ENGLISH translation of the interview with Emre Özdemir of Orchestra Twelve is HERE!
Orchestra Twelve, türlerin sınırlarını umursamadan, müziği kendi tutkularıyla yeniden tanımlayan bir grup. Onların sahnesinde jazz, hardcore ve fusion birbirine karışıyor; ortaya çıkan şey ise etiketlerden çok, saf bir ruh. Orchestra Twelve’in kurucusu ve müzisyeni Emre Özdemir ile bu yolculuğun nereden başladığını, müzikte risk almanın nasıl bir his olduğunu ve kendi seslerini yaratırken yaşadıkları zorlukları konuştuk.
Tuba İldeş: Grubu kurarken sizi harekete geçiren asıl motivasyon neydi?
Emre Özdemir: Bir besteci ve müzisyen olarak her zaman alışılmışın dışında müzikler yaratmaya ve çalmaya çalıştım. Orchestra Twelve uzun süredir hayalini kurduğum bir projeydi; bu projede, geçmiş yıllarda kendime yakın hissettiğim ve dinlemekten keyif aldığım farklı müzik türlerini bir araya getirmeyi hedefledim. Hardcore müzik tutkusu ve kültürünü, klasik ve modern jazz tınılarıyla harmanlamak ve en önemlisi, dinamiklerin ani değişimlerle sürprizler yarattığı bir yapıda dinleyiciye sunmak benim öncelikli amaçlarım arasında yer alıyor.
Tuba İldeş: Müziğinizi şekillendiren en önemli isimler kimler oldu ve onların hangi yönleri sizde iz bıraktı?
Emre Özdemir: Müziğimi şekillendiren isimler çok çeşitli ve her biri farklı yönlerden ilham veriyor. Enter Shikari’nin elektronik yapıları ve dinamik geçişleri, Monika Roscher Big Band’in bakır üflemelerle oluşturduğu uzun pasajlar, Snarky Puppy’nin groove ve düzenlemelerindeki yaratıcılık, Defeater’ın gitar akorlarını ifade ediş biçimi, Ghost Note’un aksak ritimleri ve Shubh Saran’ın melodik anlatımı benim müziğimde iz bırakan unsurlar. Bu isimlerden farklı olarak ben bu türü daha agresif ve keskin geçişlerle yapmaya çalışıyorum. Farklı türlerden ve yaklaşımlardan ilham almam, kendi müziğimde bu elementleri daha agresif ve keskin geçişlerle ifade etme isteğimi güçlendiriyor. Aynı zamanda klasik müzikten de etkilendim; Gustav Holst, Schönberg, Stravinsky ve Paganini gibi bestecilerin, kendi dönemlerinde sınırları zorlayan eserleri, müziğe bakış açımı derinleştirdi. Sonuç olarak, hem modern hem de klasik unsurları harmanlayarak kendime özgü bir ifade dili yaratmaya çalışıyorum.

Tuba İldeş: Müziğinizde uyumsuz akorlar, ritmik aksaklıklar ve ölçü oyunları gibi aykırı unsurları sıkça kullanıyorsunuz. Bu yaklaşımınızın arkasındaki felsefeyi ve dinleyiciyle kurmak istediğiniz ilişkiyi anlatır mısınız?
Emre Özdemir: Müziğimde uyumsuz akorlar, ritmik aksaklıklar ve ölçü oyunlarını sıkça kullanıyorum. Bu yaklaşım, dinleyiciye alışılmışın dışında bir deneyim sunma isteğimden kaynaklanıyor. Yakın çevrem ve müzisyen arkadaşlarım zaman zaman bu tercihlerime tepki gösterse de, benim amacım dinleyiciyi zorlayacak, anlamak için dikkatini vereceği, tekrar tekrar dinlemek isteyeceği bir müzik yaratmak. Uyumsuz akorlar ve ritmik sürprizleri kullanmayı çok seviyorum; ancak bunu yaparken dinleyiciyi ani bir şokla karşılaştırmaktan ziyade, parçanın akışı içinde yavaş yavaş sunmayı tercih ediyorum.
