Kahil El’Zabar – Kahil El’Zabar’s America the Beautiful (2020)
Yaylıların gevrekliğinden gelen bir Orta Çağ Avrupa esintisi, bariton saksafonun koyu çığlığının Afrikalılığı, perküsyonun rastgelemsi ilkelliği, tekrar ederek çoğalan ve genişleyen melodi, tüm seslerin birbirinde yankılanışı, birbirine çarpmadan birbirini teğet geçmesi, enstrümanların birbirinin üzerinden atlayışı, altından sıyrılışı, eşzamanlılık hissini bozan o çok kısa aralıklarla ardışık ilerleyişi, tüm seslerin bir paleti tamamlayan renklere dönüşmesi, rengârenk bir müzik, çalak bir müzik, ressamca bir müzik, müzisyence bir müzik, yani müzisyeninin dokunuşunun ve dolayısıyla kusurunun birincil önem taşıyışı ve özgüvenli görünürlüğü, yine de kişiliklerinden sıyrılması tüm müzisyenlerin, hepsinin, devam ettikçe, tekrar ettikçe, yaptıkları şeyi sürdürdükçe çıkmaları kendi bedenlerinden, bedenlerinin birer araca dönüşmesi, müziği canlı kılan birer organizmaya dönüşmesi, hepsinin kendiliklerinden çıkıp birbirlerinin içine girmesi, birbirlerinden doğması, hepsinin birlikte müziği doğurmaları, hepsinin varoluş öncesi o karanlığa dönüşmeleri, bir trans hali, önce kaos vardı, önce müzik, sonra yine müzik.
■

Kahil El’Zabar’s Ethnic Heritage Ensemble – Let the Spirit Out (Live at “mu”) (2025)
İlksel blues. Blues ve cazın önceli. Ama çağdaş müzik. Anakronik mi? Asla. Çok becerikli. Neyi nasıl yapması gerektiğinin bilincinde. Çok doğru bir yere hedef alıyor ve isabet ediyor. Yabancı hissettirmiyor. Köklerine dönüyormuşsun gibi hissettiriyor. Nereli olursan ol bu da senin köklerinin parçasıymış gibi. Ki bir bakıma öyle. Bütün modern kaygıları çekip alıyor zihninden. Dımdızlak bırakıyor benliğini ki insanlığınla saf olabil. İnsanlığının tözüne dönüşüyorsun. Müzikle yaşayan bir ilkel canlısın. İlkel canlıların en akıllısısın. Doğru yerdesin. Olman gereken yerdesin ve olman gereken şeysin. Ve böyle kalacaksın.
■
Tim Berne, Marc Ducret, Tom Rainey – Big Satan (I Think They Liked it, Honey) (1997)

Sakarya Tatlıcısı’nda kaymaklı ekmek kadayıfı yedikten hemen sonra Aslıhan Pasajı’na giriyorum, şimdi artık orada olmayan bir sahaftan bir Winter & Winter CD’si satın alıyorum. Çok güzel bir obje. Görür görmez tutuluyorum. Öne atılarak elime alıyorum onu. Fitilli kadife gibi kapağının dokusu. Uri Caine Ensemble – Wagner e Venezia. Bu beni Venedik’te Ölüm’e götürüyor, Thomas Mann’a, Luchino Visconti’ye, güzelliğe, güzelliğin yitirilişine, sonra da güzelliğin türlü türlü güzellikler olarak, bölünmüş ve parçalanmış ve mutasyon geçirmiş ve demokratikleşmiş olarak hortlamasına.
Tim Berne, Marc Ducret, Tom Rainey – Big Satan. Aynı müzik şirketi, aynı kadifemsi kapak. Üzerindeki resimle, kapağının dokusu, boyutu ve rengiyle, parçalarıyla, müzisyenleriyle; tümüyle bir sanat eseri. Bir hortlak. Hortlamış güzellik. Hortlak güzeli.
Yes, we liked it honey. We liked it very much.
■
Craig Taborn – Shadow Plays (Live at Konzerthaus, Wien) (2020)
Gotham şehrinin jazz messenger’ı. Arkham Asylum’da konser veren.

