Rundfunk-Sinfonieorchester Berlin & Frank Strobel – Schnittke: Film Music Edition, Vol. 1
Gün doğmaya başladı.
Çam ve kavak ağaçları. Silüetleri.
Hemen arkalarında turuncu, mor ve lacivert. Gradient halinde gökyüzü. Ortada hilal. Hava soğuk.
Aynı zamanda Ali Kazma’nın işlerinin still’lerine bakıyor, söyleşilerini daha sonra izle klasörüne kaydediyorum. Video işlerini de izlemek istiyorum.
Nörolojik birleşmeler. Nöronların özgürlükle kurduğu ağlar, bağlantılar.
Suretler ve anlamların birbirinden bağımsızlığı bunlara engel olamıyor.
Schnittke’nin film müziği olmayan –Concerto Grosso I gibi- eserlerinde polistilizminin kaotikliği, yeni bir Barok’luk, -yaylı dörtlülerinde- sivrilik, bazen yavanlık, bazen boğucu ve hastalıklı bir kompleksite gibi özellikler baş gösterirken, film müziklerinde; sanatların ilerleyişine bağlı kalmaksızın üstlendiği çok güçlü bir melodi, dolayısıyla atmosfer ve duygu yaratma kapasitesi var. Ve dinlenen an duruma meyilliyse bir film sahnesine dönüşüyor.
Hikayenin neresindeyim? Filmin? Sanki başındayım. Ortalarına doğru ilerliyorum. Sonunu öngörüyor gibiyim. Vüdumu kavrayan bir sıcaklık. Hafiflik. Tenderness. Mutlu olmak falan değil bu. Hissetmek. Hissediyorum. Her şey çok somut. Elle tutulamayan, kelimeyle ifade edilemeyen hisler bile kendilerini vücudumu saran bu hafif-tender sıcaklığa rücu ediyor. Vücudumda vücut buluyorlar.
Kendimi tutamıyorum. Manzaramı çekiyorum. Aklımda Ali Kazma’nın Alberto Manguel ile yaptığı sohbet. Albümün ilk parçasının flütün girdiği o anını da ekleyerek story atıyorum.
Sonra hemen, esrar dağılacak diye korkup silmek istiyorum. Ama kendimi durduruyorum. Havalimanının yanından geçiyoruz.
Protagonist, o anlarda; buzulları seyredebileceği, ne tam kararan ne tam aydınlanan gökyüzünü saatlerce izleyebileceği bir kuzey kasabasına bulduğu ilk bileti almaya karar verecek gibidir.
■
Faithless – To All New Arrivals
Dar ve kanlı bir insanlık havuzunun içindeyim, çıkmak ve çığırtarak ilk nefeslerimi almak istiyorum artık: Müziğe Faithless ile giriş yapıyorum.
Ebeveynlerim ben doğmadan önce ve sonra Faithless’ın Insomnia, Salva Mea ve God Is A DJ gibi banger’larını sürekli dinlediler. Kulüpte, barda, evde, arabada, tatilde.
Sonra, çekirdek tarihimizdeki hangi zamanlara denk geliyor emin olamıyorum ama öldüler. Yani içlerindeki, onlara başka şeylerle birlikte müzik dinleme isteğini de veren; adına yaşam iştahı diyeceğim o adlandırılmaması daha makbul güdü öldü, diyelim.
Günün sonunda, Faithless’ın müziği ile geçen yıllarımız oldu. Ebeveynlerim bu müziği açarak sanki eski günlerini yad ediyorlardı. Yaşanması gereken ve yaşanmış, geride kalmış güzel gençlik günlerini. Belki de birbirleriyle henüz tanışmadıkları zamanları. Bunu o zamanlarda sezdiğimi söylesem beyaz bir yalan söylemiş olurum -ki yazdıklarıma hizmet edeceği hissime yenik düşüyor ve bu cümleyi kırpmıyorum.
Faithless’ta ne buluyorum?