Mevcut parçalarımızda bu yaklaşımın izlerini görebilirsiniz ve sonraki çalışmalarımda daha da aykırı, deneysel taraflara doğru ilerlemeyi planlıyorum. Tüm bunlar, yaratmaya çalıştığım müzik dilinin sınırları içinde yer alıyor.
Tuba İldeş: Farklı müzik türlerini sentezlemek ve bunu hem dinleyiciye hem de müzik camiasına kabul ettirmek sanıldığından da zor. Bu konuda yaşadığınız en somut zorluk ne oldu?
Emre Özdemir: En büyük zorluk aslında müziğin kendisinden çok, algısıyla ilgili oldu. Jazz, fusion, progressive ve hardcore öğelerini bir araya getirdiğinizde dinleyici tarafında ilk tepki genellikle “Bu hangi tür?” oluyor. Bizim içinse mesele tür değil, duygunun yoğunluğu ve müzikal deneyimin katmanlılığı. Ama sektör hâlâ kalıplarla çalışıyor: festivaller program yaparken türlere ayırıyor, playlist’ler kategorilere göre işliyor. En somut zorluk, müziğimizin bu kutulara kolayca sığmaması oldu. Bir şarkıyı caz kulübünde çaldığınızda fazla “sert”, rock sahnesinde çaldığınızda fazla “karmaşık” bulunabiliyorsunuz. Bu ikilik, bazen kapıların kapandığı bir anlama geliyor. Ama aslında bizi motive eden de tam olarak bu; kalıpların dışında var olabilmek. Çünkü dinleyicinin karşısına çıktığımızda, bütün bu tür bariyerleri kırıp saf bir enerjiyle bağ kurabildiğimizi görüyoruz. İşte o an, bütün bu zorluklara değiyor.

Tuba İldeş: Deneysel veya türler arası projeler yapan besteci ve müzisyenler yeterli destek, sahne veya tanıtım bulamadığında bu durum müzik ortamını nasıl etkiliyor? Çünkü yeni caz grupları için menajer ve label anlamında destek eksikliği büyük bir sorun. Sizce bu yalnızlık hissi neden oluşuyor ve sizin çalışmalarınıza nasıl bir etkisi oluyor?
Emre Özdemir: Destek ve görünürlük eksikliği, aslında sadece müzisyeni değil, bütün müzik ortamını daraltıyor. Deneysel ya da türler arası işler üreten gruplar sahne bulamadığında, aynı sesler aynı yerlerde tekrar etmeye başlıyor ve ortam tekdüzeleşiyor. Yani çeşitliliğin ve risk almanın önüne set çekiliyor. Bu da yeni kuşak dinleyicinin farklı müzikal deneyimlerle karşılaşmasını zorlaştırıyor. Yalnızlık hissi bence buradan doğuyor: Sektör sizi belli bir kalıba sokmak istiyor ama siz o kalıbın dışında bir şey yapıyorsunuz. Manager ve label desteği olmayınca bir noktada “acaba yanlış yerde miyiz?” sorusu geliyor. Bizim için bu duygu hem zorlayıcı hem de besleyici oldu. Zorlayıcı, çünkü her şeyi kendi imkanlarımızla yapmak zorunda kaldık. Besleyici, çünkü tam da bu yalnızlıktan özgün bir dil geliştirdik. Orchestra Twelve’in yaptığı şey tam da bu boşluğa seslenmek: Dinleyiciyi güvenli alanın dışına çağırmak, riskli ama heyecan verici bir müzik sunmak. Yalnızlığın yarattığı boşluğu, kendimize özgü bir alan açmak için kullanmaya çalışıyoruz.

Tuba İldeş: Caz festivallerinde yeni sanatçılara ve gruplara yer açılmaması hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu eksiklik sahnenin gelişimini nasıl sınırlıyor?
