Tyshawn Sorey – The Susceptible Now (2024 Pi Recordings)
Bir Piano Trio diğer Piano Trio’lardan -aynı formatın sınırlarının içinde, hilesizce- ne kadar farklı olabilirse, o kadar.
Los Angeles ile bağımı yıllar önce Grand Theft Auto 5 üzerinden kurmuştum. Marmara Ereğlisi’ndeki yazlıkta aylarca, Los Angeles’ta Beverly Hills’de, orada burada üstü açık arabasıyla dolaştırmıştım karakterimi.
Oyunu şehirde gezmek için oynuyordum.
Şimdi kulaklarımda başka bir Los Angeles var. Biraz Londra. Biraz New York. Belki biraz Philly ama hep Marmara Ereğlisi. Yazlık. Çocukluğumun olduğum yerden ve hayattan s*ktirip gitmek isteğiyle dolu o günleri.
Bir hayali otel lobisi meditasyonu.
■
Miroslav Vitous – Ziljabu Nights (Live at Theatre Gütersloh)
Bazen melodiler aklımda yalnızca bir fluluk yaratıyor. Yeryüzünde hiçbir yere temas etmiyorlar. Toprakla bağları olmuyor.
Bir sis bu. Olmayan bir gezegenin olmayan bir sis bulutu.
İçinde yürümeye çalışıyorum ama ne zemin var, ne gökyüzü.
Cennet denen şey aslında kavramsızlıkmış. Adı konmamış, yalnızca sezilebilen bir hiçlikmiş.
Yürümek için çabalamayı bıraktığımda süzülebildiğimi anlıyorum. Bırakıyorum her şeyi. Denemiyorum artık.
Bırakıyorum kendimi boşluğa. Ne aydınlık, ne karanlık burası. Ne güzel, ne çirkin. Ne doğum öncesi, ne ölüm sonrası.
Müziğin tekinsizliği başka tekinsizlikleri imledi. Ciğerlerimde hissedebiliyorum.
On dört dakikalık bir Stella By Starlight yorumu. Stella By Starlight, in a spacecraft.
Buz gibi. Çivi. Çiyivi. Söker.
■
Los Angeles Philharmonic & Gustavo Dudamel – Charles Ives: Complete Symphonies
Charles! Senin gibiler bana dayanma gücü veriyor. Gündüzleri sigortacıydın. Akşamları ise bu senfonileri yazdın. Şizofrenik bir herifsin sen de benim gibi. Klinik olmayanından tabii.
Kişiliği zorla bölünmüş kişilikleriz biz hayatlarımız tarafından.
Ey Amerikan yaşamından tiksinti duyan büyük-modern-amerikan-besteci! Biliyor musun ben de seninle aynı dertten mustaribim. Weber’in protestan çileciliği. Yaşamak için çalış ve çalışmak için yaşa ve biriktir ki garantile geleceğini. Şimdini geleceğin için sat! Ama işte biz seninle buna bunun içinden karşıyız. Dışından kolay, bizimki zor olan.
Bir de baban askeri müzisyenmiş. Onun ciddiyetini almışsın ama bütün kutsalına nanik yapmayı da görev bilmişsin. Bir an çok gelenekçisin, çok yerleşiksin, ama sonraki an sapıtıyorsun. Oturmak istemiyor gibisin modernitenin o sarsılmaz görünen kolonlarına.
Neyse, diyeceğim o ki sen de gündüzleri çalışıp, akşamları gün boyunca yaptıklarına seni iyice yabancılaştıracak şeyler yapıyormuşsun.
Ben de senin gibiyim Charles. Arkadaşım olur musun?
■
Hüseyin Sermet – Alkan: Preludes, esquisses, barcarolle, toccatina
Doksan üç yaşında, ölüm döşeğinde, yatalak bir Parisli. Yüksek tavanlı fin de siecle evinde bakıcısıyla yaşıyor. Kızı, oğlu, torunları ve torunlarının çocukları haftada bir, bilemedin iki kez ziyarete geliyorlar.
Adam fragmanlar halinde geçmişini yaşıyor. Tekrar tekrar yaşıyor geçmişini.
İtiraf edemese de ölmek istiyor. S*ktir olup gitmek istiyor dünyadan. Eşini on iki sene önce kaybetti. O zamandan beri zaten ölü. Fiziksel olarak da ölmek istiyor. Yok olmak ve dünyadan silinmek. Eşinin yanına gitmeyeceğini de biliyor çünkü eşinin hiçliğe karıştığını biliyor. Öte dünya inancı yok.
Her şeye rağmen içinde o yaşam kıvılcımı var hala. Bakıcısının ona kitap okumasını istiyor. Müzik koymasını. Gündemi anlatmasını. Torunlarının çocuklarının okulda zorbalanıp zorbalanmadıklarını merak ediyor.
Zaman zaman, özellikle de geceleri, çocukluğunun aile evindeki hizmetçinin adını bile hatırlamadığı o küçük çocuğunu ve esmer tenini hayal ediyor. Ne sessiz bir çocuktu, ne de donuk donuk bakardı, diye düşünüyor.
Ne sandınız ki? Bir Fransız ancak böyle ölür(dü. Bir zamanlar. Şimdi o Fransızlar Le Pen’i bile oy vermeye değer bulmuyorlar).
Cümleyi bölmeden, tekrar: Ne sandınız ki? Bir Fransız ancak böyle ölür.
Yaşamdan ve kayıp zamanın izinden bir türlü kopamayarak.
■
Aydın Esen – Dialogo
Tokyo’da, gökdelenler arasındaki bir parkta bir tuvalet. Dubai’nin en büyük alışveriş merkezinde, Starbucks’ın yanındaki bir yangın merdiveni. Los Angeles’ta bir deneyim müzesinin koridoru. İstanbul Havalimanı’nda yalnızca görevlilerin bildiği ve mesken tuttuğu bir köşe.
Uluslararası. Değil. Ulusötesi.
Başka türlü bir Enternasyonal. Misal, Starlink. Çok Amerikan ama çok küresel, çok dünyalı. Böylelikle hedefi yıldızlar olmuş. Dünya yetmemiş. Sığamamış dünyaya. Taşmış.
Yıldızlara bakarken sevişmeye çalışan iki astronot. Kaçış kapsülleri. Solucan deliği. Gelişim ve ilerlemede bir adım sonranın yıldızlararası seyahat ya da ışınlanma olduğunu söyleyen bir bildirim.
Yeni, yeni dünya. Cesur olmayan yeni dünya. Yeni dünyanın içindeki en yeni dünya. Günün sonunda bir zorunluluk olarak yine yeni yeniden dünya.
Umutların tükenişi ve ana rahminden hiçbir zaman çıkılamayacak olmanın özümsenmesi.
Fütürist değil artık. O eskidi. Direkt fütür bu. Şimdinin içindeki. Bugün yaşadığımız. Dünün geleceği olan bugün.
Liminal space diyorlar internette. Bir boşluk olarak alan. Bir geçiş alanı olarak alan. Bir transfer mekânı olarak alan. Hiçlik dışında pek bir şeyi imlemeyen.
Tüketim, gösteri, iş ve iştah toplumunun metro zeminlerinde yeşeren o iğrenç yosun.
Ne güzeldir uzun uzun bakmak ona bir Salı sabahı ve düşlemek mavi-yeşil bir tatil beldesini.


