yapıyordu. İşte o gün kendimi bu dünyaya daha ait hissetmiştim.

Mine Gürevin: Emin Fındıkoğlu ile yollarınızın kesişmesi sizin için nasıl bir dönüm noktası oldu?
Şenova Ülker: İlk kez Atatürk Kültür Merkezi’nde, Genco Erkal ve Zeliha Berksoy’un sahneye koyduğu “Brecht Kabare” gösterisinin müzik düzenlemelerini yaptığı dönemde tanıştık. Beni de orkestraya çağırmıştı. Kendisine büyük bir saygı ve heyecan duydum. Zaman içinde dostluğumuz ilerledi ve bana caz müziği hakkında çok şey öğretti. Hâlâ zaman zaman aynı sahneyi paylaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz.
Mine Gürevin: Şenova abicim, uzun kariyeriniz boyunca birlikte çaldığınız müzisyenler arasında size ilham veren isimler kimlerdi?
Şenova Ülker: Tabii ki Emin Hocam, Neşet Ruacan ve Tuna Ötenel başta olmak üzere, bu güzel müziğe gönüllerini veren tüm Türk müzisyenleri.

Mine Gürevin: Joe Henderson, Roy Hargrove, Randy Brecker gibi uluslararası isimlerle aynı sahneyi paylaşmak size müzikal ve insani anlamda neler kattı?
Şenova Ülker: Avrupalı ve özellikle Amerikalı müzisyenlerle çaldığımda, “Bunlarda başka türlü bir sihir ve maya var.” duygusuna çok kapıldığımı hatırlıyorum.
Mine Gürevin: Türkiye’de caz müzisyenleri yıllarca sınırlı imkânlarla üretmeye çalıştı. Sizce bu zorluklar müziği besledi mi, yoksa gelişimini yavaşlattı mı?
Şenova Ülker: Benden önceki kuşak ve benim neslim birçok şeyi büyük emek vererek elde etti. Kanımca bugünün pırıl pırıl ama bilgiye çok kolay ulaştıkları için zaman zaman kafaları karışan genç kuşağına da önemli ölçüde rol model oldular.
Mine Gürevin: Geriye dönüp baktığınızda, ülkemizin caz tarihinde hak ettiği değeri göremediğini düşündüğünüz isimler var mı?
Şenova Ülker: Tabii ki birçok nedenden dolayı hak ettiği yerlere gelememiş müzisyenlerimiz var. Genelde musluğun başında olmadığımız için işimiz her zaman daha zor oluyor. Buna rağmen harikalar yarattığımızı düşünüyorum.

Mine Gürevin: Bir trompetçi olarak sesinizin yıllar içinde değiştiğini hissediyor musunuz? Bugünkü Şenova Ülker ile otuz yaşındaki Şenova Ülker arasındaki en büyük fark nedir?
Şenova Ülker: Deneyim, gelişen duygular ve artan sevgi diyebilirim kısaca. Trompet öyle bir saz ki insana her an hem kendisi hem de hayat hakkında yeni bir şey öğretiyor. Ben de bunları hâlâ hazmetmeye çalışıyorum.
Mine Gürevin: Yıllarca öğrenciler yetiştirdiniz. Genç müzisyenlerde sizi en çok heyecanlandıran özellik ne oluyor?
Şenova Ülker: Emeklerimin boşa gitmediğini ve bayrağın yerde kalmadığını görmek.
Mine Gürevin: Bir müzisyenin teknik olarak iyi olmasıyla gerçekten anlatacak bir hikâyesi olması arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
Şenova Ülker: Klasik müzisyen ile caz müzisyeni arasındaki farkı aslında bu anlatıyor.
Mine Gürevin: Genç bir müzisyen size gelip “Caz kariyeri yapmak istiyorum.” dese ona vereceğiniz ilk tavsiye ne olurdu?
Şenova Ülker: Çok dinlemelerini, çok çalışmalarını ve ruhlarını bu güzel müziğe açmalarını önerirdim. Eskisine göre artık okullu olup öğrenmek de çok daha kolay.

Mine Gürevin: Türkiye’de cazın son elli yılını birkaç döneme ayıracak olsanız, bu hikâyeyi nasıl anlatırdınız?
Şenova Ülker: Her şeye rağmen olumlu bir gelişme görüyorum. Bugün caz, artık okullarda öğretilebilen bir düzeye geldi. Biz 1970’lerde ilk grubumuz Jazz Juniors ile başladık. Ondan önce Budak Sineması’nda (bugünkü CKM) ve birkaç farklı mekânda konserler verdik. Ardından Emin hocayla yazları Bodrum’da, kışları ise çeşitli şehirlerde konserlerimiz devam etti. O yıllarda Bodrum’da caz çalabileceğimiz birden fazla mekân vardı. Bugün ise o kulüplerin yerini halıcılar ve AVM mağazaları aldı.
Sonrasında İstanbul’da caz kulüpleri çoğalmaya başladı. Selim Selçuk’un Naima’sı geldi; kısa bir süre Tünel Meydanı’nda Gramofon açıldı. Daha farklı bir konsept sunan Q Jazz Bar ve benzeri mekânlar açıldı. Nihayet Nardis’in kurulmasıyla birlikte, caz müzisyenlerinin düzenli olarak sahne alabileceği kalıcı bir mekân oluştu. Bunun yanında ömrü kısa olan başka caz kulüpleri de açıldı.
Yaklaşık 15-20 yıl önce okullarda caz eğitimi verilmeye başlanması da önemli bir adımdı. Bir yandan bu olumlu gelişmeler yaşanırken, diğer yandan vakıfların karar mekanizmalarında giderek cazdan uzaklaşılması ve caz festivallerinin yönetiminde neredeyse hiç caz müzisyeninin yer almaması gibi olumsuzluklarla da karşılaştık. Tüm bunlara rağmen bugünlere iyi kötü geldik. Ama artık genç kuşak çok daha eğitimli.
Mine Gürevin: Bugüne kadar çaldığınız sayısız konser arasında hafızanızda özel bir yeri olan, dönüp dönüp hatırladığınız bir gece var mı?
Şenova Ülker: Çaldığım her konser birbirinden güzeldi. Ama yurtdışında katıldığım uluslararası festivallerde, müzisyenlerin her alandaki ağırlığını daha fazla hissedip, “Darısı başımıza.” dediğim çok olmuştur.
Mine Gürevin: Peki son olarak, bunca yılın ardından müzik size bugün hâlâ neyi öğretmeye devam ediyor?
Şenova Ülker: Hayatın sürekli ilerlemesi ve gelişmesi gerektiğini; bunun aksinin, son çözümlemede, mümkün olmadığını öğretiyor. Bir de müziksiz bir yaşamın büyük bir hata olduğunu…
■
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Röportajlar


