Yazar: Enes Kudu

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve TV bölümü mezunu. Onbironsekiz adlı bir podcast platformunda programcılık ve editörlük yaptı. Bir konser salonunda "Program Koordinatörü" olarak görev yapıyor. "Zamanlama Gerektiren Filmler" adlı instagram, blog ve youtube sayfasında içerikler üretmeye devam ediyor.

Müzisyen, besteci, eğitmen ve Cemal Reşit Rey Bestecilik Akademisi Caz Müziği direktörü Güç Başar Gülle ile müzik yolculuğuna, eğitimci kimliğine dair sorular sordum. Keyifli okumalar.

İnsanlar kabuklarının içinde yaşar. Bulunduğun coğrafya, içinde var olduğun toplum, dünyaya gelmene sebep olan aile, başkaları tarafından sana verilen isim… Bunların hepsi bizim için birer kabuk sayılabilir. Her ne kadar inkâr etsek bile, çünkü en çok kabuğumuzdan korkar kaçarız, en çok ona yabancıyızdır. Bizden olmayan her şeyin içinde kendimizce yollarla bu kabukların hepsiyle kurduğumuz bağ ve ilişki yöntemiyle hayatta kalmaya devam ederiz. Kendi kabuğumuz her ihtimale karşı bize hayatta kalma dürtüsü verir. Çünkü içinde onun şeklini alarak ona uyum sağlamanın yollarını öğreniriz.

Bir Cumartesi günü. Üstümde beyaz gömlek var. Evden kendimi dışarı atmışım. İçim koşmak istiyor ama ayaklarım kendi ritminde beni dizginliyor. Müzik dönüyor kulaklarımda. Rastgele bir sırayla çalınıyor her şarkı. Sonra Eleni Karaindrou müzikleri arka arkaya denk geliyor kulaklarıma. Sırasıyla çalan Eternity And A Day: Hearing Time, By The Sea ve Eternity Theme müziklerinin sürükleyiciliğini duyuyorum. Bir esinti vuruyor. Üstümdeki beyaz gömlek uçuşuyor, ben sanki kaldırımlarda süzülüyormuşum gibi hissediyorum. Filmi hatırlıyorum.

Karanlık yanımızla parçası olamadığımız bütünden ayrılmamızı, ayrışmamızı ya da kop(a)mamamımızı sadelikle anlatan, Joachim Trier’in büyük ses getiren Oslo Üçlemesi‘nin yıldız oyuncusu Anders Danielsen Lie aynı zamanda iyi bir müzisyen! Size hem tanınmasına vesile olan filmlerden hem de kendisinin otizm farkındalığı için yaptığı albümden bahsetmek isterim.

Kelimelerle zamanı geri almak mümkün. Zamanın bir noktasında bir yerlerde başımıza gelen bir şey varsa, oraya gitmek ve o deneyimi karamsarlaştırmak ya da iyimserleştirmek elimizde. İkisi de mümkün. Tarafını seç etkinliği bırakıyorum buraya. Yaşananlardan hikâyeler üretip kendime pay çıkarmaya çalışıyorum. Bunun için yazmıyorum ama yazıyor da olabilirim. Kimse bilemez. Tek hakikat var o da kendi düzleminde, senin fikrinden, düşüncenden azade bir şekilde yaşıyor. Ama tercih meselesidir herkes kendi alanında hangi hakikate inanmak istiyorsa onunla yaşar. Kendi evinde her şey ikna olduğun gibi. Ve tüm bunların içinden geçerken zaman iyi ya da kötü hep işe yarıyor.

Elvis’in kırık, dökük, çökük hikayesi binbir türlü zorluk barındırıyor aslında. Sahne üzerinden yaptığı hareketlerden dolayı hapse atılmak istenmesi ve bu hareketleri tekrar ederse kariyerinin tamamen biteceğine dair uyarılar alması, uzaklara gönderilmesi onu pes ettirmemiş. Elvis, her yasaktan sonra kuvvvetli bir geri dönüş sağlamış. Ve her seferinde bu şarkıları ve müziğiyle yapmış. Çünkü hayatı boyunca hep şuna inanmış: “Konuşmak tehlikeliyse şarkı söyle.”

Dünya prömiyerini 2019 Toronto Film Festivali’nde yapan Sound of Metal, 4 Aralık ‘ta Amazon Prime’ de gösterime girdi. Hayatının merkezine müziği koymuş bir davulcunun aniden yaşadığı duyma kaybıyla baş etme çabasını anlatan filmin, sürpriz bir keşif olarak izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Birbirlerini tanımadan çok önce kendini kaybetmiş ve kendilerini ölmüş gibi hisseden Sibel ve Cahit, bir arabanın duvara toslamasından sonra tanışırlar.Sevgilerinden ve kendi oldukları duygusundan vazgeçmeleri gerekir. Yine de hayatta kalmaları birbirlerinin sayesinde olur. Kime neyin nasıl iyi gelince belli olmuyor. Hayatın cilvesi bu sanırım.