Emre Özdemir: Caz festivallerinde yeni sanatçılara yer açılmaması aslında büyük bir ironi. Çünkü caz dediğimiz şey zaten yenilik, risk alma ve kuralları yıkma üzerine kurulmuş bir müzik. Bugün caz festivallerinde sadece “güvenli isimlere” yer verilmesi, müziğin ruhuna ihanet gibi geliyor. Yeni gruplara yer açılmadığında sahne hep aynı yüzlerin, aynı seslerin etrafında dönüyor. Bu, kısa vadede organizatörler için risksiz görünebilir ama uzun vadede dinleyiciyi sıkıştırıyor ve sahnenin gelişimini tıkıyor. Yani aslında festivaller kendilerini de öldürüyorlar. Çünkü cazın nefes aldığı yer yeni üretimler, beklenmedik buluşmalar ve genç müzisyenlerin sahnede risk alabilmesidir.
Bizce bu eksiklik sadece sanatçıyı değil, bütün ekosistemi daraltıyor. Cesur programlar yapılmadıkça, caz canlılığını ve provokatif gücünü kaybeder. Festival sahnelerinin bir müze vitrini değil, bir laboratuvar olması gerekiyor.

Tuba İldeş: Hayatı sürdürecek güvenli bir müzik yerine, risk alıp yeni şeyler denemeyi seçiyorsunuz. Bu tercihin sizin için getirdiği avantajlar ve zorluklar neler oldu?
Emre Özdemir: Benim aradığım şey dinleyiciyi zorlayan, şaşırtan, hatta bazen rahatsız eden bir deneyim yaratmak. Risk almak kolay değil; çünkü bu yol daha uzun ve bazen daha yalnız hissettirebiliyor. Ama avantajı çok büyük: dinleyiciyle gerçekten farklı bir bağ kurabiliyorum. İnsanlar sadece müzik dinlemiyor, aynı zamanda bir yolculuğa çıkıyor. Bu da sahnede yaşanan anı çok daha özel kılıyor. Zorlukları var elbette, daha az destek, daha az hazır alan buluyorsun. Ama bu, yaptığım işin değerini düşürmek yerine tam tersine artırıyor. Çünkü biliyorum ki ben ve müziğime kulak veren herkes, biraz daha derin, biraz daha farklı bir deneyimin parçası oluyor.
Tuba İldeş: Farklı türleri bir araya getirirken, kendi estetik kimliğinizden ödün vermemek için nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Emre Özdemir: Benim için denge, aslında ödün vermemekten geçiyor. Yani cazın doğaçlama özgürlüğünü, rock’ın enerjisini ya da elektronik müziğin katmanlı yapısını alırken, hepsini kendi estetik süzgecimden geçiriyorum. Türleri yan yana koymak yerine, onları eriyip tek bir dile dönüşene kadar yoğurmayı seviyorum. Kendi kimliğimden vazgeçmek yerine, o kimliği daha da görünür kılacak araçlar olarak kullanıyorum bu farklı türleri. Böylece ortaya çıkan şey tamamen bana ait, Orchestra Twelve’e ait bir ses dünyası oluyor.
Tuba İldeş: Kendi müziğinizi gelecekte nasıl hayal ediyorsunuz? Hedefleriniz veya sınırlarınız var mı?
Emre Özdemir: Kendi müziğimi gelecekte daha da genişleyen, daha da cesur bir yerde hayal ediyorum. Bugün farklı türler arasında kurduğum köprüleri, yarın daha büyük orkestral yapılarla, daha beklenmedik iş birliklerle ve farklı coğrafyalardan seslerle büyütmek istiyorum. Benim için sınır diye bir şey yok, sadece sürekli keşfetmek ve zorlamak var. Hedefim, hem sahnede hem de kayıtta dinleyiciyi alışıldık kalıpların dışına çıkarmak, onlara sürprizli ama samimi bir deneyim yaşatmak.
