Sessizliğin En Büyük Gürültün!

Sound of Metal ( Darius Marder, 2019)

Herkese merhaba. Güzel bir heyecan içerisindeyim. Uzun zamandır Zamanlama Gerektiren Filmler adlı blog ve instagram sayfamda filmlerin beni sürüklediği hislere ve beni götürdükleri yerlere dair yazılar yazıyorum. Yeni bir oluşum olan Dark Blue Notes’ dan sinema- müzik ilişkisine dair yazılar yazmam istendiğinde ilk olarak tereddüt etmiştim fakat sonradan bunun aslında bir meydan okumadan ziyade yeni bir zihin kapısı aralama yolu olabileceğini hissettim. Yeni insanlar görmenin, duymanın, onlara dokunmanın bin bir yolundan bir tanesi de onlara kendi beğenilerin ve o beğeniler hakkında kurduğun cümlelerle seslenmek. Aslında bütün mesele paylaşarak kendini koskoca bir bütünün yani yaşamın bir parçası hissetmek. Ve kendimi bu heyecanın içerisine bıraktım…

İçimizdeki Kıpırtı ya da Kıpırtısızlıkla Hayatın Müziğine Katkı Sağlarız

Eksiklik, eksik hissetme hissiyatı rehabilite edilebilir mi? Sahip olduğun şeyleri korumak için durur musun yoksa kaybedeceğini bile bile son bir kez daha onu doyasıya tatmak için üstüne üstüne mi gidersin? Ufak ufak yoklar seni yokluk hissi. Varlığını bildiğin, varlığıyla kendine hayat kurduğun bir yeti yavaşça ve gün gün yok olmaya başladığında kendince olan her şeyin izi de silinmeye başlar. Rutinin bozulur. Önce öfkelenirsin sonra birden derin sessizliklere gömülürsün. Her hissiyat biraz dalgalıdır. Git gel.  O sessizlik büyümeye başlar. Birden sessizliğin en büyük gürültün olur. İçimizdeki gürültü dışarıdaki gürültüden, kaostan büyük olmaya başlar. Böyle zamanlarda zaaflarımızı ve zayıflıklarımızı kabul etmek daha da zor hale gelir. Sesler ve seslerden meydana gelen her şey hayatın müziğini oluşturur. Bizde içimizdeki kıpırtı ya da kıpırtısızlıkla hayatın müziğine bir katkı sağlarız. Bazen yanından geçip giderek, bazen katılarak, bazen duyarak bazen de duymayarak…

Dünya prömiyerini 2019 Toronto Film Festivali‘nde yapan Sound of Metal bir Amazon Prime yapımı. Hayatının merkezine müziği koymuş bir davulcunun aniden yaşadığı duyma kaybıyla baş etme çabasını anlatan filmin, sürpriz bir keşif olarak izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Metal bateristi Ruben, işitme yetisini kaybetmeye başlar. Duyabildiği ses seviyesi sağ kulağında %28, solda da %24 seviyesindedir. İlk başta yapması gereken şey yüksek seslerden uzak durmasıdır. Doktor, durumun kötüleşeceğini söyler ve kaybettiği işitme duyusunun bir daha geri gelmeyeceğini belirtir. Sahip olduğu ses seviyesini korumak zorunda olan Ruben kariyerinin bittiğini düşünür. Bir karavanda yaşayan Ruben ve Lou iki yaralı karakterdir. Birinin kolundaki yara izlerini görürüz, diğerinin de göğsünde duran ‘please kill me’ dövmesini görürüz. Hayata tam olarak tutunamamış iki karakterin imdat çağrısıdır bunlar ve birbirleri sayesinde hayattadırlar. Sevglisi Lou, Ruben’i uyuşturucudan uzak tutmak ve yeni hayatına adapte etmek için sağır rehabilitasyonu konusunda birileri ile iletişime geçer. Ruben, işitme engelli bir toplulukla bedensel engelini keşfetme ve kabul etme süreçlerini yaşayacaktır. Topluluk, sağırlığın bir engel, düzeltilecek bir şey olmadığına inanır. Asıl düzeltilmesi gereken engellere ve zaaflarımıza olan bakışımızdır. Ruben, orada kabul gördükten sonra iki hayat arasında seçim yapmak zorunda kalır. Çünkü Ruben duyu kaybı ile beraber çevresiyle olan iletişimini de yavaş yavaş kaybedecektir. İnsanların duyma yetisine hitap eden bir şeyler üreten Ruben’in duyamama hali, iletişim kuramama, içindekileri bir müzik eserine dönüştürememe haline dönüşür. Film, karakterinin en sağlam yeteneğini en zayıf noktasına dönüştürür. Empati kurmamızın zor olduğu bu hikaye, karakterinin işitme kaybını ve dünyaya bakışını kanırtmadan, acıdan faydalanmadan dozunda anlatarak Ruben ve durumuyla ilgili kurduğumuz bağı her dakika gittikçe artırır. Duyu kaybı ile beraber paralel olarak Ruben’in hayatında kayıplar yaşaması filmin gücüne güç katıyor. Bir travmanın zaman içinde hangi evrelerden geçtiğini, geçebileceğini bir çeşit zamansızlık içerisinde etkili bir şekilde anlatır film. Bu noktada kurgunun başarısı da ortaya çıkar. Ruben ‘in duyma yetisini kaybedişini hem sahnede müzik yaparken hem de günlük rutininde gösteren yönetmen, karakterin eksikliğini yaşayacağı şeyin etkisini seyirciye gösterir. Seslerin gidip gelişi, eksilmesi çoğalması, yükselmesi alçalması karakterle seyircinin mesafesini düzeyli bir şekilde yönetir. Ruben’in iç dünyası ile dış dünya arasında kurulan bağ duyu kaybı ile yara almaya müsait hale gelir. Riz Ahmed, duyulamayan ve söylenemeyenlerin etrafında ezilen Ruben karakterine etkileyici ve çarpıcı bir performansla hayat veriyor.