Her bir vuruş karanlık ve suç dolu bir şehrin sokaklarında bir adıma tekabül ediyor. Terör saldırılarıyla binaların yıkıldığı, metrolarında, kanalizasyonlarında farelerin gezindiği, çöplerin toplanmadığı, park yeri bulunamayan, tehlikenin nereden fışkıracağının belirsiz olduğu, yaşamın şansa bağlı ve keyfe keder olduğu, bir yandan nefes alınabilecek sayılı alanın da bulunduğu, doğru saatlerde çıkılırsa huzura da rastlanabilen, tüm bunlara rağmen insanın içindeki bir şeyleri kendine çeken mıknatıs şehir, başka yerde denk gelinmesi çok zor cazibeler sunan korkunç kent. Bir kurmaca kent. İçinde ve birlikte yaşadığımız. Çeşitli kıtalarda ve ülkelerde içinde ve birlikte yaşadıkları. Zihnen ve bedenen ziyaret de ettiğimiz.
Craig Taborn. Cazın Gotham’ı. Cazın Arkham Asylum’ı. Cazın Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi.
■
Patricia Kaas – Le mot de passe (1999)

Sene 2012. Eurovision’da ilginç soyisimli seksi bir Fransız sahnede tek başına şarkı söylüyor. Gittikçe güçlenen alevler gibi yükseliyor sesi. Sanki potansiyeline tam ulaşamadan parça bitiyor, sonlara doğru hafiften yırtınıyormuş gibi yapıyor ama kendini aslında pek zorlamıyor gibi görünüyor. Parça bitmeden önce kısacık, sözsüz bir kısım geliyor, orada son bir kez sergiliyor Fransızlığını, dansını yapıyor, seyirci önünde eğilerek bitiriyor performansını.
Müzikle kurduğum ilişkinin ilk kolonlarından biri o performanstı. İlerleyen yıllarda, bugünlere kadar, çeşitli sanat müziklerini iyice keşfetme yoluna girince, Patricia Kaas’ı belleğimin gerilerine sürgüne gönderdim.
Nasıl oldu, ne zaman, hangi gerekçeyle, hatırlamıyorum, tekrar dinlemek istedim onu. Tek tek albümlerini dinlemeye başladım. Müziğin, sanatın ötesinde; insanın akli yaratımının öncesinde karşılaştığı bir gereksinim olduğunu hissettim. Bunu gerçekten içimde hissettim. O an bildim öyle olduğunu. Sanat önce sanat olmadığı gibi müzik de önce müzik değildi. Sanat en ilkel tabiriyle “doğanın taklidi”yse müzik doğayı/yaşamı insan potansiyelinin en üst düzeyinde yaşamanın ve onu aşmaya çalışmanın ilk yoluydu. Ya da, belki de, insanı kendi zihin ve bedeninden hem çıkarmanın hem de onların en görünmez taraflarına yolculuk etmenin, gündelikte görünmez olana mıhlanmanın. Doğayı yenmeye çalışan akıllı bir yaratık değil de doğanın kendisi olan bir organizma olmanın.
Neyse. Olan şuydu: Patricia’nın sesini ve son derece Fransız müziğini dinlerken onun hayali yaşamını da zihnime kazıyordum. Uyanmasını, yatak odasını, banyosundaki aynada gördüğü yüzünü, klozetini, mutfağını, balkonunu, evini, kahvesini içmesini, kayıt için stüdyoya gitmeden önce Paris sokaklarında aceleyle yürümesini, ya da arabasına binmesini, dışarıda ettiği kahvaltıyı, insanlarla ettiği kısa ve yüzeysel sohbetleri, buluştuğu arkadaşlarını, akşam eve dönüşlerini, eve döndüğünde bulduğu şeylerin yalnızlığını.
Yalnız bir çocuktum. Patricia Kaas olmak istiyordum.
■


