Les Cris de Paris, Geoffroy Jourdain & Lucile Richardot – Berio to Sing
Luciano Berio ile bir ortak noktamız var. Toplum içine çıkmamızı zorlaştıran. İnsanlarla karşılaşmalarımıza, diyaloglarımıza bir kaygı boyutu daha ekleyen.
Sarımsak sevgisi.
Sarımsak için koro.
Sarımsak, güzel sarımsak!
Derken eseri araştırıyorum. Cries of London. Londra’da yürürken, girdiği marketlerden topladığı sözleri, sesleri kullanmış Berio. Ve her bir ses birbirinden bağımsız birer enstrüman işlevi görüyor. Çeşitli jestlerin, ağızla çıkarılabilecek tuhaf ve bazıları çirkin insan seslerinin sonucu. Teatrallik. Müzik dışılık. Müzik dışı olduğu varsayılanın müziğe dahil edilmesi. Bir alan genişletmesi. Bir ön açma. Safları sıklaştırma.
Bir şeyin içini boşaltıp, yıkayıp temizleyip, kendi çağdaş malzemenle doldurmak.
Kutsal çağrışımı/algısı tüm denemelere rağmen bozulmamış olanın gündelikleştirilmesi. Yani formun kutsallığı çağrıştırması ve gündelik içeriğin kutsallık çağrıştırıcı formun içine yedirilmesi, onu kuşatması. Formun da koronun atomizasyonuyla dönüşmesi. Yeknesaklığın ve topluluk azametinin birey uğruna feda edilmesi. Buna zorunda kalmak.
En radikalinden bir sekülerleş(tir)me örneği.
■
Adam O’Farrill – For These Streets
Bugünlerde iyi yazarlıkla nadiren karşılaşıyoruz. Metinler nadiren tat veriyor: senaryolar, besteler, yazılar.
Burada iyi bir yazarlık olduğu hissediliyor. İyi bir bestecilik. Faizi olarak da enstrümantal beceriklilik.
Aynı enstrümanlarla yeni bir duygu dünyası, yeni bir aura, yeni hareketler, arada eski ve tanıdık olanlarıyla da karşılaştırılan ve aynı kapta çırpılan. Caz müziği adı altında daha önce yapılmamış bir şey yapıyormuş hissini veriyor O’Farrill.
Kendi otantik duygu ve zihin dünyası, kendi referansları var. Bazen, arkada, flütün eklediği sinsi, çağdaş-anakronik Orta Çağ hisleri, ardından yeni melodiler, zaman zaman fanfare patlamaları, birden fazla üflemelinin aynı anda aynı melodiyi farklı şekilde çalması, zaman zaman balad temposu, eski formları yeni içeriklerle doldurmak, form ile içeriğin ayrılığını tekrar vurgulamak ve aşırıya kaçma gereksinimi duymadan uygun görülen, yetecek miktarda enstrüman bolluğu.
Yenilikle birlikte aşırıya kaçmama tedbirliliği. Şımarık davranışlar sergilemeden, cazın deli çocuğu olma isteğiyle yırtınmadan. Parça isimlerinin birer amacı olması. Anlatı ihtiyacına yaslanmadan bir şeyler anlatmak ve yine de kaygının bu olmaması. Güncel hissiyat soğukluğuyla -ve güncelin soğuk hissiyatıyla- iç içe geçmiş duygu yüklülük; bir an melodi olmayan bir melodiyle (non-melody diyelim buna) buz gibi hissettirirken hemen ardından yoğun ve yeni melodilerle dinleyenin zihnini ısıtmak ve kendine yoğunlaştırmak. Bu müzik kendini dinletiyor. En önemlisi bu. Albümü baştan sona dinlemek, zihnin çağdaş müziğin sokaklarına yolculuğu oluyor.
■
İlhan Mimaroğlu – To Kill a Sunrise and la Ruche
Allison Krause. Shot to death by the national guard.
Political electronic music.
I am a composer. Electronic music composer.
Political music composer.
(Forgot the fourth.)
It makes four suicides. Still alive.
Today is May 6, 1972.
Execute. Execute. Execute. Execute. Though written four times, it makes three executions. On that day.
The voices of people we do not know of.
The voices of İlhan and Güngör.
Sahne sahne ilerliyor müzik. Perde perde. Alışılamamış sesler. Bir dönemin deneylerinin sesleri. Fütüristik olan ama bugünleri -o günleri- anlatan. Bir türü başlatan. Bugün hala hakkı verilememiş. Keşfedilmeyi bekleyen. Kaydedilmeyi bekleyen sararmış kağıtların üzerinde. Seslendirilmeyi bekleyen önce. Sonra kaydedilmeyi. Anlaşılmayı bekleyen. Tarihe yerleştirilmeyi bekleyen.
Yerleştiriyoruz.
Müzik, kulakla izlenen sinemadır.
Mimaroğlu’nun İdil Biret’e sesli mektubundan, Finnadar’ı sonlandırırken: “Bu bir hizmetse şayet, kime hizmet ettiğimizi bilmiyoruz.”
Ansızın kesilen çığlıklar. Biten müzik. Başlayan alkışlar.
■
Zakir Hussain – Making Music
Panzehir. Alışılagelmiş olanı red ve inkar. Çıplak ayaklar. Ya da terlikli. Şehir yok. Doğanın içinde. Antikor. Yaşam zor olmak zorunda değil. Zorunda olduğun şeyleri yapmak zorunda değilsin. 1968 yılında olduğunu hayal edebilirsin. Her şeye ara verip Goa’ya gidebilirsin.
Herhangi bir yılda olduğunu hayal etme.
Goa’ya git. Orada yaşamla tanışacağını zannet. Geri dönmek zorunda kalacaksan pek anlamlı değil. Kaçışa dönüşür. Geri dönüşü olan.
Yaşamını kökten değiştirmek zorundasın. Gitmek ve dönmemek.
Keşke Garbarek olmasaydı bu albümde.
İnanırdım. Ama adına gerçeklik diyegeldiğimiz kandırmacaya geri geri götürüp duruyor zihnimi.
■
Jacky Terrasson – A Paris
Ansızın öyle güçlü ve hızlı basıyor ki birkaç tuşa, sarsılıyorsun. Birkaç saniye öncenin duygusallığıyla öyle zıt çalıyor ki duygudan duyguya, renkten renge, sesten sese fırlatıyor seni. Önce sakinleştiriyor, sonra sarsıyor, şaka yapıyor sürekli, ama içli duygularından da bahsediyor. Diyor ki sana, “böyle duygular ve durumlar var, yaşa bunları, ama hemen sonra üstlerinden gülerek geç, az önce çaldığım o melodiyi hatırla, hüzünlüydü, ama hemen ardından ne yaptığımı gördün.”
Hepsini dolaysızca yapıyor. Açıksözlülükle ve rahatlıkla. Oyun oynuyor seninle ve duygularınla ve kulağınla. Beklemediğin şeyler yapıyor beklemediğin anlarda. Gülesin geliyor. Paris için oluşları ya da Paris’i hatırlatmalarıyla ünlü parçaları apayrı stillerde çalıyor, kulak tabii melodiyi yakalıyor ve tanıyor. Bildiği, alışılagelmiş parçanın Terrassonesk versiyonunu dinlemekten büyük zevk alıyor.
Hayalini kurduğun akşamlardan birinde tekrar açmak üzere zihninin bir köşesine, yüzünde Terrassonesk bir gülümsemeyle, yerleştiriyorsun albümü.
■
Sesler ve Cümleler [1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11]