Yitirmek Tüm Bağımlılıklarımıza, Alışkanlıklarınıza Dönüp Bakmamıza Neden Olur

Aradığımız şeye ulaşmadan ölecek miyiz, yoksa ona ulaştığımızda mı öleceğiz? İki durumda da aramaktan ve çabalamaktan vazgeçmeyiz. Çoğunlukla etrafımızı göz ardı ederek, kendimizce yaparız bunu. İnsan kendisiyle aşırı ilgilendiğinde, ister istemez kendine karşı ölçüsüz bir sevgi ya da nefret beslemeye başlar. İki durumda da bir tükenmişlik hissi peşimizi bırakmaz. Eylemlerimizi haklı çıkarmak için bahanelerin peşinde koşarken eksiklik ve aksaklıklar başımıza gelebilir. Bir duyumuz, uzvumuz yetilerini kaybedebilir ya da hayatımızda olan bağlar kopabilir. Bu durumda hayat kesintiye uğrar. Bildiğin kelimeler, tanıdığın hisler yabancılaşmaya başlar. Başka bir dilde başka biçimde tanımlanırız. Yalnızken başka, toplum içinde başka tanımlar. Her şey bir kaosun içine hapsolur. Çünkü tüm duyularımızı, duygularımızı, bağımlılıklarımızı ve bağlarımızı kaçış olarak kullanırız. Çareyi kaybettiğimiz şeyi geri getirmekte ya da eksikliğini gidermekte değil, çareyi önce zihnimizde, olanlara bakışımızı değiştirmekte aramalıyız. Yitirmek tüm bağımlılıklarımıza, alışkanlıklarınıza dönüp bakmamıza neden olur. Kendini tekrar, başka bir biçimde keşfetmek için yol açabilir bu durum. Kendimizi ifade etmek için, bir bütünün parçası yapmak için başka bakış açılarıyla farklı yollar aramalı. Yitirmek diğer yanıyla da kendini bütün etmenin, edebilmenin kapısını aralar. Kendimizden tekrar bir bütün elde edebilmemiz için önce paramparça olmak şart gibidir, çünkü hayatın bizde bıraktığı izler parçalıdır. Komple bir yaşamı hatırlamak neredeyse imkansızdır. O yüzden olana da olmayana da sorun değil diyebilmek, o kabullenmeyi sağlayabilmek önemlidir. Belki o zaman içimizde ve dışımızda tüm savaşlar sona erer.

Enes Kudu

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve TV bölümü mezunu. Onbironsekiz adlı bir podcast platformunda programcılık ve editörlük yaptı. Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda "Program Koordinatörü" olarak görev yapıyor. "Zamanlama Gerektiren Filmler" adlı instagram, blog ve youtube sayfasında içerikler üretmeye devam ediyor.

Enes Kudu 'in 8 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Enes Kudu ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.