Çocukluğumun görsel/işitsel/coğrafi dış etkenleriyle çevrelenmiş esrarlı, düşsel Anglosakson hissiyatının Ziverbey/Kızıltoprak/Fenerbahçe dolaylarında enstale edilişini, CNBC-e kanalında ailecek izlediğimiz çizgi dizileri, aralarda tuhaf/lüks bir soundtrack ile yayınlanan, teknolojik/granit/antrasit Gaggenau reklamını, annemin ben doğmadan bir süre önceki Londra seyahatinden -liberalizmin mutlak zaferiyle tarihin sonunun ilan edildiği ve insanlığın bu ideal noktasından gideceği bir yer olmadığı fikrinin hakim olduğu yılların seküler görkemiyle ışıl ışıl caddeler, barlar, oteller, restoranlar- anılarını zihnimde hayali bir şekilde üreterek zihinsel/kuşaksal/tarihsel ve ekonomi-politik olarak kurguladığım seyahatlerimi, Brighton’da yaşayan halamın getirdiği Nintendo Wii ve arabalı M&M kutusunu, UniQlo marka kaz tüyü montları, sonra Glasgow, Belfast, Manchester, Bristol, Birmingham, Edinburgh, Londra, Liverpool, Manş Denizi, porter biralar, Çiftehavuzlar’daki The North Shield, Phil Collins, Simply Red, Charlie’nin Çikolata Fabrikası, Ken Loach, Harry Potter, Elton John, Maxi Jazz, Sister Bliss, Dido…
Devlete/sisteme/hayata/konjonktüre/dünyaya inançsızlığın, İngiliz toplumsal gerçekçiliğinin, son enternasyonalizmlerin, 90’lı ve 2000’li yılların başının yani Batı’nın belki de son güzel yıllarının bir müzikal tezahürü.
Yani “so much more than I thought this world could ever hold.”*
Ve çocukluğumun esrarlı günleri.
*Bombs isimli parçanın giriş sözleri.
■
Ryuichi Sakamoto – Opus
Minimalizmi yapacaksa Japonlar yapsın.
Duygusal ve melodik derinlik, tekrar eden cümlelerle katmanlanıyor. İlk bakışta tek boyutlu olarak algılanıp geçilebilecek parçaların içine girdikçe basitlikte kompleksite bulunabiliyor ve algılar açıldıkça o tek boyutluluk hissi dağılıyor.
Sinematek Sinema Evi’nde o gün, Sakamoto’nun son performansının oğlu Neo Sora tarafından alınan kaydını izlemiştik. Öleceğini bildiğini bilmemiz, beyaz perdedeki Sakamoto ile salondaki seyirci arasındaki gerilimi arttırırken duygudaşlığı da arttırmıştı.
Öleceğini bilen ve öleceğini bildiğimizi bilen, ve eklemek isterim ki biz bunu izlerken ölmüş ve bunun böyle olacağını muhtemelen tahmin eden bir adamın piyano çalışını izliyoruz. Tam yüz üç dakika boyunca. Parçalarını şimdiye kadarki en yavaş halleriyle çalıyor. Bestelerinin hızına son bir ayar çekerek o tekil, meditatif minimalizmlerin ne kadar çeşitli şekillerde icra edilebileceğini gösteriyor. Yaşamı boyunca ona eşlik eden üretimini sanki gözden geçiriyor. Çeşitli dönemlerinden seçmece yapıyor. Bestelerini alıyor, yavaşlatarak mikroskopla inceliyor onları, notalar ve vuruşların arasında kaybolabilecek giz ve his parçacıklarını vuruşları arasındaki sabır ve sessizliklerde öne çıkarıyor. Ne yaptığını çok iyi biliyor ve ne yaptığını bileceğimizi tahmin ediyor, belki umuyor. Bize hayatı boyunca üretmiş olduğu his repertuvarını sunuyor.
Film bitiyor. Müzik devam ediyor.
Sinematek’ten çıkıp Yoğurtçu Parkı’na geçiyoruz. Central Park, Golden Gate Park, Regent’s Park, Shinjuku Gyoen ya da Kyoto Gyoen National Garden’a da geçebilirdik. Bu ve daha pek çok bağlamda Sakamoto, belki de, alıştığımız anlamıyla dünya vatandaşı olan son sanatçılardandı.
■
Arthur H – Amour Chien Fou
Oyuncaklı. Teatral. Chanson. Jazz. Rock. French pop. Elektronik. Şiir. Sahne.
Müzikal diversite. Hepsinden biraz al, ama doğallıkla, kendiliğinden, sırıtmayan bilinçli tercihlerle birleştir, kendi sözlerini yaz, tabii Mallarme de okudun, Artaud da, Rimbaud da, Desnos da, Fransız şarkıcı olmak bunları gerektirir, biliyorsun, Leo Ferre’yi hatırla, tüm bunların getirdiği ağırbaşlı alaycılıkla, ve tabii dumanlı sesini kat hepsinin içine, kendin oluyorsun.
