Sesler ve Cümleler serisi devam ediyor. Bu seferki uğraklar: Maurizio Pollini, Nicholas Payton, Berlin Philharmonic & Pierre Boulez, John Zorn, Julian Lage & Gyan Riley, Paolo Fresu, Daniele di Bonaventura & A Filetta.
Maurizio Pollini – The Art of Maurizio Pollini
Kapağından gidelim. Hafif kırışmış gömleğiyle Maurizio. Yüzünden ve kelinden birikim akıyor, zihninden, ellerinden, piyanoya. Avrupa müziği aracılığıyla Avrupa düşüncesinin, eski nesil ama hâlâ yaşayan bir Avrupalılığın, yaşayacağını yaşamış ve artık köşesine çekilmiş mütevazı ve bilge kıta kimliğinin görüntüselleşmişliği önümüzde. Maurizio’nun içinde bulunduğu oda belli ki sade bir oda, ve arkasında sanki flu bir perdeyle örtülmüş hafif bir limelight. Bütün bir ömrün müzikal ve entelektüel birikimiyle aydınlanmış ve ideal -belki ütopik- bir insan olabilmiş Maurizio’yu arkasından destekleyip var ediyor. Gelenek bu. Kıta felsefesinin son durağında insanın kendi elleriyle yaratılmış bir insanlık, beşeri bir tabiat. İnanması zaman zaman pek güzel ve konforlu bir inşa. Henüz postkolonyal fikirlerle karşılaşmamış.

Sol üstteki amblem ise tamamlayıcı bir tescil: Deutsche Grammophon ile markalaşmış bu gelenek. Günümüz dünyasında soyutlaşıp hisselleşmiş bir şekilde talep edene sunuluyor, orada, geçmişten günümüze ilerleyerek taşınmış ve sanki artık durmuş, heykelleşmiş, figürleşmiş, sanki dondurulmuş ve ileri bir zamanda yeniden açığa çıkarılmak üzere dolabın en üst rafında en arkalara kaldırılmış, ara sıra gizlice aranıp bulunan ama buzu tam çözülmeden yerine geri kaldırılan, sevaplar ve günahlar ile örülü yüklü, tarihsel bir birikim. Belki de beklediği yeni bir Rönesans.
Nicholas Payton – Into the Blue
Lacivert. Siyaha kaçıyor. Soğuk. Ama dinamik. Ve çok rahatça salınıyor.
Blue’luğu ile keyif bulup veriyor.
El ile perküsyon primitif bir zemin hazırlıyor. Trompetin sürekli genleşip sıkılaşan sesi ve arkadan yavaş yavaş giriş yapan klavyenin yarattığı çağdaşlığın ve gündeliğin ardındaki o esrarlı his birleşip, zamansız ve mekansız bir müzik oluşturuyor. Yakın zamanda -belki yirmi-otuz yıl- önce elde ettiğimiz, çağa ait bir zamansızlık ve mekansızlık bu ve demek değildir ki Orta Çağ’da bu müzik sırıtmaz. Zamansızlık ve mekansızlık demek her zamana ve her mekana ait demek değildir.

Şu demektir bence: tarihsellikten sanki azade, kopuk değil ama kendiliğinden, kendinde, kendince yeni, hiçbir zamana ve mekana ait olmayan ve dolayısıyla tam da şimdiye ve buraya ait olan. Bunlarla birlikte biraz da muğlak bir geleceğe ait olan. Zamansız ve mekansız kelimelerinin yan yana getirilmesinde fütüristik bir şeyler sezmişimdir hep. Sanki henüz yaşanmamış bir zaman ve oluşmamış bir mekan işaret edilmektedir.
Dinlerken hiçbir zamanı ve yeri çağrıştırmayan, hatta kendi zaman ve mekanını kendi tanımlayıp dinleyenini onun içine sokan, az zaman sonraysa erişimimize açılacak düşsel bir mekanı imleyen bir müzik bu.
Bir de bunlardan bağımsız; koyu tonlarının ağırlıklı olduğu bir mavilik skalasının içine bir yolculuk.
Berlin Philharmonic & Pierre Boulez – Ravel: Daphnis et Chloe
Star Wars’ta Naboo gezegeni vardı. Sanki bu dünyaya ait, mesela İsviçre gibi bir yerdi ama bir yandan da bu dünyaya kesinlikle ait olamayacak cennetsel ve masalsı bir mükemmeliği ve kusursuzluğu vardı. İmparator Palpatine de oralıydı.
Nedense Ravel dinlediğimde aklıma Naboo gelir.
Ravel’e -herhalde bu masalsılığı sebebiyle- izlenimci denir ve kendisi bundan hiç hoşlanmazmış. Impression -izlenim- seyirden gelir. Batılı bilinç doğayı seyreder. Batı-dışı insanlık doğadan onu seyirlik bir yabancı unsur olarak tanıyacak kadar kopmamıştır. O kendinin de zaten bir parçası olduğu sistemi dışarıdan bu şekilde seyretmeye çalışmaz. Aklına gelmez bu. (Tabii bu tartışma eski. Ne batılı bilinç ne doğulu bilinç ne de dünya, bunlar ilk söylendiği zamanki hallerindeler.)
Ravel’e izlenimci demek de, doğanın parçası demek de sanki yetersiz ve Ravel’in gerçekliğini ıskalıyor.
Belki Ravel farklı dünyaları hayal ediyor ve onların müziğini yapıyordu. Ya da dünyaya o kadar yabancıydı ki kendi dünyasının ve mitlerinin müziğini, mesela bir Naboo kadar uzakta ve gerçek-olmayan bir gezegenin müziğiymiş gibi besteliyordu.
Belki de izlenimciliği kabul edecek kadar ip üstünde bir ilişki bile kurmamıştı dünyayla.
Bir başka ihtimal ki sanırım en kuvvetlisi: Dünya’ya dışarıdan bakıp, gezegenimizi Naboo gibi masalsı-mitolojik-hayali bir yer olarak tasavvur etmiş olması. Ki onu tasavvufa yaklaştırır.
John Zorn, Julian Lage & Gyan Riley – Her Melodious Lay
Dünyanın en güzel asansör müziği.
Bir asansör ki seni göklere kadar çıkaracak.
Allah katına.
Paolo Fresu, Daniele di Bonaventura & A Filetta – Mistico Mediterraneo
Zihnimde bir kelime çınlıyor: nautical.
Bir sefer Suadiye sahilinde tek başıma, hafif de çakırkeyfken dinlemiştim albümü. Marmara Denizi Akdeniz’e dönüşüvermişti. Bunu mümkün kılan, adaların tam karşısında oturmamam ve açık denize bakmamdı. Üstünde birkaç yelkenli ve rüzgar sörfçüsü ile ufku -sonsuzluğu- görebiliyordum. Aklımda çınlayıp durdu o kelime.

Şimdi bir yelkenlide. Zeminin beyaz ve cilalı ahşap kayganlığı. Tek başına. Zihinsel bir mavi yolculuk. Akdeniz’in yüreğine, böbreklerine, ciğerlerine, kollarına, bacaklarına doğru.
“Arkamızda güneş ve atlar – ritim.
Bodrum kıyısına iniyoruz.”*
*Yorgo Seferis – Bir Şairin Günlüğü: 1945-1951 Günleri, Çeviren: Erdal Alova, İş Bankası Kültür Yayınları, 2004, İstanbul.
Sesler ve Cümleler/ 1
Sesler ve Cümleler/ 2
Sesler ve Cümleler/ 3
Mert Çakırcalı’nın diğer yazıları