Tuba İldeş: Son olarak, genç müzisyenlere bir tavsiye verecek olsaydınız bu ne olurdu?
Emre Özdemir: Her gün pratik yapmaya devam etmeleri, geniş düşünmeleri, kendi müzik dilinizi bulmanız zaman alabilir, sabırlı olun ve bunun yorucu olacağını da aklınızda bulundurun. Bir tavsiye değil de bir destek amaçlı; müzisyen olarak yaşamanın getirdiği yükü nasıl taşıyacaklarını yavaş yavaş düşünüp kendilerini şimdiden hazırlamalarını dilerim.
Tuba İldeş’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Röportajlar
Orchestra Twelve Instagram
*
Interview with Emre Özdemir, Orchestra Twelve
Orchestra Twelve is a group that redefines music through their own passions, unconcerned with genre boundaries. On their stage, jazz, hardcore, and fusion blend together; what emerges is less about labels and more about pure spirit. We spoke with Emre Özdemir, founder and musician of Orchestra Twelve, about where this journey began, what it feels like to take risks in music, and the challenges they faced in creating their own sound.
What was your main motivation for starting the group?
As a composer and musician, I have always tried to create and play music that is outside the norm. Orchestra Twelve was a project I had been dreaming of for a long time; in this project, I aimed to bring together different music genres that I felt close to and enjoyed listening to over the years. Blending the passion and culture of hardcore music with classical and modern jazz tones, and most importantly, presenting it to the audience in a structure where sudden changes in dynamics create surprises, are among my primary goals.
Who are the most influential names that shaped your music, and what aspects of them left an impression on you?
The names that shaped my music are very diverse, and each inspires me in different ways. Enter Shikari’s electronic structures and dynamic transitions, Monika Roscher Big Band’s long passages created with brass instruments, Snarky Puppy’s creativity in groove and arrangements, Defeater’s way of expressing guitar chords, Ghost Note’s offbeat rhythms, and Shubh Saran’s melodic narration are elements that have left their mark on my music. Unlike these names, I try to make this genre more aggressive and with sharper transitions. Drawing inspiration from different genres and approaches strengthens my desire to express these elements in my own music with more aggressive and sharper transitions. I have also been influenced by classical music; the works of composers such as Gustav Holst, Schönberg, Stravinsky, and Paganini, who pushed the boundaries of their time, have deepened my perspective on music. As a result, I strive to create a unique language of expression by blending both modern and classical elements.
You frequently use dissonant chords, rhythmic irregularities, and meter shifts in your music. Could you explain the philosophy behind this approach and the relationship you wish to establish with your audience?
I frequently use dissonant chords, rhythmic irregularities, and meter shifts in my music. This approach stems from my desire to offer the listener an unconventional experience. Although my close circle and musician friends sometimes react to these choices, my goal is to create music that challenges the listener, demands their attention to understand, and makes them want to listen again and again. I love using dissonant chords and rhythmic surprises; however, when doing so, I prefer to introduce them gradually within the flow of the piece rather than confronting the listener with a sudden shock.
You can see traces of this approach in our current pieces, and I plan to move toward even more unconventional, experimental aspects in my future work. All of this falls within the boundaries of the musical language I am trying to create.
Synthesizing different music genres and getting both listeners and the music community to accept it is harder than it seems. What was the most concrete difficulty you faced in this regard?
The biggest difficulty was actually more about perception than the music itself. When you bring together elements of jazz, fusion, progressive, and hardcore, the initial reaction from listeners is usually, “What genre is this?” For us, it’s not about genre, but the intensity of the emotion and the layered musical experience. But the industry still works with stereotypes: festivals organize their programs by genre, playlists are categorized. The most concrete challenge was that our music didn’t easily fit into these boxes. When you play a song in a jazz club, it can be considered too “hard,” and when you play it on a rock stage, it can be considered too “complex.” This dichotomy sometimes means doors are closed. But that’s exactly what motivates us: to exist outside the box. Because when we step in front of an audience, we see that we can break through all these genre barriers and connect with pure energy. That moment makes all the challenges worthwhile.
