Mert Çakırcalı bir süredir aralarında dolaştığı tekinsiz albümleri sıralıyor, notaları notlara, sesleri kelimelere tercüme ediyor. Sesler ve Cümleler serisinin yedincisinde Aaron Parks, Anouar Brahem Trio, Cecil Taylor, Tomasz Stanko, Lucian Ban, John Surman, Mat Maneri var.
*
Aaron Parks – Arborescence
Seattle.
Washington (state) ormanlarından fışkıran yeşil. Göl. Sonbahar. Kış. Çam. Upuzun. Yeşil.
Kanada sınırı. Karanlık ormanlar. Dağlar. Nehirler.
Kasabalar.
Ama oralara çok girmeyelim. Ormanlarda kalalım: Dağ evleri. Önünden nehir akan. Çevresinde çamlar.
Karanlık, soğuk, koyu yeşil, koyu mavi, kahverengi ve gri Washington ormanları. Kanada sınırlarında.
Twin Peaks. Yalnız coğrafi ve kaçınılmaz bir çağrışım olmakla kalıyor burada.
Piyanoda Paul Bley etkisi. Ve nasıl olduğunu anlayamadığım şekilde Charles Ives. Parks Seattle, Washington’dan, Ives ise Danbury, Connecticut’tan. Ülkenin iki ayrı ucu. Biri batısı, diğeri doğusu. Biri Pasifik, diğeri Atlantik kıyısında.
Sonra aklıma geliyor, haritayı açıp bakıyorum: Washington eyaleti ile New England bölgesi eyaletleri aşağı yukarı aynı enlemlerdeler. Yani aynı enlemler, farklı kıyılar. Güzel karşılaşmalar.
Arborescence. Ağaç gibi olmak. Dalların yapısı. Sabırla uzayışları zaman içinde. Dallanıp budaklanmak.
Şüphesiz ki bu albümün doğaçlama ağırlıklı ve ağaç gibi oluşunda Seattle’ın hemen dışındaki Mt. Baker-Snoqualmie Ulusal Ormanı’ndan bir şeyler var.
Anouar Brahem Trio – Astrakan Café
Turizm tarafından ele geçirilmeselerdi. Paralel bir evrende: Bodrum. Mikonos. Santorini. Ibiza. Mallorca. Sharm El Sheikh.
Lounge müziği denen şeyin orijini bu. O sahte seslerin patetik birleşimi köklerini buradan alıyor. Gerçek lounge bu ama. Akdeniz. Beyazıt’ta nargile ve türk kahvesi. Sahaflar. Bodrum çarşı. Elli yıl önce. Gümüşlük. Myndos Kapısı. Akyarlar salaşken. Aspat.
İslamhaneleri’nde denizden sünger çıkararak geçinen bir esrarkeşin çaldığı. Musandırada vaktini bekleyen ud.
Santorini’de tepeden aşağı inen eşekler. Lüks bir otelin seyir terasından izlenebiliyorlar. O lüks otelin terasında lounge müziği çalıyor. İdeal dünyamda Brahem çalardı. Müzik danışmanlığı yapmak isterdim.
Klarnet. Barbaros Erköse.
Bodrum. Selim İleri. Ama Her Gece Bodrum’un Bodrum’u değil bu. Ondan epey önce.
Şöyle diyelim:
Check-in yapıldı. Havalimanında bekleyiş. Uçağa biniş. Uçakta kulakta bu müzik. Bulutların içinden alçalış. Milas’a yaklaşılıyor. Şanslıysak Labraunda’yı görüyoruz. Kafada bir hayali Bodrum var. Halikarnas. Yıkılmamış mozole. Duruyor. Kale’de sanki şövalyeler hâlâ nöbet tutuyor. Geceleri mum ışığında meyhaneler. İçiliyor, müzik, az yemek, çoğunlukla içki, içki, türlü türlü değil, bağı olan yaptığı şarabı getirmiş, rakı yeni yeni keşfediliyor, bira da olsun, bolca içiliyor.
Böyle bir Bodrum. Henüz turistlerin ayak basmadığı birkaç Yunan adası kıvamında.
Barbaros Erköse. Anouar Brahem. Lassad Hosni. Çalıyorlar.
İçiyoruz. Çalıyorlar. İçiyorlar. Çalıyoruz. İçiyoruz. Çalıyorlar içiyorlar çalıyoruz içiyoruz:
Nihawend lunga. Parfum de gitane. Hijaz pechrev.
Neyse uçak iniyor. Milas’tan otobüse biniliyor. Kırk-elli dakika kadar sonra Bodrum’un o klasik girişindeyiz.
Hayaller tabii geçersiz kılınsa da Bodrum’un Bodrum olduğu yerler hala var. Oralara sığınıyoruz. Çalıyorlar içiyoruz.
Sanki akşam Ayla’ya gideceğiz. O (Ayla Emiroğlu) hayatta olacak. Yıllar o yıllar olacak. Yan masada Selahattin Hilav ile Örsan Öymen oturacak.
Kumbahçe’de adı Astrakan Café olan bir meyhane açmaya karar vereceğiz.