Biraz da Serge Gainsbourg mitinin devamı olmak istiyor ama çok da kabul etmiyor bunu. Jane’siz, sigarasız ve az da olsa -şükür ki- iğdiş edilmiş bir Serge. Böylece daha sağlıklı bir adam olmuş.
Güncel Paris’in sosyal ve politik gerçekliğinin içinde. Anne Hidalgo ve ekibi tarafından yönetilen. İçinde Marion Maréchal gibi yeni muhafazakar figürler de yükseliyor. Mitterrand ve de Gaulle nostaljisi aynı anda devam ediyor. Sartre’lar, Camus’ler, Beauvoir’lar, Jean-Louis Trintignant’lar, Brigitte Bardot’lar, Alain Delon’lar, Alain Robbe-Grillet’ler geride kalmış. Haneke’nin Cache’sinin post-kolonyal yüzleşmeleri, Noe’nin Irreversible’ının tekinsizliği, Carax’ın Lovers on the Bridge’inin dekadan ve Venedik-vari geceleri. Yerli yurtlu, Paris’li, ama evsiz, ya da evi sokaklar olmuş. Aşırı sağ seçmen tarafından sokaklardan kazınıp atılmak isteniyor.
Tabii bunları uyduruyorum.
Bu seri biraz da bir hisler ve atıp tutmalar kataloğu olduğundan, şöyle de bir hissim olduğunu açıklayabilirim: Arthur H, Teoman’ın ikinci bir hayat yaşasa olmak isteyeceğini düşündüğüm kişidir.
■
Jack DeJohnette – Made In Chicago (Live At the Chicago Jazz Festival 2013)
Konser kayıtlarındaki mekansallık ve zamansallık. Dinleyeni kaydın yapıldığı yer ve zamana ışınlıyor.
Ve bu kayıttaki sonik derinlik, yoğunluk, çok boyutluluk. Bir hikaye anlatımı var burada.
Sene 2013. Chicago Caz Festivali. Frank Gehry tarafından tasarlanmış ve 2004’te açılan Jay Kritzker Pavilion’da yapılan konser. İçinde Anish Kapoor’un Cloud Gate’i de olan Millenium Park’ta.
Jack DeJohnette, Roscoe Mitchell ve Henry Threadgill 1962 yılında Chicago’nun güneyindeki Wilson Junior College’da sınıf arkadaşlarıymış. Birlikte jam session yaparlarmış. 51 yıl sonra bir yeniden birliktelik albümü oluyor bu.
İlk parça Chant, doğaçlamalar arasında fışkıran üflemeli çığlıklarından oluşuyor.
Birkaç ay önce vefat eden DeJohnette parça sonunda bilgilendiriyor: “Gece boyunca tarafımızca yazılmış parçaları çalacağız. Bu çaldığımız Roscoe Mitchell tarafından bestelenmişti, adı Chant. Sıradaki beste ise Muhal Richard Abrams’ın. Adı, Jack 5.” Five’ı iyice bastırıyor.
Yazmakta ilerlerken tüm konseri bu şekilde dikte edemeyeceğimi anlıyor ve bir noktada anlatımı ortada bırakmaya karar veriyorum.
Jack 5 başlarken arkadaki kamera seslerini duyabiliyoruz.
Kırp. Kırp. Kırp. Kırp. Kırpkırpkırp. Kırp. Ya da şak. Şak. Şak. Şakşakşak. Şak.
Davul sabırlı. Bir şeylerin temelini attığı hissediliyor. Belli ki kameraların onu yakalamasına izin veriyor, ölümsüzleşeceğini bildiği anlar yaratmakta olduğunun farkında.
Derken piyano ve saksafonlar giriyor.
Işıldayan bir kelime: Sinister.
Oh,
the sinister soul in this piece of music.
■
Sesler ve Cümleler/ 1
Sesler ve Cümleler/ 2
Sesler ve Cümleler/ 3
Sesler ve Cümleler/ 4
Sesler ve Cümleler/ 5
Sesler ve Cümleler/ 6
Sesler ve Cümleler/ 7
Sesler ve Cümleler/ 8


