Franco Ambrosetti – Sweet Caress (2024 Enja Yellowbird)
Franco Ambrosetti, Andrea Bocelli’nin temsil etmeye çalıştığı şeyin ta kendisi. Bocelli Gucci ise, Ambrosetti Brunello Cucinelli’dir.
Biri arsız ve görgüsüz. Öteki vakur ve sessiz. İkisi de lüks ama biri çığlık atıyor, öteki fısıldıyor.
Sweet Caress. Tatlı bir Akdeniz rüzgarı okşayışı. Amalfi inciri. Parma jambonu. Campania şarabı. Dionysos heykelleri. İtalyan Rivierası’nda şaraplı sofralı, esintili ve denizli akşamlar. Yemek sonrası bisikletlerle ulaşılan çıplak kıyılar. Kıyafetlerin süzülerek düşmesi kuma. Ay ışığında parlayan ten. İlk öpüşmeler. Kumda sevişmeler.
Fernand Braudel’in şu senede bilmem kaç büyükbaş hayvan yetiştirildiğini ve onlardan kaç bin ton et ve süt üretildiğini anlattığı cümleleri. Akdeniz medeniyeti. Bolluk. Bereket. Zaman zaman kıtlık ama algısı hep bolluk ve bereket. Aristokrat evlerinin kilerleri. Amforada şarap. Çeşit çeşit peynir. Bahçe bir Roma İmparatorluğu detayı. Her odanın ayrı taş balkonu. Sabah kahvesi. Servi ağacı. Keten şortlar, keten gömlekler. Asla terlemeyen bronz tenler. Yaz aşkları. Zihnin, bedenin orgazmından yorulması. Haz. Rehavet. Akdeniz.
New York Philharmonic & Kurt Masur – Ives: Three Places in New England (1994 New York Philharmonic)
Senin için “Amerikan yaşamından tiksinti duyan büyük-modern-amerikan-besteci” demiştim. Yanılmışım. Tiksinti iddialı bir kelime. Bunu sana neden yakıştırdığımı kendime sorduğumda meselenin seninle değil de kendi hikayeme yok yere yakıştırdığım motiflerle ilgili olduğunu anlıyorum.
Aslında çalışmakla pek bir derdin yokmuş. Hattâ kendi sigorta şirketin varmış. Benim şimdilik bir ikilik saydığım, günü akşamı birbirine zıt sandığım yaşam tarzını sen tek kalıpta eritebilmişsin herhalde. Gerekliliklerle arzuların zıtlığını üstüne pek almamışsın. Yaşayıp gitmişsin işte.
Umberto Eco, toplu yazılarının bulunduğu ama hangisi olduğunu hatırlamadığım bir kitabında New England bölgesi dışındaki Amerikan kültürünü, mimarisi üzerinden eleştirip; Avrupa’nın birikiminden kopmuş olmasından kaynaklanan bir aşağılık sendromuyla açıklıyordu. Taşradaki o geniş, rengarenk duvar kağıtlı evlerden oluşan kasabalar. Geniş araziler içinde taşra zenginlerinin inşa ettirdiği eskiye, Antik Yunan’a, klasisizme falan atıf yapan yeni, kitsch yapılar. Süslemesiz, dümdüz kolonlar, ama gösterişli girişler. Havuzlar, verandalar. İncil ve birkaç eski başkanın anı kitabı dışında kitap bulunmayan salonlar…
Bir Amerikan kültürü daha var. Eco’nun eleştirdiğinden ne kadar ayrı şimdi kestiremiyorum. Ama bunun içinde sen varsın Charles. İkinci Piyano Sonatı’nda andığın isimler var: Ralph Waldo Emerson, Nathaniel Hawthorne, Henry David Thoreau, Louisa May Alcott var. Walt Whitman, Robert Frost, Emily Dickinson var. Mimari demişken Frank Lloyd Wright var. Var oğlu var. Bunların Amerikan yaşamından tiksinti duyduğunu sanmıyorum. Aksine, bugün akla gelenin dışında bir Amerikan yaşamı varsa onu bunlar inşa etmiştir. İçinde senin de bulunduğun bu insanlar. New Englandlılar.
Geçen kış Moda’da bir partide, orada tanıştığım biri, Amerikalı bir çevirmen-yazar arkadaşın suratına “Amerikalılar bir kültür yaratamadı di mi sence de” gibi bir şeyler gevelemişti. Ağzımdaki şarabı püskürtmemek için zor tutmuştum kendimi.