Cecil Taylor Unit – The Eighth
Karanlıkta kulaklığımla oturdum. Gözlerimi kapadım. 1 saat 9 dakika boyunca hiç ara vermeden dinledim. Su içmedim. İşemedim. Gözlerimi hiç açmadım. Çok uykum vardı. Kendimi bıraktım. Uyku ile yaşam arasında bir yere vardım. Bu evrede dünyanın en güzel rüyalarını ve kabuslarını gördüm. Yeni bir gerçeklik boyutu açıldı. Kafam bir iyi oldu. Deli saçması fikirler, sürreel cümleler öyle mantıklı, öyle imgeyle dolu, öyle görsel ve öyle gerçek geldi ki. Ne yapacağımı şaşırdım.
Böyle deneyimler için aşkın kelimesi kullanılıyor. Ne demekse o.
Yeni bir fikir olmasa da diyebiliriz: Cecil Taylor aşkın bir sanatçı. Tekrar ikrardır.
Tomasz Stanko – Leosia
Avrupa geceleri. Erken sabahları.
Early mornings in the most European of European cities.
Morning Heavy Song. Sis. Pus.
Tony Oxley ve davulunun hiçbir zaman ritim tutmaması. Zil vuruşlarıyla atmosfer yaratmak. Paul Motian etkisi -Paul, Tony’den 7 yaş büyükmüş ve ondan 12 yıl önce ölmüş. Sürekli moody. Tembel. Miskin. Akşamdan kalma. Sisli. Puslu.
Jormin’in melodik kontrbası. Brace parçası. Davul ile kontrbasın el ele, yavaş yavaş yürümesi. Belki de emeklemesi. Trinity ve Forlorn Walk parçalarında aralarına eklenen önce piyano, sonra da trompet ile gittikçe hızlanıyorlar. Önceki o miskin hallerinden neredeyse eser kalmıyor. Oldukça enerjikler ve hareketlerinden incelik ve uyanıklık akıyor.
Susturuculu trompet. Keskin. İlk parçalarda davulun karakteriyle karşılaşıp kontrast yaratıyor.
Bobo Stenson çoğu zamanki gibi sabırlı. Azla yetiniyor. Tuşların kendilerini sonuna kadar göstermelerine izin veriyor. Dokunuyor. Konuşmasını bekliyor. Dinliyor. Bitince bir başkasına geçiyor. Stanko’nun trompeti ile sürekli bir diyalog halindeler. Ama bu diyalog sanki piyanonun trompeti sürekli onaylamasıyla gelişiyor. Trompet bir şey diyor, piyano onaylıyor, böyle geçip gidiyor cümleler.
Avrupa cazının en Avrupai albümlerinden. Türü define eden.
Lucian Ban, John Surman & Mat Maneri – The Athenaeum Concert
Caz bir üsluptur. Zamanla buna dönüşmüştür.
İçeriği her şey olabilir.
Ama caz içeriğini çevreleyip başkalaştıran bir üsluptur. Harmanlandığı şeyi kendine yaklaştırır, kendinde eritir, amorflaştırır.
Rumen köylü müziği de caz üslubuyla yeniden yaratılabilir. Bartok’tan esinlenilebilir. Onun topladığı melodilere, müziklere dönülür, bunlar baştan keşfedilip yeniden doğurulabilir.
Müzisyenler kendi kökleriyle daha iyi iletişim kurabilmek için uzak ülkelere gidebilirler. Araştırmalarını kendi ülkelerinin sağladığı şartlardan çok daha iyi şartlarda sürdürebilmek için.
Böyle böyle dünyalılaşılır.
Yoksa bu da mı küreselcilerin bir oyunudur?
Sanmam. O evre nasıl bir evre olursa olsun her evre gibi onun da getirebildiği güzellikler vardır ve bu da onlardan biridir. İnsan da zaten böyle böyle evrilir.
Aksini söyleyen aklını teslim etmiştir.
Bizde de hem bunun hem tersinin örnekleri vardır. Geçelim.
Romanya ile hiçbir ilişkisi bulunmayan bir İngiliz, böyle bir müziği böylesine içselleştirebilir. Derken aklıma Bram Stoker ve Dracula’sı geliyor. Transilvanya Avrupa için -hem de kendi içinden- hep egzotik ve korkunçluğuyla güzel bir coğrafyaydı.
Müzik böyle bir şeydir.
Saksafon böyle klarnetleşip egzotikleşebilir, keman böyle kemençeleşip bizans-yunan-romalılaşabilir, piyano hem batılı elitliği hem de yerel sözelliği böyle kapsayabilir, telleri bastırılarak ritim de tutabilir. Hepsi birleşip kenarda köşede kalan şeyleri yeniden gün yüzüne çıkarıp tedavüle sokabilir, dünya repertuarına kazandırabilir ve bunları sanatlaştırabilir.
Dünya böyle bir yerdir.
Sesler ve Cümleler/ 1
Sesler ve Cümleler/ 2
Sesler ve Cümleler/ 3
Sesler ve Cümleler/ 4
Sesler ve Cümleler/ 5
Sesler ve Cümleler/ 6


