Bu hafta dansın ve aşkın metafiziğini yazmak istedim. Sizlere birini bulmanın değil, birbirini bulmanın hikâyesini anlatacağım. İçinde dans ve aşk olan şeyler oldum olası beni etkilemiştir. Hep albüm ve şarkı yazacak değilim ya. Harika bir filmin, unutulmaz bir dans gösterisi sunan final sahnesi ile karşınızdayım.
Yazımda ana karakter ne film ne de müthiş oyuncuları. Bu sefer başrolde dans ve aşk var.
Tutkulu bir şeyler gördüğümde ya da hissettiğimde, kalbimde sıcacık, hırçın ve biraz da asi bir akış başlar. Hayatımın anlamı olan bir akış.
En son ne zaman birbirine gerçekten tutkuyla bakan bir çift göz gördünüz? Sizi bilmem ama ben uzun zamandır görmedim. Oysa bir kadın ile erkeği bir arada tutan yegâne şey tutkudur. Geçen gün, bir erkek ya da bir genç kız bana aşk nedir diye sorsa, onlara nasıl tarif ederim diye düşündüm. Sanırım onlara Dirty Dancing filmini izlemelerini önerirdim.
Müzikte olduğu gibi filmlerde de insanların öznel dünyasına yeni kapılar açılır. İçeride, onları daha önce hiç karşılaşmadıkları duygular bekler.
Kitaplarda ise aşkın o kadar çok tanımı vardır ki! Ama hiçbiri tutkuyla dans eden bir çiftin yarattığı ritmin mükemmelliğinin yanına yaklaşamaz. Aşkı yazmanın ve tarif etmenin en büyük zorluğu, onunla baş etmeye çalışırken büyüsünü bozduğumuz gerçeğidir.
Oysa aşk doğal akışındadır. Müdahaleyi kabul etmez. Tarif edilmek istemez. Sadece gösterilmesine müsaade eder. Bunun için en uygun anlatım biçimi danstır.

O yüzden sahne sanatlarında dans, duyguları anlatmada en çok kullanılan sanat biçimidir. Bedenlerimiz dans ederken birer hikâye anlatıcısına dönüşür. Hareketler yumuşaktır ama sürekli ve birbirine bağlıdır. Tıpkı aşıklar gibi. Arka planda çalınan şarkının sözleri duyguyu harekete geçirir. İnsana “Daha önce hiç böyle hissetmemiştim” dedirtir. Bu büyülü hissi yaşadığınızda, onu gizlemenin bir yolu olmadığını anlarsınız. Yıllar sonra ise o an, “Hayatımın en güzel zamanını yaşıyordum” diye geri döner.
Sahnede aşıklar birbirlerine “Evet, yemin ederim gerçek bu” diye fısıldar. Siz duyamazsınız. Bu kalpten kalbe usulca akan bir fısıldamadır.
Bu fisıltı Dirty Dancing’in final dans sahnesinde çığlığa dönüşür. Patrick Swayze, Jennifer Grey’i kendine çekip tutkuyla kavradığında romantizm tüm salona yayılır. Ona arkadan sarılır, Jennifer kollarını başının üstüne kaldırır. Sonra Swayze parmaklarını, kollarının üzerinden kalbine doğru indirir. Dirty Dancing filminin o ikonik afişi işte o anda oluşur.

İlk hareketten hemen önce burnuna kondurduğu küçük bir öpücük ile dans başlar. O andan itibaren sahnede iki kişi değil, tek bir varlık görürsünüz. Artık isteseler bile savrulamazlar. Aşk buna izin vermez.
Ahmet Hamdi Tanpınar, en sevdiğim romanı Huzur’da aşkı şöyle tanımlar: “Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.’’ Bence bu tanım müthiş. Şarkıyı dinlerken ve o tutkulu dansı izlerken her seferinde bu duygulara kapılırım.
Aşık olduğunuzu düşündüğünüzde ya da emin olmadığınızda bu sahnedeki dansı hatırlayın.
Gençler kalbinize güvenin. “Olacaksa böyle bir aşk olsun” deyin. Çünkü bir kadınla bir erkeği sonsuza kadar bir arada tutan şey, tutkudur.
İnsanoğlu âşık olunca rüyalar görür. İlginçtir, hiçbir zaman başlangıcını hatırlamaz. Hep rüyanın ortasında bulur kendini. Sahneye itilmiş gibi. Şaşkın, ne yapacağını bilmez halde.
Sonra ne mi olur?
Malum son: Uyanır.

Ama o büyüyü bir kez hissettiyseniz, onu gizlemenin bir yolunu bulamazsınız.
Aşıklar! Size bir şey söyleyeceğim. Bir gün mutlaka sizde “Hayatımın en güzel zamanıydı” diyeceksiniz. Belki de en cesurunuz çıkıp şöyle diyecek: “Dansımız bittiğinde ve dünyadaki zamanımız tükenmiş olsaydı bile, senin yanında olmak isterdim.”
Ve ardından ekleyecek: “Sana sarılıp gülümseyerek ölmek isterdim.”
Unutmayın! Aşkın ritmini belirleyen kalp atışlarımızın şiddetidir. Eğer kalbiniz, derinizi ezen bir kuvvetle çarpmıyorsa, bırakın, boşa çarpmasın…
■