Sözü uzattım. Sadede geleyim. Seni şahsi dramımın bir parçası haline getirdiğim için beni affet Charles. Seni örnek almak istiyorum. Gün ile akşamın ikiliğini yenmek, Jekyll ile Hyde gibi olmamak, bölünmüşlüğü ona alışarak ve onunla barışarak yenmek.
“The way in which Ives pursued his goal of a democratic art, and his career of creating at the highest level of ambition while making a fortune in the life insurance business, perhaps could only have happened in the United States. And perhaps only there could such an isolated, paradoxical figure make himself into a major artist.” *
* https://charlesives.org/ives-man-his-life
Ingrid Laubrock – Serpentines (2016 Intakt Records)
Bazen herkes ayrı telden çalar ve bu bir şey ifade eder.
Herkesin söyleyeceği bir sözü vardır.
Herkes aynı anda konuşur.
Nadiren susarlar. Genellikle karşı tarafın susmayacağını kabullendiklerinde. Pes ederler.
Çok az kişi diğerlerini gerçekten dinler.
Çoğu kendi sırasını bekler.
Yerlerinde duramazlar. Sabırsızlıkla beklerler.
Kusmayı beklerler.
Bazılarıysa tane tane konuşur. Bunlar genelde diğerlerini de dinlerler.
Ama tane tane konuşanı herkes dinlemez. Sıkılırlar. Bu ne böyle düşünerek konuşuyor, derler.
Çoğu plansızlığı sever. Akış sever. Duraklama bozukluktur onlar için. İletişimsel ve zihinsel bir anomalidir. Halbuki kontrollü kaos diye bir şey de vardır.
Günün sonunda ayrı telden çalarken aynı şeyi söyler herkes.
Ne derler?
Fred Frith & Ikue Mori – A Mountain Doesn’t Know It’s Tall (2021 Intakt Records)
Varoluş bozuldu. Yıllar geçtikçe, çağlar atlandıkça varoluşun unsurları küçüldü, çözüldü. Birbirinden ayrıldı uzaklaştı. Atomizasyon başladı. Her şey en küçük parçalarına ayrıldı. Malzeme bölündükçe ve çoğaldıkça hakikat de bölündü ve çoğaldı, gerçeklik olduğu yerde durup kendi kendine devinirken. Bundan geri dönüş olacak mı belli değil henüz. Ama kesin olan bir şey var ki bu anlamın son durağı. Gideceği, kaçacağı, ilerleyeceği yer kalmadı artık. Ancak geri dönebilir, yıllardır izlediği yoldan.
Ama zor.
Dağ uzun boylu olduğunu bilmediği gibi anlam da tükendikten sonra yeniden varolmaya ihtiyacı olduğunu bilmiyor.
Suyu susadığında hatırlarsın. İçmeden de rahat edemezsin.
Anlamı ittirmek gerek. Belki bu sefer dağın tepesine çıkarabilmek.
Sisifos’u çiğneyip, üstünden atlamak, deri değiştirmek, yenilenmek, Sisifosluktan sıyrılmak.
Timuçin Şahin – Window For My Breath (2005 Kalan)
Nefes almak için cam açma isteği uyandıran sıkı bir icra. Soğukkanlı besteler. Bir trilog -baktım var mı böyle bir şey diye.
Çıkan iki sonuç:
“Üçlü görüşme toplantısı, Avrupa Birliği (AB) yasama sürecinde kullanılan bir tür kurumlararası müzakeredir.”**
“Parliament’s rules and practices for reaching provisional agreement on legislation”***
Çokseslilik yalnız müziğinde değil, siyasetinde de Avrupa’nın.
Bazı kentsel dönüşüm projeleri bir anda hızlanır. Binanın boşaltılması, yıkılması, temelinin kazılması falan seneler alır ama inşa süreci başladı mı o kadar hızlı yol alınır ki bazen, orayı tekrar gördüğünde sanki senelerdir oradan geçmiyormuşsun gibi hissedersin. Halbuki yalnız iki-üç hafta olmuştur.
Çalınırken de inşa olan parçalar vardır. İnşa o kadar kendiliğindendir ki sürecin ortasında ne ile karşı karşıya olduğunu çözünce şaşar kalırsın, Camlarını bile takmışlar, dersin, işte, öyle bir parça: Unconditional.
*** https://www.europarl.europa.eu/RegData/etudes/BRIE/2021/690614/EPRS_BRI(2021)690614_EN.pdf
■
■ Sesler ve Cümleler/ 1
■ Sesler ve Cümleler/ 2
■ Mert Çakırcalı’nın diğer yazıları