How does the lack of sufficient support, stage time, or promotion for composers and musicians working on experimental or cross-genre projects affect the music scene? Because the lack of support in terms of managers and labels is a major problem for new jazz groups. Why do you think this sense of isolation arises, and how does it affect your work?
The lack of support and visibility actually narrows not only the musician but the entire music scene. When groups producing experimental or cross-genre work cannot find a stage, the same sounds start repeating in the same places, and the scene becomes monotonous. In other words, diversity and risk-taking are blocked. This makes it difficult for the new generation of listeners to encounter different musical experiences. I think this is where the feeling of loneliness comes from: the industry wants to put you in a certain mold, but you’re doing something outside that mold. Without manager and label support, at some point the question “are we in the wrong place?” arises. For us, this feeling was both challenging and nourishing. Challenging, because we had to do everything with our own resources. Nurturing, because it was precisely this loneliness that allowed us to develop a unique language. What Orchestra Twelve does is address this void: inviting the listener outside their comfort zone, offering music that is risky but exciting. We try to use the void created by loneliness to open up a space that is uniquely ours.
What do you think about jazz festivals not giving space to new artists and groups? How do you think this limitation hinders the development of the scene?
The fact that jazz festivals don’t give space to new artists is actually a huge irony. Because jazz is a music built on innovation, taking risks, and breaking the rules. Today, only giving space to “safe names” at jazz festivals feels like betraying the spirit of the music. When new groups are not given space, the stage revolves around the same faces and the same voices. This may seem risk-free for organizers in the short term, but in the long run, it stifles the audience and blocks the development of the scene. So, in fact, the festivals are killing themselves. Because jazz thrives on new creations, unexpected encounters, and young musicians taking risks on stage.
We believe this deficiency narrows not only the artist but the entire ecosystem. Without bold programming, jazz loses its vitality and provocative power. Festival stages should be laboratories, not museum display cases.
Instead of playing it safe with music that keeps things going, you choose to take risks and try new things. What advantages and challenges has this choice brought you?
What I’m looking for is to create an experience that challenges the listener, surprises them, and sometimes even makes them uncomfortable. Taking risks isn’t easy; because this path is longer and can sometimes make you feel more alone. But the advantage is huge: I can establish a truly different connection with the listener. People aren’t just listening to music; they’re also embarking on a journey. This makes the moment on stage much more special. There are challenges, of course; you find less support, fewer prepared spaces. But this doesn’t diminish the value of what I do; on the contrary, it enhances it. Because I know that everyone who listens to me and my music is part of a slightly deeper, slightly different experience.
When bringing different genres together, how do you strike a balance without compromising your own aesthetic identity?
For me, balance actually means not compromising. So when I take the improvisational freedom of jazz, the energy of rock, or the layered structure of electronic music, I filter them all through my own aesthetic lens. Rather than placing genres side by side, I enjoy kneading them together until they melt into a single language. Instead of abandoning my own identity, I use these different genres as tools to make that identity even more visible. The result is a sound world that is entirely my own, belonging to Orchestra Twelve.
How do you envision your music in the future? Do you have any goals or limitations?
I envision my music expanding even further and becoming even bolder in the future. I want to build on the bridges I have created between different genres today, expanding them tomorrow with larger orchestral structures, more unexpected collaborations, and sounds from different geographies. For me, there are no limits, only constant exploration and pushing boundaries. My goal is to take the listener beyond familiar patterns, both on stage and in the studio, offering them a surprising yet sincere experience.
Lastly, if you were to give young musicians one piece of advice, what would it be?
Keep practicing every day, think broadly, finding your own musical language may take time, be patient, and keep in mind that it can be exhausting. Not so much advice as encouragement; I hope they slowly think about how to carry the burden that comes with being a musician and prepare themselves now.


